Geçen ay, kısa etek giymiş bir kadının düşen güneş gözlüğünü uzatmak için eğilmedim. Kötü bir insanım. Mütemadiyen kendime etiketler vurur, başkası tarafından etiketlendiğimde de “kategorizasyonun her türlüsüne karşı olduğumu” belirtirim. Hakkımda vereceğim ilk bilgi, damgalamacılığım olmamalıydı. Daha temiz bir giriş yapacağım…

Bir adım yok. O kadar uzun süre, bir isimle çağrılmadım ki Botanikçi’nin salt bir mahlas olduğuna yabancılaştım. Fakat bu da hakkımda bilgi vereceği için evet, hobi bahçem dolayısıyla arkadaşlarım Botanikçi derler bana. Var oldukları zamanlar… Var olmadıklarında, Tunalı’da başka masalarda oturmaktadırlar; öyle olduğunu düşünüyorum. Varsayıyorum!

Sayıklamayı adet edinmiş durumdayım, gördüğünüz üzere. Lakin geçtiğimiz ay sistematik yalanlarım, boyumu aştı. Yalanlarım Babil Kulesi misali, göğe ulaşıp da beni rahatsız edemesin diye onları itiraf etmem lazım düştü. Böylece içimdeki bütün pisliği, bir lağım misali bu kağıda dökeceğim. Kanallarından, okyanuslara ulaşamayacaklar. Bu sayfaları eline alan herkes, pislikte bir daha yıkanacak. Ancak dedim ya pislik, benden çıkmış olacak.

İkinci bilgi: 42 yaşındayım. Yalanlarımda iddia ettiğim üzere, 40 değil. Yalnız bu dahi üstümden iki yıllık bir yük atmış hissettirdi. Bir dergi yayımlıyorum. Ufak yalanlarım haricinin ilk kanalı orası. Nihayet, düşüncelerimi toplayabileceğim bir kapı açıldı! Kısa etek giymiş kadın, demiştim ya… Eylül Kafe’deydim. Çeşitli vakıflara, bilhassa çevreci olanlar, e-postalar gönderiyordum. Bu minvalde bir dergi çıkarıyoruz, bir sayılık ücretsiz reklam alanı sağlayabiliriz, ilgilenir misiniz? Buraya kadar, bir yalan söz konusu değil. Fakat devamında… İlgilenen ve dergiden birkaç sayfa görmek isteyen vakıflara, başka vakıflardan da reklam almışım gibi; sahte tasarımlı sayfalar gönderiyorum. Yazılar arasına serpiştirilmiş! Böylece, “Falanca vakıf bu dergiye reklam vermişse, biz de bu dergi aracılığıyla görünürlük sağlayabiliriz!” diyecekler, oltama düşecekler… güya. Lakin o reklamlar yok. Şu âna dek hiçbir vakıftan reklam almadım. Gel-gelelim bu sayıda alacağım, sahte reklam tasarımlarım sayesinde. Ancak yalanlarımı itiraf etmemi zorunlu kılan, bu gelişme de pekâla değildi.

Güneş gözlüğünü düşüren kadına yardım etmedim. Zaten, yardım da istemedi. Muhtemelen ilk tepkisizliğimde buna alınmadı da. Hatta, benimle iletişimi de yoktu. Benim içten-içe yardımsızlıktan aldığım hazzı, duyumsamadı. Beni ayıplamadı. Fakat, olur mu? Ben ayıplanmak için, eğilmemiştim. Bir anda bütün kafe dönüp bana, “a” diyeceklerdi. Uzatarak, “a” harfini tekrar edeceklerdi. O denli yadırgayacaklardı ki beni, ayıplarken çıkardıkları sesin bile üstüne düşünmedikleri için, “a” diyeceklerdi. “B” değil, sessiz harfler asla değil! Yapmadılar.

O işin peşini bırakamazdım. İhtiyacım olan yadırganmayı alacaktım. Ne de olsa adımı unuttuğum gibi, var olmak için takdir edilmeyi de unutmuş olmamdan mütevellit, salt ayıplanarak var olabiliyordum. Böyle çözümlemeler de yaparım, kendimi etiketlemenin yanında. Çözümleme fırsatını başkasına devredersem, bir terapist olabilir, “ne güzel çözümledi!” demek zorunda kalacağım. Ne de güzel çözümledi! Benden iyi analiz etti beni. Oysa ben; o takdiri başkasından ziyade kendime yöneltmek istediğimden, ki bu da bu yazıdaki ikinci öz-çözümlemem olacak, terapistlerle görüşmüyorum. Hepsinin numaralarını sildim!

