Karanlık, yağmur sesleriyle güne uyandım. Bugün de yine ruhumda tenebris. Boş odamdan kalkıp bir bardak su içiyordum — hatta içiyorduk sanki. Bedenime dikmişlerdi sanki. O, peşimden asla ayrılmıyordu. Biraz alışmış bile olabilirim. Belki bir gün konuşur benimle…

Her sabah bindiğim 08:00 otobüsüyle tenebris ile evden ayrıldık. Otobüste Bütünlük ve Sonsuzluk okuyordum. Levinas, ötekinin yüzüyle karşılaşmanın kaçınılmaz bir sorumluluk olduğunu söylüyordu. Sayfayı kapattım.

Denize karşı yürüyen adamı o an gördüm. Gözlerime inanamadım. Bu kaçıncı görüşümdü?

Bu yağmurda, bu fırtınanın arasında yine denize yürüyüşe gidiyordu. İsmini bilmiyordum lakin bu, ona isim takmadığım anlamına gelmiyor. Q ismini verdim…

Hakkında tek bildiğim, ona deli derlerdi. Her gün aynı saatte, sabah sekiz ile akşam sekiz arasında yürürdü. Lakin ilk defa böyle bir fırtınada görüyordum. Belki de bu benim dikkatsizliğimdendi. Ya da fırtınaya karışmayı iyi biliyordu… Kim bilir?

Her sabah aynı olay: insanlar denize indiğini görür ve “Yine ne yapıyor bu manyak?” derlerdi. “Deli işte…” Lakin hiçbiri bir gün olsun otobüsten inip hâlini hatırını sormaz, derdini dinlemezdi. Q’nun belki de en büyük yaşadığı acıyı bir güldürü unsuruna çevirir, onu aşağılarlardı. Q’yu aşağılarlardı…

Hepinizin aklına aynı sorunun geldiğini biliyorum:

“Peki sen ve Tenebris neden otobüsten inmediniz?”

Çünkü benim sorunum değildi.

 

Ne diğerleri gibi gülüyordum ne de üzülüp çözüm arıyordum. Gerçekten umurumda değildi. Sebebini merak ediyorsanız: sebebi tenebris’ti. Tenebris, benim üzülmeme bile izin vermiyordu. Hissedemiyordum bir süredir hiçbir şeyi. Ama eskiden hissederdim… Hatta belki de birçoğunuzdan fazla.

Q hakkında biraz daha bilgi vermek istiyorum. Gördüğüm kadarıyla denize yakın oturuyordu, çünkü o gün çok ıslanmamıştı. O fırtınada, uzak bir yerden gelip ıslanmaması mümkün değildi. Şık giyiniyordu, kıyafetleri pekâlâ marka. Surat ifadesi bomboştu. O boşluk hissi, çok uzak bir his değil…

Günün devamında gözden kaybolsa da zihnimden atamıyordum Q’yu. Sanki karşımda her gün amaçsızca dev kayayı tepeye çıkaran Sisifos duruyordu, ete kemiğe bürünmüş hâliyle…

Müdahale etmeli miydim? Ya da edebilir miydim?

Büyük bahaneler uydurduğumun farkındaydım. Fikirlerimi yarına saklamaya karar verdim, güne devam ettim.

Sabah erken saatlerde gözlerimizi açtık. Su içmek bile istemiyordum. Dışarısı yine fırtınaya bürünmüştü. Ne iç açıcı bir gün, değil mi?

Sade kahvemi hazırlayıp sigaramı içerken camdan yağmuru seyrediyordum. Rüzgâr, perdeyi vals eder gibi kaldırıyordu. Benden daha çok ruhu kalmıştı sanki…

Beraber çıktık evden. Otobüsü beklemeye başladık, yağmur hafiflemişti. En öndeki tekli koltuğuma oturdum. Q’yu gördüm.

O an tenebris tırnaklarını geçirdi, tenimi acıtıyordu. Ama bu sefer sözümün geçeceğini söyleyerek şoförden durmasını rica ettim.

Bir yandan yaşadığımı hissediyordum, bir yandan da kollarımdan kanlar damlıyordu.

Q ile konuşacaktım.

 

İndiğimde sakinleşmek için bir dal sigara yaktım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. O yüzden Q’nun arkasından denize doğru ilerledim. Bir sinirle tenebris’in tırnaklarını söktüm; koştum. Birkaç adım sonra seslendim:

“Beyefendi, bakar mısınız?”

O gün Q ile, tenebris olmadan saatlerce sohbet ettik. Lakin Q’nun hikâyesini hak ettiğinizi — hatta hak ettiğimi — düşünmüyorum.

Q’yu merak ediyorsanız, etrafınıza bakın. Kendi Q’nuzu bulmanız ne kadar sürecektir?

Bulamazsanız… aynaya bakın.