“Ben onun ölümünü içime aldım…”

Latife Tekin/Ormanda Ölüm Yokmuş

Kan kıvrılıyor, akıyor, birikiyor ve doluyordu. Kan bütün bir ormanı geziyor. Ağaçlara ve köklere bulaşıyor; otları ve çiçekleri boyuyordu. Kan yavaş yavaş yoğunlaşıyor kızıla kesercesine. Bütün taşlar, bütün salyangozlar, bütün kemikler kana bulanıyor. Kan akıyor, kıvrılıyor, yavaş yavaş kızıla kesercesine.

Gün doğmuyor uzun zamandır. Bütün ormanın üstünü kara bir sis kaplamış, dağılmıyor. Sis içerisine hapsetmiş bütün geçmişini, yoğunlaşıp bütün ağırlığı ile orada öylece duruyor. Huzursuz edici bir şekilde insanların gözlerindeki utancı gizleyecek kadar ağırlaşmış bir sis bu. Bu sis yetmiyormuş gibi bir de iğrenç bir koku kaplamıştı ortalığı. Tarifi epey güç bir koku bu. Çürümüş, küflenmiş, mide bulandırıcı bir kokuydu bu.

Görüyordum her şeyi artık. Tam da burada ağaçların dallarında gizlenirken ne kadar çok kişi olduğumuzu fark ettim. Yalnız değilim, başkaları da başka gözler de var. Görüyorum ama konuşamıyorum. Onlar da beni görüyorlar ama konuşamıyorlar. Sanırım sessiz olmalıydık, kimse bizi fark etmemeliydi. Ormanın derinliklerinde, ağaç dallarının arasında, hiç bitemeyen bir gecede ve kan içerisinde öylece bekliyorduk.

Daha önce hiç fark etmemiştim bu yoğun sisi ve kanı. Oysa hep bu ormanın yakınındaki kasabada yaşadım. Oysa hep bu ormanda gezdim. Buradaki her çalıyı, patikayı, kuşu, karıncayı tanırdım. Çok severdim burayı. Okuldan sonra Ka. ile gelir sevişirdik bu ormanda. Daha yeni yeni birbirimizi, kendimizi, bedenimizi tanımaya başlıyorduk Ka. ile. Daha yeni yeni büyüdüğümüzü anlıyor, yeni yeni korkmaya başlıyorduk.

Hiç unutmuyorum tam da dalları arasında saklandığım bu ağacın altında bana, “Sanırım yanlış bir şey yapıyoruz, korkuyorum.” demişti. Ben de “Korkma, orman bizi saklar.” demiştim. Öyle olmuştu uzun süre. Orman bizi kalbinde saklamış, dallar üzerimize eğilmiş, çalılar bizi gölgesine çekmiş, toprak bizi içine almıştı. Orman kimselere söylemedi, göstermedi gizli sevişmelerimizi.

Beraber bir zaman büyütmüştük içimizde. Başlangıcı olmayan. Sonu olmayan. Sınırların ötesinde senle ben kendimize, kendi zamanımızı büyütmüştük. Tıpkı bir İran ezgisi gibi geçmişin bütün yükünü ve şimdinin tazeliğini taşıyan bir zamandı bu. Öylesine uzak, öylesine yakın ve pinhani. Ta ki biri bizi ormanın kalbinde bulana kadar.

Kan kıvrılıyor, kıvranıyor ve sızıyordu. Kurumuyor aksine yoğunlaşıyordu. Kuruması gerekmiyor muydu? Gerekiyordu ama gitgide daha da çoğalıyor, çoğalıyordu. Bütün yoğunluğu ve ağırlığı ile ormanın derinliklerine ilerliyor, sulara süzülüyordu kan.

Biri bizi görmüştü. Orman bizi ne kadar saklasa da küstahça ve arzulu gözlerle bakan bir çift kara göz, bizi görmüştü. Yakalamıştı. Zamanımızı tam ortadan bölüp beni senden almıştı. Sadece senden değil bütün sevişmelerden alacaktı beni. Ama daha o vakitler anlamamıştım bunu. Fark etmemiştik birinin bizi gördüğünü. Meğer biz ne zaman ormana gelsek bizi izlermiş. Hâlâ gelmeye devam ediyor. Seviştiğimiz yere bakıyor. Sonra kızıllaşan suya. Uzun uzun bakıyor. Bir şey görmek istercesine ama göremeyeceğini anlayınca çekip gidiyor. Sonra tekrar, sonra tekrar.

