IMDB puanı: 7.9

Rotten Tomatoes puanı: %97 (225 inceleme)

 Eskil Vogt ve Joachim Trier’in ortaklaşa yapımı Sentimental Value, 2025’te adından en çok söz ettiren drama filmlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Film, başrollerinde Stellan Skarsgård, Elle Fanning, Renate Reinsve, Igna Ibsdotter Lilleaas ve Anders Danielsen Lie isimlerinin yer aldığı kadrosunun yanı sıra, sinematografisi ve müzik seçimleriyle izleyenleri adeta büyülüyor. Söz konusu, Norveç’in en önemli yönetmenlerinden Trier ve uzun süreli ortağı senarist Vogt olunca bu iki ismin birliğinden doğan bu filmde de diğer Trier filmlerindeki alışılagelmiş doku korunarak mekân, neredeyse karakterlerden biri konumunda aktarılarak hikâyenin kilit noktası görevini üstleniyor. Bu sebeple film, zamanla aralarındaki bağın kopmasıyla birbirine yabancılaşan aile fertlerinin, hayatlarının bir noktasına kadar beraber büyüdükleri evleri ekseninde dönüyor. Trier, evi tıpkı canlı bir organizmaymış gibi ele alarak kişileştiriyor ve onun üzerinden karakterleri tanımamıza olanak sağlıyor.

Ailenin babası olan Gustav Borg, geçmişte adından sıkça söz edilen bir yönetmen olup kariyerini daima önceliği olarak belirlediği için zamanla kızlarından uzaklaşmıştır. Ancak günümüze gelince kendi ailesinden ilham alarak ortaya çıkardığı sıradaki işinde başrol olarak başarılı bir tiyatro oyuncusu olan kızı Nora’yı görmek istemesiyle birlikte, üzerini örtmüş oldukları baba-kız sorunları; adeta evlerinin duvarlarının çatlaklarından sızmaya, koridorlarında yılların üzerine sindiği kokusuyla etrafa yayılmaya, süpürüldüğü kilitli odalardan gün yüzüne çıkmaya başlıyor. İzleyici olarak biz de Gustav’ın Nora’ya yaptığı bu teklifte içten bir kayıp yılları telafi etme isteğinin mi yoksa kendi kariyeri için stratejik bir hamlenin mi baskın olduğundan emin olamıyoruz. Nora’nın babasının bu teklifini reddetmesi üzerine ünlü bir Hollywood yıldızı olan Rachel Kemp, Gustav’ın projesinin yeni yüzü olarak belirleniyor. Rachel, rolünü başarıyla canlandırabilmek adına Gustav’ın zihninde kapatmış olduğu kapıları aralamaya başladıkça ailenin kopuklukları daha da fark edilebilir bir hale geliyor.

Filmde seyircinin aklına kazınacak güçte çok fazla sahne yer alıyor ancak senaryonun ilerleyişi göz önüne alındığında değinmek istediğim iki sahne var: Bu sahneler okuma provası yapılan iki sahne. Gustav’ın filmi, Rachel Kemp’in gerek Gustav ve ailesi gibi Norveçli olmaması nedeniyle dil farklılığı, gerekse rolün altından kalkamayacağı ve Gustav’ı hayal kırıklığına uğratmaktan çekindiği düşüncesi sebebiyle başrol değişikliğine gidiyor ve filmin sonunda Nora’yı başrol olarak izliyoruz. Hikâye bu kısma evrilene dek ise bize senaryonun küçük bir kısmını hem Rachel tarafından hem de rolün asıl kendisi düşünerek yazıldığı Nora tarafından paralel biçimde canlandırılışı izletiliyor. Aynı replikleri bu iki farklı karakterden duymak, adeta seyirciyi Gustav’ın en baştaki niyetine ikna etmeye yönelik bir hamle olarak kullanılmış. Rachel Kemp her ne kadar muhteşem bir oyunculuk sergilemiş -hatta Gustav’ı da prova sırasında şaşırtmış- olsa da aynı replikleri Nora’dan duyduğumuzda, okuduğu her bir satırın onda uyandırdıklarına ve kendiyle yüzleşmesine tanıklık ediyoruz. Diğer bir yandan Rachel, rolden çekilmeden önceki süreçte kendini Nora’yı izlemekten alıkoyamıyor ve görünüşünden yaşantısına kadar her bir noktasını özümsemeye çalışıyor. Ancak  filmde sık sık bir eksikliğin olduğu ve Rachel’ın bu rol için tamamen uygun olamayacağı vurgusu yapılıyor. Film her ne kadar mekân olarak belirlenen çocukluk evleri ve Gustav’ın yöneteceği filmdeki başrolün hayata geçiriliş süreci üzerinden ebeveyn ve çocuk ilişkisinin altını çizse de kardeşler arasındaki küçük yüzleşmeler ve hem babalarının hem de kaybettikleri annelerinin yokluğunda birbirlerine sahip çıkışları ekseninde de dönüyor. Dolayısıyla bu durum, kardeşlerin kendi hayatlarını inşa ederken yaşantılarının arka planını görmemize olanak sağlıyor. Film hem kardeşlerin hem de Gustav’ın kendi ebeveynleri göz önünde bulundurulduğunda belki de Kübler-Ross modeli üzerinden bile ele alınabilir. Bu teoride “inkâr”, “öfke”, “pazarlık”, “depresyon” ve “kabullenme” evrelerinden oluştuğu düşünülen yas süreci, burada; biz karakterlerin hayatlarına dahil oldukça sakin ama yoğun duygularla ortaya çıkmaya başlıyor. Birbirlerine karşı kutuplaşmış birçok görüşe sahip olan bir ailenin uzlaşmaya ve geçinmeye çalışması, gündelik konuşmalar ile gülüp eğlenebilseler dahi yüzeye çıkan her bir bastırılmış duygu ile birbirlerine karşı olan gardını sağlam tutmalarına devam etmelerine sebebiyet veriyor. Bir yandan da Rachel Kemp’in duygularını aktarmada daha başarılı biri olması doğrultusunda Gustav ile arasındaki iletişim güçlendikçe Nora ve Agnes ile arasında göremediğimiz baba-kız ilişkisinin kırıntılarını, Gustav ve Rachel’ın diyalogları aracılığıyla seziyoruz.

Sentimental Value, en çok da ‘büyük’ veya ‘abartılı’ oynanmadan da tüm dinginliği ve gerçekliğiyle vurucu olmayı başarabilmesi ile öne çıkıyor. İzleyicinin içinde bekledikçe demlenecek olan filmin özellikle kendi aile dinamikleriyle arasında benzerlik yakalayabilecek olanları daha da etkisi altına alacağı kesin. Şimdiye dek gerçekleşen birçok organizasyonda adaylıkları bulunan ve ödül üzerine ödül kazanmaya devam eden filmi, sırada Akademi ödülleri bekliyor.