İhtiyacım olan yadırganmayı, o gün alamadım. Eylül’den çıktım. Birkaçyüz metre yürüdüm. Birkaçbirkaçyüz metre sonra, karşıya geçtim. İşte bunlar da minimal yalanlar… Eylül Kafe-Güvenpark arası, hiç birkaçbirkaçbirkaçyüz metre tutar mıymış canım! Neyse ki Ali ile buluştum deyip Ayşe ile görüşmek yalanından daha zararsız… kendimi avutuyorum.

Çok yürümüş görünmek istedim. Çok düşünmüş! Yoksa nasıl bohem olacağım? Kafelerden çıkıp Güvenparklarda turlarken düşündüğüm pek derin meseleleri, kâğıt aracılığıyla size nasıl boca edeceğim! Düşünmüyordum aslında, plan yapıyordum. Eylül’ün bir özelliği vardır: bir gelen, bir daha gelir. Çünkü politik bir mekândır, politik insanlar toplanır; politika yapmazlar, menüden demagojiler sipariş etmezler; lakin bir tiplemedir işte: Eylül’de Oturan İnsan! Büyük olasılıkla sol bileğine doladığı bir kırmızı fular, arkadaşlarından (ki onlar yoldaş demeyi tercih ederler, tipleme olmanın bir kuralı da amaca hizmet etmesi gereken kelimeleri araçsallaştırmak ve görünüşlerinin beraberinde, konuşmalarıyla da ‘Ben Eylül Kafe İnsanı’yım!’ demektir) “şurada toplanıyoruz” mesajı beklemektedir. O mesaj geldiğinde fular bilekten çözülecek, bir kadüse misali boynuna dolanacaktır. Saçları, ekseriyetle kızıl (kırmızıyı da lügatlerinden çıkarmışlardır) Eylül’ü terk edeceklerdir. Benim masadan dağa küsen bir tavşan misali kalkışımdan farklı, bir yere ulaşması gereken insan telaşında fırlayacaklardır. Bir dahakine ben de taklit edeceğim. Böyle Güvenpark’a diye kalkınca garson, komi arkamdan “işsiz, güçsüz herif” diyor, biliyorum. “İşsiz, Güçsüz Adam” bile değil! Bütün herkesin ardımdan konuştuğuna inanmadığım bir Eylül Kafe’de oturamam, bu tiyatroyu kuruşum ondan. Kadını bir daha göreceğimi umuyorum.

Güvenpark’ta kuşlar ötmüyor. Fıskiyeler bozuk. Ankara’da o gün de o dilekçeler masalarına ulaşmıyor. Ellerim de ceplerimde değil. Yakalarını dikip boynumu içine gömdüğüm bir paltom dahi yok. Üstelik, yaz tepede. Yani Güvenpark’ta romantize edecek hiçbir şey yok. Bu nedenle betimlemiyorum.

Yürüyüş bandında turlar atıyorum. Turlar arasında durup kol saatime bakıyor; 16:16, 17:17, 18:18’leri yakalamaya çalışıyorum. Yakalayabilirsem o akşam, Sakarya’da bir sandalyede hasret kaldığım ayıplanmayı bulacağım, diyorum. O gece değilse ertesi gün, ben gözlüğünü düşüren kadını bulurum!

Aradığım mistik işaretler, semboller Güvenpark’ın hiçbir elektrik panosuna işlenmemiş. Alabildiğine sloganlar: (Şu) eylem, (şu) yaşında! (Şu) kişi ölümsüzdür! Coşkuyla içimden tekrar edip yüzümde hiçbir anma belirtisi olmadan yürüyüş bandından çıkıyorum. Sakarya’ya gitme vakti.

Af buyurun, “Sakarya’da bir sandalye” derken bar sandalyesi zannetmiştiniz, değil mi? İtiraflarım süresince, bolca manipüle edileceksiniz! Tabii ki, toplantıya gidiyordum. Çember olmuş sandalyeler; üstünde oturmuş, irade sahibi olamamış insanlar. Onlara da yalanlar uydurmak gerekecekti. Bir defa, bağımlılık pahalı meşgale. Yalnız dergi satışlarından gelen üç kuruşla orada, “şu kadar gündür temizim” diyeceğim kadar uzun bağımlılık geçmişimden bahsetmemi sahici bulmayacaklardı. Ben de onlara, büyükbüyük yalanlar uydurdum.

