“Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri”

Didem Madak-Annemle İlgili Şeyler

 

Sarı bir yel geldi. Denizin oradan, tepelerin arkasından bir yel geldi. Önce ağaçları geçti, sonra tepeleri aştı, sonra sararmış buğdayların arasından dolaştı daha sonra çocuğun yüzünü yaladı. Bu sarı bir yeldi. Çocuğun gözyaşları ile yıkanmış yüzünü, kızarmaya başlayan omzunu yaladı geçti yel.

Bir çığlıkla kendini evden dışarı atmıştı çocuk. Bir kavga, bir bağırış, bir kıyamet… Ağlaya ağlaya evin kapısından dışarı attı kedini. Hemen bahçedeki sandalyeleri atlayıp evin aşağısındaki tarlaya koştu. Yalın ayak. Ayaklarına minik camlar, kuru otlar, etraftaki çerçöp batıyordu ama bunların hiçbiri canını yakmıyordu. Tarlaya doğru koştu çocuk.

Tarlada buğdaylar ekiliydi. Daha birkaç gün önce saman desteleri haline getirilmiş harman yeriydi tarla. Bu harman yeri yarısına kadar sararmış samanlar ile doluydu. Çocuk koştu koştu bu saman yığınlarının arkasına saklandı.

Bir kadın bağırıyordu evde. “Dur artık! Öldürecek misin çocuğu.” Ardından bir adamın sesi “Siktirsin gitsin!” Ardından kadın ağlıyor. Adam burnundan soluyordu. Çocuk ise omzundaki kırmızılık ile samanların arasında ağlıyordu. Sonra sarı bir yel geldi. Çocuğu yaladı geçti.

Kadın saçı başı dağılmış bir hâlde evden çıktı. Bahçeye bakındı. Dama baktı. Sokağa indi. Çocuğu arıyordu besbelli ama bulamıyordu. Adam evden dışarı çıkmamıştı. Kadın öylece etrafa bakınıp durdu. Taşların altına, ağaçların dallarına, Tanrının arkasına bakınıp durdu. Ama çocuk saman yığınlarının arkasındaydı.

Çocuk ağlıyordu. “Ne yaptım ki” diyerek burnunu çekiyordu. Göz yaşları süzülüyordu yanaklarından aşağı, sarı samanlara doğru. Çocuk ne suçu olduğunu anlamaya çalışıyordu. Neden adam vurmuştu ona. Hem de bir hortumla. Nerden bulmuştu adam hortumu? Ne ara havaya kaldırıp da çocuğun omzuna indirmişti? Her şey o kadar bir anda olmuştu ki çocuk anlamamıştı bile. Üstelik hiçbir şey yapmıyordu. Salonun köşesine çekilmiş bebekleri ile oynuyordu. Her zamanki gibi sadece bebekleri ile oynuyordu. Kendine yarattığı minik dünyasındaydı. Ne adamın geldiğini fark etmişti ne de hortumu.

Çocuk bayılırdı bebekleri ile oynamaya. Kimsecikler ile konuşmazken bebekleri onunla konuşur, onunla oyunlar oynardı. Çok severdi çocuk bebeklerini ama gün geçtikte adamın korkunç bakışlarını üzerinde hissederdi. Her geçen gün adam daha da korkunç bakardı çocuğa. Sanki günah işliyormuşçasına.

Ağlıyordu çocuk. Sarı saman yığınlarının arkasında. Her korktuğunda tarlaya kaçardı. Biliyordu ki onu burada kimseler bulamazdı. Kimsenin aklına gelmezdi tarlada olduğu. Buraya gelip ağlardı gizli gizli. Ne tarla ne yel ne de Tanrı. Hiçbiri çocuğun yerini diğerlerine söylemezdi, diğer insanlara.

Sarı bir yel geldi çocuğun yüzünü yaladı geçti. Göz yaşlarını silercesine, omzundaki acıyı azaltırcasına sarı bir yel geldi, çocuğu yaladı.

Çocuk kendini sarı yelin serinliğine bırakmışken bir soğukluk hissetti. Ayaklarının dibinde bir soğukluk, hem de sürünürcesine bir soğukluktu bu. Bir baktı kıpkırmızı, kan renginde bir yılan. Çocuğun ayaklarına dolanmış ona bakıyordu. Çocuk korkmadı. Baktı yılana. Yılan da çocuğa baktı.

Süründü yılan, çocuğun omzuna geldi. Çocuğun omzundaki yanan yeri soğutmak istercesine süründü. Ağlamıyordu şimdi çocuk. Yılanı izliyordu. Yılan sarıyordu çocuğu baştan aşağı. Sonra bir şey oldu. Çocuk yılanı öptü. Durmadı bir daha, bir daha öptü. Yılan iyice sarıldı çocuğa. Çocuk sarardı, yılan ise iyice kızıllaştı.

Sonra sarı bir yel geldi, çocuğu yaladı geçti. Sonra sarı bir yel geldi, yılanı yaladı geçti.