Gelen bir tek o değil. Başkaları da geliyor. Onlar da farklı yerlerde bir şeyler arıyormuş gibi gelip geçiyorlar. Bir şeyi ya da birilerini arıyorlar gibi. Kimisi ağlıyor, kimisi sisli gözlerle derinlere dalıyor, kimisi küfrede ede yoluna devam ediyor. Ama ben biliyorum. Aradıklarını bulamayacaklar. Çünkü hepsi ya çalıların aralarına bakıyor ya toprağın altına ya da suya. Kimse kafasını kaldırıp ağaç dallarına bakmıyor. Yukarıya baksalar görecekler ama…

Ama sen hiç gelmedin. Gelsen bir kere baksan… Neden gelmedin? Beni tek başıma bıraktın burada. Seni beklemiştim bütün gün ormanda. Özlemiştim seni. Gelirim demiştin. Ama sen gelmedin. Başkası geldi…

Önce bir çıtırtı duydum. Sen olmadığını hemen duyar duymaz anladım çünkü sen böyle bir ses çıkarmazdın. Çünkü sen beni hiç korkutmazdın. Korkuyla arkamı döndüğümde, “Kimi bekliyorsun ibne!” diyerek biri ellerini boğazıma doladı. Daha ne olduğunu anlamadan, kim olduğunu bilmeden “Seni geberteceğim!” dedi. Elleri ile öyle bir sıkıyordu ki boğazımı tek bir ses bile çıkartamıyordum. Gözlerini, gözlerindeki nefreti görebiliyordum. Ne yaptım demeye gerek yoktu.

Sadece bir anlığına bedenimde bir soğukluk hissetmiştim. Ama sadece bir anlık soğukluk. Son hissettiğim şey bu soğukluktu sadece. Sonrasında hiçbir şey hissetmedim. Son gördüğüm şey ise sadece kızıla çalan bir sıvıydı. Kandı. Benim kanımdı. Bedenimden süzülen toprağa ve ağaç köklerine bulanmış kan, kanım. Sen o gün burada olsan belki de hâlâ yaşıyor olacaktım. Belki de hâlâ sevişiyor olacaktık.

Kan kıvrılıyor, sıçrıyor ve bulaşıyordu. Kan uyuduğum yerde kıvranıyor ve birikiyordu. Kendine bir yatak edinircesine. Kan sıçrıyor ve bütün çocukluğuma bulaşıyordu.

Sadece küçük bir çocuk… Bütün orman kapkaranlık. Minik ayak sesleri… o küçük çocuk tam da seviştiğimiz yere geldi. Hayretle ve korkuyla baktı. Kanı ve kanın izlerini görüyordu sanırım. Hiç tereddüt etmeden kafasını yukarıya, ağaç dallarına kaldırdı. Göz göze geldik. O an küçük çocuk haykırmaya ben ise korkmaya başlamıştım. Çünkü bu küçük çocuk, beni tanımasa da ben onu tanıyordum. O şimdiki zamanında ben ise gelecekten gelen bir hayalet gibiydim.

Şimdi ormanın üstündeki yoğun ve ağır bir sisle, köklerine kadar kana bulanmış bir ormanla birlikte ağlıyordum. Bütün çocukluğumla, bütün sevmelerimle, bütün sevişmelerimizle ağlıyordum. Her şeye rağmen yaşamak isterdim, yaşamak istedim. Kimse duymuyor ama bütün ormandaki gözler ağlıyor. Hepimiz yaşamak isterdik. Her şeye rağmen…

Bekliyorum seni hâlâ. Beni bir tek sen bulabilirsin. Lütfen beni sevmeye devam et, beni kabullen, beni görmezden gelip unutma. Beni içine göm lütfen…

Kan kıvrılıyor ve kıvranıyor.

1-2 Haziran ‘25/Eskişehir