Baldırlarım oturakta, ayaklarım yerle buluşmuş. Gözlerim ise hiçkimseninkilerle buluşmamak adına, oluşturduğumuz dairenin ortasında. Oniki adımlık programın ilk birkaç adımından bu yana, bir reklamcı rolündeyim. Uluslararası bir şirkette çalışıyorum. Tabii ki Botanikçi değilim ama 40 yaşındayım! O şirket için o kadar yeri doldurulamaz bir pozisyonum var ki o gün anlattığım dehşet verici anı, eşsizliğimin mesajını veriyor aslında.

Kamerun’da pasaportumu kaybettiğim hikâyesini anlatıyorum. Ağızlarını kafedekiler gibi “a” sesi çıkaracak pozisyona getirmiyorlar. Onlarınki tam bir “o”. Gerçek bir şaşkınlıkla, nefes kesici anımı dinliyorlar. Öyle ki ben de kaptırıyorum. Şu an yazarken hâlâ, ne enfes uydurmuşum diyorum.

Şirket, bir araç göndermiş. Kamerun’daki bağlantılarından. “Keldani bir şoför, içeride radyo açık. Sinyalimizde, Papa vaazı. Sesinden, Francis olduğunu çıkarıyorum” diyorum. Henüz yaşıyordu, diye ekliyorum. O kadar ince dokunmuş yalanlar ki parmaklarımı ısırıyorum… bir de güncelden konular seçmem yok mu!

Çevirmeye girerken Keldani adam; radyoyu kapıyor diyorum. Bizdeki tavan lambasını açmak gibi bir adet sandığımı da belirtiyorum. Sonra, feci sakallı bir trafik polisi buğday tenime şöyle bir göz atıp pasaportumu istedi diyorum. Keldani Adam, diyaloğa katılıyor ve durumu izah ediyor. Sonra polis biraz daha, epey detaylı inceliyor. Bendeki Orta Doğulu havası burnunda iken soruyor: “Sir, are you Muslim?”. Heyecanla, Kunut dualarını okuyorum. Trafikçi geçmemize izin veriyor. Burada hikâyeyi spontane anlattığımdan, iyi bağlayamadığım noktayı fark ediyorum yazarken. Pasaportum yoksa, Müslüman kimliğim mi Kamerun’da elimi kolumu sallayarak dolaşmama izin veriyor? Olmamış…

Bozuntuya vermeyeceğim. Anlattığım hikâyeye devam ediyorum. Beş yüz metre sonra, işte bu gerçek bir çokyüzmetre! Keldani Adam, sağındaki koltuğun ensesine tutunarak arkasını dönüyor. “Boko Haram’dı onlar!” diyor. Benim yüzümdeki hayrete gülüyor. Önüne dönmüş, hâlâ sırıtıyor. “İşte o an…” diyorum, salondakilere. “İşte o an ‘Boko Haram; bağımlılığımı da Kunut dualarını bildiğim gibi öğrense, beni yaşatmazlardı’ fikrine kapıldım ve temizlenmeye karar verdim!” diyorum. Salonda bir alkış, kıyamet. Ne de olsa oniki sandalye dolusu eşinden bu nedenle ayrılan, çocuğu soyadını değiştiren herifin arasında en heyecan vericisi benim hikâyem. Tebriklerini iletiyorlar. Anlattığın için, bize içini döktüğün için teşekkür ederiz diyorlar. Sıradakine geliyor, sıra.

Sıradakine geliyor sıra. Gözüm hâlâ çemberin ortasında. Dudaklarımda gururlu bir sırıtış. “Yedim onları!” diyorum. Manipülasyon yeteneklerimin hâlâ taze olmasıyla övünüyorum. Hiçbiri duymuyor. Ben, onları duyuyorum. Ben onları duyuyorum, kulağımda tanıdık bir ses. Öyle bir ses ki, bu ses ancak kısa etek giymiş, gözlüğünü düşüren, sol bileğinde kırmızı fuları, saçları kızıl bir kadından çıkabilir. Bu işin peşini bırakmayacağım demiştim fakat, orada karşılaşacağımızı beklemiyordum…

Çıkışta, artık yadırganmak istediğimden emin değilim. Herkes dağılırken gelip beni orada bulacağını adım gibi biliyorum. “Ne hikâyeydi ama!” diyecek. Ben de “Kalanını duymak ister misin?” diyeceğim. İşte o zaman, gerçekten Sakarya’da bir ara sokak barına oturacağız. Sonrası klasik... Buna mahal veremem. Hızlıca uzaklaşmak istiyorum. Binadan dışarı adımladığımda sesini duyuyorum. Cevap vermek istiyorum: “Hayır, artık neden gözlüğümü bana vermediniz diye ayıplamanızı istemiyorum. O macera bitti!”. Boğazım düğüm-düğüm.

