Uzun zamandır içime işleyen bir yaz olmamıştı. Yazları da pek sevmem ya zaten, bana hep çocukken geçirmek zorunda bırakıldığım İzmir yazlarını hatırlatır. İzmir’de hiç güzel bir anım olmadı benim. Uzun yıllar oldu, gitmedim. İnsanın babası nereliyse bir zamandan sonra oralı olmuyor. Yerineyse baba tarafının olmadığı tahayyül edilen bir dünyanın vatandaşıyım deyip geçiştiriyor insan. Ortadoğulu laik bir hücreden var olmak için ben ısrar etmiş olamazdım. Yine de geçinemedik birbirimizle. Bir aile bir kekik kokusu etmiyor. İçime çektikçe bulandıran çağlarımın yerine yenisini ekmeliyim hep diye düşünüyorum. Yürüyoruz da yürüyoruz. Rüzgâr estikçe giysilerimiz uçuştukça yayıldıkça kekik kokusu, birbirimize geçmişi unutmaya söz vere vere geçiyoruz uzun uzun ekili bahçeleri. Bahçelerin sonu gelmediği gibi suyla, gökyüzüyle birleşiyor. Nereye gidersen git, nereye kaçarsan kaç burada aklında kalan bahçelerdir insanın. Rüzgâr ittikçe mi uçuşuyoruz yoksa fazla içtikçe mi… Kendimize de konduramıyoruz. Uzun uzun yolları, irili ufaklı dağları, koca denizi aştık da geldik. Hiç kolay değildi geçmişte yalnız başına olduğunu zannederek büyümeye çalışmak. Hiç kolay değildi yalnız bir çocuk olarak yaşatılan her bir şeyi kalbinde ağırlamak. Hiç kolay değildi yalnız bir çocuk olarak babadan kaçmak. Hiç kolay değildi yalnız bir çocuk olarak aynını bulmak. Rüzgâr ve şarap, kekik kokuları arasındaki iki yaban gülünü büyütüyordu. Çünkü içimizdeki çocuklar hep bunu hak etmişti: kendini özgürce bırakabildiği boşlukta yere çakılmayacağını bilerek dilediğince salınabilmeyi. Yürüyorduk işte salınarak. Salınarak sapıyorduk yollardan. Sular ve bulutlar arasında bir yerde, biz ve bahçelerdik ve diğerleriydi. Yıldızlar aydınlatıyordu yolumuzu. Issız bir ada gibiydi önceleri. Bilerek düştük ve başladı herkesin bizden olmaya haberi. 

 