Müneccimliğim tutuyor. Aynı diyaloglar gerçekleşiyor. Aynı Sakarya’daki, aynı barlara oturuyoruz. O masada ne yapıyorum? Konuşmaya başlıyor. Daha heyecanlı olanlarından anlatmamı bekliyor. Ahlâk elbisemi üzerime geçiriyorum, onu daha fazla kandıramam. Boko Haram yalanımı itiraf etmiyorum lakin dahasını uydurmaktan da kaçınıyorum. Bütün çıplaklığımla karşısında olunca da kollarımı göğsümde kavuşturmuşum. O ise sorarken her cümlesinde dirseklerini masaya biraz daha gömüyor. Uçları sızladıkça, bir elinden diğer eline değiştiriyor çenesini.

Nasıl bir insan olduğunu tahmin etmemi istiyor. “Hakkında bir şey bilmiyorum.” diyorum. “Toplantıda anlattıklarımdan yola çık.” diyor. “Sen (şöyle) bir insansındır.” diyorum, tatmin olmuyor. “Sadece başarılı olduğunda ödüllendirildiğin için başarıya koşullanmışsın.” diyorum, burun kıvırıyor. “Bağımlılığın da bu duyguları aşmak için patlak verdi.” diyorum, bu yargıyı da kabul etmiyor.

Neden barlarda oturuyor, birbirimiz hakkında yargılar üretiyoruz? Birbirimizi kalıplara sokuyor, tahmin oyunları yürütüyoruz. Ben (şu) tip bir insanım, sen (bu) tip bir insansın; sen şöyle bağlanırsın, ben öyle bağlanmam. O, benim hakkımda tahminler edecek olduğunda susturuyorum. Beni illa kategorize edecekseniz, mantargillere dahil edin. Kafası, büyükbüyük olanlardan. Miskinliğime yaraşır. Böylece tavalarınızda haşlar beni, kalan özümü de blotter kağıtlara emdirirsiniz!

Sohbetten o da sıkılıyor. Elini uzatıyor. Göğsümde kavuşturduğum kollarımı çözüyor, ben de uzatıyorum. Masanın sağında kalan fesleğenin üstünde, birkaç tur gezdiriyorum. Ardından elimi çeneme yaslar gibi yapıp fesleğen kokluyorum. Tokalaşmak için uzattığı eli, havada kalmış misali, piyano çalar hareketler sergilemeye başlıyor.

Utancını, ağzına saklaması gerekli. Fularını sardığı elini, ağzına götürüyor. Tırnaklarını uzundan kısaya yiyip masaya büyükten küçüğe sıralıyor. Kopan her tırnakta, bir adamotunun çığlığını duyuyorum. Masadaki fesleğenin yanında istemeden bitmiş, üstüne bir de koparılıyorlar… ne talihsiz!

Peçetelikten bir peçete çıkarıyor. Aynı hızda, çantasından aldığı kalemi ile bir şeyler karalamayı deniyor. Nihayet inadımı kırıp en azından peçeteye dokunmaya gönüllü oluyorum. Onun tuttuğu ucun karşısından da ben gerip yazmasına olsun, yardım ediyorum. Dolaylı bir temastan zeval gelmez.

Peçeteyi katlayıp, sağ cebime koyuyorum. “Beni ararsın, değil mi?” diye soruyor. Evet, onu arayacağım. İhtiyaç duyduğum başka akşam bedenlerimizin ne kadar çirkin olduğunu fark edene kadar sevişmek için, arayacağım. Başka gece. Hem de öyle bir sevişmek ki bedenlerimiz işlevlerini yitirmiş zannedeceğiz. Sağımızdan-solumuzdan uzuvlar fırlıyor, bunlar ne iş görüyordu? Az evvel, birbirine dolanmış bu kollar erken kahvaltı saatlerinde yumurta mı çırpmaya yarıyordu? Saatlerdir ten üstünde gezen bu dillerin asıl işlevi; haşlaması, omleti ve çılbırı arasındaki tat farkını ayırt etmek miydi?

Bacaklarımıza da bakacağız. Onları bir ahtapot kolundan ayırt edenin ne olduğunu sorgulayacağız. Aynı nem seviyesinde, o kadar saat terlemiş. Obruklarında kurumuş terler birikmiş, vantuzlar gibi tepeler oluşturmuşlar. Bir ahtapotla sevişmediğimizden emin olmaya çalışacağız.

Kasıklarımız ağrıyarak, banyoya koşacağız. Sırayla dahi girmeyeceğiz. Bütün alanlarımızı ihlal etmiş, öylece ihtiyacımızı gidereceğiz. Sonra da gözümüz aşağılarda, “Bunların asıl işlevi, idrar sökmek miymiş?” diyeceğiz. Biz ne yaptık böyle? Çatalla omlet kesilir, pilav yenmez. Biz tüm uzuvlarımızı, çatalla pilav yer gibi dokunmak, uyarmak, titremek, boşalmak için kullanmışız. Bir daha, nasıl o ellerle yumurta kıracağız? O diller, oralarımıza dokunduktan sonra bir daha ne yüzle, omletin tuz oranını test edecek? Nasıl klozetin başında dikilip açık kahverengi idrarımızı izleyeceğiz?

“Tabii..”, diyorum. “Seni arayacağım.”. Benden duymak istedikleri, bunlar değil neticede. Sarılmaya yeltendiğinde elimle omuzlarına şöyle bir dokunup, çenemi iki omzuna değdiriyorum. Hayır, seni betimlemeyeceğim. Seni betimlemeyi reddediyorum! Ben diyeceğim (şu) renk bir parkası vardı, sen bu itirafları okuyacak ve “Hayır, (bu) renkti!” diyeceksin. Benim, seni betimlememle senin, kendini betimlemen arasında fark varsa onu nasıl yazabilirim ki? Ben, salt gerçekleri yazıyorum… ve gerçeğin duygularımdan geçtiğini biliyorum. Onları bu kez yanıltamayacaksınız! Olaysız ayrılıyoruz.

***

Ertesi hafta toplantıda, onu göremedim. Başta aramadığım için bozulduğunu sandım. Ardından içimden cılız bir ses, boğazlanır kediler misali “dünyanın benim etrafımda dönmediğini” hatırlattı. Toplantı boyunca, ortadaki daireye gözlerimi dikemedim. Anlatanların elleri, kolları, jest ve mimikleri üzerinde dolaştırdım. Kayda değer bir hikâye anlatamadım. Geçen haftanın üstüne çıkacak bir anlatım yoktu. Dahası, toplantı bitimine değin kendi düşüncelerimi bile toparlayamadım. Kuru gözlerin önünde akan silik şekilleri yakalama, düşmelerini engelleme oyunları gibi onları bir araya getirmeye çalıştım. Başaramadım.

Kaldırımda olduğumda, nihayet onu aramam gerektiğine kanaat getirdim. Ona, hobi bahçemi gösterecektim. Soracağı onlarca meraklı soruya, diğerlerinden farklı yanıtlar verecektim. Bir öncekine ısırgan otu diye gösterdiğim filizi, ona domates diye tanıtacaktım. Üstelik böyle uğraşlar niştir, anlamayacaktı da. Planım hazır olduğuna göre, harekete geçmeliydim.

Ceplerimde peçete kağıdını aradım. Bulamadım. Acaba sola mı bıraktım? Hiç yapmam ki! Hele arka ceplerim, oralar keşfedilmemiş birer kıtadır benim için. Hiçbir cebimde bulamıyorum. En sonunda tekrar sağ cebimi yoklarken, elim iplik tanelerine takılıyor. Çamaşır makinesinin döverek pestilini çıkardığı peçete, cebimden işe yaramaz bir naaş olarak çıkıyor. Ceplerimi bir kaldırım çöpüne boşaltıyorum. O macera da oraya kadardı. Eve döneceğim.

Yol boyunca, ihtimalleri düşünüyorum. Gökyüzü, nemle duş almış. Bol çöp kutulu, çok dar sokaklardan geçmemeye çalışıyorum. Girişinde sinek gördüğüm her sokakta, yolumu uzatıyorum. Haftaya görüşürüz belki, yeni toplantıda? Peki, Eylül’de? Neticede o bir Eylül Kafe İnsanı değil miydi? Ertesi gün, aynı saatte belki yakalarım.

***

Eylül Kafe’de masalar boş. Kalabalık, oniki dakika evvel hep bir ağızdan sandalyelerini çektiler. Hep bir ağızdan sandalyelerini çektiler, o uğultuları hâlâ duvarlardan silemedik. Oniki dakika hesabı ödemekle, onu beklemek arasında kaldım. Onüçüncüde, ben de sandalyemi çekip Kızılay’a yürüdüm. Orada bulacağımı ummuyordum.