Elektrikler olmadığı için keyifsiz değildik. Yaptığımız makyaj daha da fark ediliyor diye sevindik hatta ikimiz. Kekik kokusu arasında gezinen iki bahçe böceği gibi bir şekilde bulduk gideceğimiz yeri. Kalabalık masaların etrafından dolaşırken herkese gülümsedik. Kadehler bize kalktı diye zannettik. Sonra bir de inandırdık buna birbirimizi. Güle güle karanlık ve sessiz bir fenerin altında uzaktan izledik herkesi. Uzaktan mı herkes güzeldi içtikçe mi, bilemedik. Birden sevinç çığlıkları atılmaya, ıslıklar çalınmaya, alkışlar tutulmaya başlandı. Elektrikler geldi. Yan yana durup nereden geldiğimizi unutmaya, sanki hep buralıymışız gibi davranmaya başladığımız bir anda dünya yeniden kendini tekrar etmeye başladı. Önceleri sadece kasabalarda yaşayan insanların yaşamlarının tekrarlar üzerine kurulu olduğunu sanıyordum. Büyüdüğümde kasabalı olduğumu fark ettim. Sadece tekrarlarımız değişiyormuş. Ve bir kasabalı gibi yavaş hareket etmeyi gerçekten çok isterdim. Ve bir kasabalı gibi insanları yılın sadece belli bir zamanında görmeyi çok isterdim. Ve bir kasabalı gibi her yaz başka biriyle aşk yaşamayı çok isterdim. Ve bir kasabalı gibi gelenleri sevinçle karşılamayı ve ve bir kasabalı gibi zamanı geldiğinde geleni geri gönderebilmeyi çok isterdim. Ayaklandık. Etrafta sandalye sayısından fazla insan gördük. Bir meydanın ortasını yürüdük durduk rüzgârla. Rüzgâr sandık kendimizi. Değmediğimiz göz, değmediğimiz dudak, değmediğimiz kulak, değmediğimiz ten kalmadı. Herkesin herkesinki olup çıkacağız sanki bu akşam. Kasabanın yaramaz iki küçük çocuğu gibi kimseye rahat bir nefes aldırmamaya söz vermişiz de sanki, bir yol kaç kere gidilir, bir insan kaç kere görülürdü… Bir masaya oturmaya karar verdik. İçtik, dans ettik ve tekrar oturduk. Geçmişte görünmez olabilmek için neredeyse suskunluk orucuna başlayacak olan ben uzun yıllardır herkesin suskunluk orucunu bozmasına aracılık etmeye çalışıyor gibiyim. Sohbeti cahille bile kesmedim. Onlara bakıp cahilliğe sabretmeyi öğrendim. Herkesin bir tane eski ama cahil yakını olmalı. Cahil de insandır. Umarım bir gün hepsi değişir. Bir sağa bir sola yalpalarken gözümüz herkesin gözünde süzülürken belki de kasabanın dokunulmaz iki delisiydik. Bu yaz hikâyesiz bitmesin istedik. Güzelmiş çirkinmiş ne fark ederdi ki, şu yaz günlerini delice seviyormuş gibi yapmaya çoktan hazırdı ruhumuz, bedenimiz. Geldiler. Birbirini tanımaya çalışan hayvanlar gibi bekledik. Masalar silindi, sandalyeler toplandı, konuşmalar uzaklaştı, ışıklar ve kapılar kapatıldı. Yaz, saatin kaç olduğunu merak etmediğim bir aralıktı benim için artık. Kol kola girip sanki ilk defa gelmişiz ve yürüyormuşuz gibi iskeledeki meydanı yeniden yürüdük. Buralıymışız da sanki değilmişiz gibi etrafımıza bakına bakına yürüyorduk. Neydi sanki aradığımız! Rüzgâr gülü gibi dönüyorduk etrafımızda. ‘’Durun’’ dediler. Peşimizden geldiler. Birden kasabalı iki küçük çocuk gibi davranarak birbirimizi itmeye, gülüşmeye başladık. Onlar hiç gülmüyordu ama biz taşralı gibi davranmaya çalışan iki gülünç kentliydik. Onların tüm kış kasabada konuşacağı bir sigaralık aşktı bu. Kentli esintilerimizi içlerine çekmeye, göçebe ruhumuzdan bir parça koparıp diğer yaza kadar saklamayı istedikleri çok belliydi. Kasabanın gizli bahçelerine götürülüp gerçek bir taşralı gibi hazırdık baştan çıkmaya. Aynı şarkıları bile dinlemiyorduk belki ama herkes kendi hikâyesinin peşinde yine de koşuşturuyordu bu akşam. Su kayaya çarparken verdikleri sigarayı içtik. Başımızda sanki kavak yelleri, geçmişte yaşayamadığım çocukluk aşklarım karşımda duruyor gibiydi. Bahçelerine götürülmek için isteğimizi saklamadan beklemeye koyulduk. Gerçek bir taşralı olsaydık eğer bu gece evi terk edip özgürlüğümüzü ilan ederdik herkese karşı. İzmir yazlarından yarım kalmış tanışmışlıklarımı anımsadım. Neler hissedebildiğimi iyi bilen halam çok katı bir kadındı. Yanımda olmadı hiç. Bir gün kocası evi terk edip geri dönmediğinde ona üzülmemiştim. Yaşayamadığım bir sürü aşk kaldı İzmir’in o yazlarında. Ben bir tek onlarla yaşayamadıklarıma üzüldüm bu hayatta. Benim aradığım belki de buydu şu an. Peki ya arkadaşımın? Beni çekiştire çekiştire bir tenhaya götürdü. ‘’Dur bak, peşimizden gelecekler’’ dedi. Herkes ılık banyosundan sonra serin yatağına uzanırken biz gerçek bir taşralı gibi tüm kış konuşabileceğimiz heyecanların peşinde koşturmaya devam ediyorduk. Yaz aşkı uzun sert kışları atlatabilmek için insanın yaşam hakkıydı. Hakkımızı istiyorduk. Caddeden tek tük gelip geçen arabaların sesleri de kesildi. Hayvanlar yuvalarına çekildi. Bekledik bekledik kimse de gelip geçmedi. Düşmediler peşimize. İz bırakmak isterken izimizi kaybettirmişiz meğer. Bunu güneş doğarken anladık. İki taşralı saf kalbimizle girip kol kola bir o tarafa bir bu tarafa yürüyüp evin yolunu bulmaya çalıştık. 

 

Rüzgârlı günler arasında uçuşurken aklımızın hep aklımızdaki diğer bahçelerde, harabelerde, koylarda yaşayamadıklarımızda olduğu her halimizden belliydi. Çok istedik soğuk taşlardan kalkmayalım, kimsesiz koyları yalnız bırakmayalım diye ama aradığımız ihtimaller burayla da sınırlı değildi. Biz herkes için gelip geçici heveslerdik sanki ve bu yaz görevimizi yerine getirdik. Şimdi akılda kalan diğer adalar var. Kış gelmeden Miralay Hulusi gelir mi? Ona reçel yerine çikolata yapabilirim. İlla bir rütbesi olması da şart değil. 

 

Bir baktık yine en baştayız. Buralardan gideceğimiz günleri saymaya kaçtan başlarsam çabuk biter bir bilsem…