Aynı sonu isteyen, aynı görünen, aynı sözcükleri kullanan bir sokak dolusu insan. Duruyorlar, megafonlarına davranıyorlar. Yürüyorlar, hep bir ağız oluyorlar. Öfkeliler, o kadar öfkeliler ki bir adım gerisinde duran insanı düşünmeden birinin ardından, öbür kibritlerini yakıyorlar. Bundan olacak ki o gün de Ankara’yı kızıla değil, salt griye boyuyorlar.

Orada bulacağımı ummuyordum. Çevireceğim her omuzun üstünde, o başın taşınıyor olma ihtimali beni dehşete sürüklüyordu. Ayırt edici bir özelliği var mıydı? Dudağının üstünde beni? Anımsayamıyorum. O kadar uzun süredir yüzlere bakmıyor, nesnelerle ilgileniyorum ki bir oturma eyleminde tırnaklarını koparıp, büyükten-küçüğe kaldırıma dizmediği müddetçe onu, ayırt edemeyeceğim.

Yine de orada bir kortejde olduğunu biliyorum. Aynı öfkeyle, aynı rap-rap adımları yürüyor. Tekrar, onun beni yakalamasını mı beklemeliyim? Bir kalabalığa katılıyorum. Slogan atmak da lazım gelir: “Gençlik gelecek, gelecek…”. İlk cümle, beş hece. Takip edeni, yedi. Bir haikuya tamamlanmadan, bitiyorlar.

Seni bulduğumda, doğru, sen beni yakaladığında attığım bütün sloganların arkasında, bunları düşünüyorum. Suratına bakarak özürler diliyorum. Sen, numaranı kaybedip de aramadığım için olduğunu sanıyorsun. Ben, o sloganları aynı coşkuyla atamadığım için diliyorum. “Sorun değil.” diyorsun. Soruların arasında neden, nasıl, ne zaman ve kalan iki “n” yok. Beraber yürüyoruz.

Yürüyüş bittiğinde Sakarya, bize hayli uzak kalmış. Hayalimdeki gibi, evime gitmek durumunda kalıyoruz. Yol boyunca, Rimbaud’dan söz ediyorsun. Yeni bir aforizma öğrenmiş çocuk heyecanıyla “Bağımlılığım takdir arayışından değil, kendi duyularımı sistemli bozmaya çalışıyorum!” diyorsun. “Nasıl?” diyorum, “Kulaklarınla görmek, sana ne kazandıracak?”. Yer-yer önüme geçip ayaklarını geriye sürüyerek anlatıyorsun: “Gördüğüm renklerin ardındaki renkleri, duyduğum seslerin arkasındaki sesleri görmek istiyorum...” diyorsun. “Haşerenin antenini duymak, imkânsız renkleri görmek istiyorum. Bu arada… evde bir şeyler var mı?”.

Demir kapının anahtarını çeviriyorum. Gelecek hafta, sana da bir anahtar tahsis edeceğim. Öyle bir anahtar ki, arka bahçemin dahi kapılarını açacak. Saksılarımın arasında dolaşıp kopardığın tırnaklarını gömeceksin toprağa. Bulamayacağımı mı sanıyordun? İlk yaptığından itibaren, neler olacağını gözlemek için seni durdurmadım. Sardunyalarım, biberlerimin yapraklarını koparıp burnuma götürdüm. Senin gibi kokup-kokmadıklarını anlamaya çalıştım.

Ardından, başka alışkanlıklarını da keşfettim. Mutfak masasındaki fesleğenlerden yapraklar koparıyordun. Onu ilk gördüğümde, önünü kesecektimse de makarna suyuna kattığını görerek yeni bir deney kapısı olarak kabul ettim. Pekâlâ bitkilerimin hepsi bana aitse sen, benim fesleğenimin yapraklarını doğradığın makarnada, bana dönüşebilme kapısı aralamıştın. Günlerce de sözlerini irdeledim. Birbirleriyle çelişip-çelişmediklerini, hangilerini söylerken göz bebeklerinin kocaman olduğunu. Sen bağ kurduğumuzu sanarken ben, el bileklerinden nabzını ölçtüm. Hiçbirinde bir terslik yoktu. Benim yalanlarımı söylemeye başlamamıştın.

Kendimi de gözlemledim bu süreçte. Ne de ols, bir nevi oto-kanibalizm idi bu! Daha fazla mı yalan söylemeye başlayacaktım? Daha sistemli belki? Gündelik hayatın ufak yalanlarından, bu itirafları yazmama kadar büyüyecek olanlarına… Sanırım, bende etkisi oldu. Evet, evet! O fesleğenli makarnaları yemeye başladığım günden sonra oldu tüm bunlar.

Gelecek hafta, beni daha iyi tanımak istediğini söyledin. Devamlı aynı şeyleri yapan iki sıkıcı insan olmaktan korkuyordun. Sana, ilk günden bu yana hiç yapmamışız gibi, hobi bahçemi gezdirdim. Sahte bir domates fidesi gösterdim. Biraz inceledin. Sessiz kaldığın her an, yalanımı fark edebilme ihtimalini tarttım. Ömrü hazirandan, eylüle olan pekâlâ saksımdaki fideye de benzeyen bir yapısı vardır domatesin. Yapraklarını eline aldın, “Bunun domates olduğuna emin misin?” dedin.

Elini, yüzüne götürdün. Biraz geri çekilip gövdeyi inceledin. “Hiç kol da vermemiş, hadi sen yetiştirememişsindir diyeceğim ama diğer bitkilerinde problem yok…”. O günden sonra, bahçenin anahtarını değiştirdim. Kuduz otumun; bir daha insanlar önünde, böyle aşağılanmasını kaldıramazdım. Yalan söylemek, yakalanmadığın sürece keyiflidir. Sen, benim keyfimi öldürdün. Evet, fesleğenli makarna, beni daha yalancı birine dönüştürmüştü. Seni ise, muhtemelen benim gibi botanikçiye dönüştürmüştü. Bunu geç fark ettiğime şu an dahi inanamıyorum…

Üçüncü hafta eve geldiğimde seni bahçemde görüp çıldırmıştım. Anahtarı değiştirdiysem girmeni istemediğimdendir! Ne diye çilingir çağırıp kapı göbeğini değiştiriyorsun? Bana sakin olmamı söyleyemezsin, hayır. Maydanoz toplaman gerektiği için mi çilingire o parayı verdin? Şu köşedeki market, çilingirden uzak mı geldi? Sana bu soruları yöneltirken benim aklımda bir yanıt vardı tabii.

Seni terk edecektim. Yapmadığım müddetçe fesleğenlerim, maydanozlarım ve kilitli kapılarım tehlike altındaydı. Üstelik, bu defa olsun, ben terk etmeliydim! Hem de maydanozdan bir sebepten! Bunu sana açıkladığımda senin tabirinle “her şeyi egzajere ediyordum”. Pekâlâ, benim de senin hakkında çıkarımlarım vardı. Ağzın, bir türlü durmuyordu. Dişleyebileceğin bir fesleğen, maydanoz görmeyedur kendi tırnaklarına saldıracak kadar ağzınla tadıyordun dünyayı. Bütün o duyularını sistemli bozma hikâyelerin tamamının ağzından uzaklaşmak için olduğunu görmüyorum mu sanmıştın? Bunları yüzüne söylediğimde bende bitenin, sende de bittiğini gördüm.

Sana gelmişti, sıra. Evdeki bir kavgayı bile, performans sanatına dönüştürmüştük. AA toplantısındaki gibi, sırayla konuşmamız gerektiğini sanıyorduk. Ne var ki artık itiraflar, arınmalar, yerini taşlamalara bırakmıştı. “Ya sana ne demeli?”, söze girdin, “Her eve geç geldiğinde babanın bahçedeki fidelerini ezdin, dayaktan kaçmak için de suçu annene attın. Bunu, kız arkadaşlarına anlatarak bir de övgü mü bekliyorsun? Şimdi neden hobi bahçen olduğunu anladık, neden lavantalar ekip domates diye kandırmaya çalıştığını anladık, seni anladık, seni anladık! Bunu mu duymak istiyorsun bizden? Tüm o yüzeysel tavırların, biricik olduğunu sandığın hareketlerinin ardında derin bir geçmiş yattığı için, seni affetmemizi mi bekliyorsun? Hayır, asıl ben seni terk ediyorum!”.

Tiradın orasında, dahil olmam gerektiğini hissetmiştim. O, benim performansımdı. O gecelik ben terk etmeliydim. Yıllarca bahçelerdeki fideleri ezdi iftirası attıklarımın beni terk etmesi gibi senin de beni terk etmene izin vermemeliydim. Birkaç sokak yürüdüm arkandan. Hangi isminle çağırdımsa, duymadın. Ne vaat ettiysem, boynunu çevirmene yetmedi.

Nihayet, bir meydanda olduğumuzda seni, kalabalıkların arasında kaybettim. Gül satanların, o sırada hiç ilgimi çekmeyen güller satanların, tavşan niyetçilerinin, piyangocuların arasında seni kaybettim. Tavşan niyetçilerinin arasında seni kaybettim, tavşana bir adım yaklaştım. Olanca sessizliğimle, elime aldım. Birkaç ensesini okşamadan sonra, niyetçiden bir tepki gelmediğini fark ettim. Siyah gözlüklerinin ardını görmeye çalıştım. Göremedim. Tavşanı bir defa havaya attım, bir kere de tuttum. Hâlâ tepki vermiyordu. Birkaç adım tezgâhtan uzaklaştım. Sonra, geri yaklaştım. Oturduğu yerden kımıldamıyordu bile. Birkaçbirkaç adım daha uzaklaştım. Ardından, birkaçyüz adım.

***

Kör bir niyetçinin tavşanını çaldım. Tavşanın ağzında yaşıyoruz, tavşanın ağzında! Hayvanlarla, bitkiler kadar iyi anlaşabildiğimden emin değilim. Çocukken bir sabah, babamın göğsüme yavru bir tavşan bırakarak uyandırdığını hatırlıyorum. Lakin o, bu tavşan gibi birtakım güçleri olan bir tanesi değildi. Bu, ki ona geçici olarak bir isim takmam gerekecek, bir insanın kaderini belirler dişleri olan bir tavşandı. Üstelik çocukluğumdaki gibi kafesinden çıkardığımda bütün koridoru batırmıyordu da. Onu, kucağımdan indirip komodine yöneldim.

Kulpunu, gıcırdatarak çektim. Dün akşam, elimde bir tavşanla girdiğim nalburdan aldığım urganı çıkardım. Tavşan’ın yanına döndüm. Urganı, boynuna geçirir gibi yaptım. Hemen kaçınca urganı elimden bırakıp onu sandalyeye geri oturttum. İçine iki kâğıt sığacak bir kesik açtığım takozu, önündeki sehpaya bıraktım. Kağıtlardan birinde, urganla bahçeye bir hamak kurmam gerektiği yazacaktı, ötekinde ise kendimi asmam. Doğru cevabı seçeceğini biliyordum. Sabırla, karşısına dikildim.

İlk denemesinde çektiği kâğıdı ağzından aldığımda büyük harflerle, “KENDİNİ AS” yazısıyla karşılaştım. Bir aksilik olmalıydı. Diğer kâğıdı da alıp elimde şöyle bir çalkalayıp yerlerine bıraktım. İkinci denemesinde ilki kadar beklemedi. Gel-görelim sonuç, yine aynı: KENDİNİ AS. Tavşanların insan öldürmek gibi alışkanlıkları yoktur, benim hatam olduğunu düşündüm. Düşüncelerim dağınıktı da iki kâğıda da “KENDİNİ AS” mı yazmıştım? Öbür kâğıdı kontrol ettim, bir terslik yoktu.

Ayağa fırladım. “Bozuk Tavşan, bozuk!” dedim. “Koridoru da batırmıyorsun, doğru seçeneği de seçmiyorsun, ne işe yararsın sen?”. Onu alıp, bahçeye götürdüm. Senelerce, özenle yetiştirdiğim bitkilerin arasına saldım. Bahçe kapısını da aynı özenle kilitledim. Salona döndüm. Bir tavşanın lafıyla hareket etmeyecektim. Sandalyenin üstüne çıkıp alçıpanı da bahçeyi yetiştirdiğim ve kapıyı kilitlediğim özenle deldim. Gözlerim aşağıda, elimle içeriyi yokladım. Demirleri bulduktan sonra matkabı, koltuğa fırlattım. Sandalyeden inip urganı aldım. Gergi demirine bağladım. Kuduz otu yapraklarına ulaşmaya çalışan tavşanı izledim. İtiraflarımı kaleme aldım. Kuduz otu yapraklarına uzanan tavşanı izledim. Kâğıdı katladım. Kuduz otuna ulaşamayan tavşanı izledim. Kâğıdı, yemek masasının üstüne bıraktım. Tavşanı izledim. Salonun ortasına bir sandalye ile çıkılan, üstünde benim salındığım; kocaman bir hamak kurdum.

Mayıs 2025, İzmir

Walter Benjamin’e…