Ne diyeceğimi bilmiyorum. Hatta hangi dilde ağlayacağımı bile. Ama sorun değil. İnsan, dili kesildikten sonra pek bir şey de yapamıyor zaten. Neyse, boşver. Konuya gireyim.

 

Parkta, bankta ve sokakta yani sonu ‘ta’ ile biten her yerde, illaki gözünün ucuyla görmüşsündür beni. Muhtemeldir. Tiksinmiş, korkmuş, ürkmüş ve bir ihtimal küfür de etmişsindir. Evet, ben balici piçin tekiyim. Ve şu an buradayım. Nerede olduğumun ne yaptığımın farkındayım artık. Ve bu çok boktan. Sis dağıldı da her şey daha berbat görünüyor.

 

Oğlum siz nasıl yaşayabildiniz lan? İyi ki benim kafam güzelmiş. Yoksa bir saat sonra yapacağım şeyi 12 yaşında yapardım. Evet şu an 32 yaşındayım. Yani Antik Mısır'daki herhangi bir köleden 2, 3 yıl fazla yaşadım. Evet ‘dım’ lı cümleler kurmaya başlamamın sebebi, intihar kavramını kabul ettiğim anlamına geliyor. Ahiretten yazmıyorum ya. Neden kafam güzelken yapmadım ki bunu? Kafam güzel olduğu için yapmadım galiba.

 

Şöyle düşünün: Bir insana, insan olduğunu söylemeden it gibi bir hayat yaşatıyorsunuz. Hatta it’ten de aşağılık bir hayat. Daha sonra aslında ona insan olduğunu ve çok daha güzel -ki benim açımdan cennet denebilecek bir yaşam- sunuluyor. Evet bu, onca aldığım uyuşturucudan daha tehlikeli oldu. Bu ağır zehir, yani bu lanet olası berraklık, bana etrafımdaki döngüyü ilk kez gerçekten görme imkânı verdi.

 

Sokak insana pek çok şey öğretiyor: özellikle insanlar hakkında. Gözlediğim kadarıyla insanları 5 gruba ayırıyorum.

 

Birinci grup sabahçılar: Genellikle yorgunlar. Daha makineye bağlanmış gibi, otomatikman işe giderler. Bakışları sönük, kahveleri soğumuştur bile, yine de içerler. Çevrede olup bitenlere, yarı ölü gözlerinden dolayı pek dikkat etmiyorlar. Biz bile onlar için görünmeziz, onlar da bizim için öyle. Hayattan bıkmışlar. Çok belli.

 

İkinci grup öğlenciler. Emekli grubu, çay içmeye, parkta bankta sokakta oturup dünyanın kaderini, iki çay arasında çözecekmiş gibi bomboş muhabbet etmeye bayılırlar. Evet, bunu bir baliciden duyuyorsunuz, baliciler de aynı fikirde. Biz onların yan bankına çökeriz, onlar bizim varlığımızı görmezden gelir, bu böyle bir dengedir. Bu grup cuma günü camiden çıkıp doğruca çay ocağına vuran cemaatin sosyalleşme içgüdüsüyle daha kalabalık oluyor.

 

Üçüncü grup ikindinciler. Onlarla sohbet etmek isterdim gerçekten. Bazıları elinde fileli çantasıyla pazardan dönmüştür, bazısı bankta tek başına kitap okur. Sanki her şeyi görmüş geçirmişler de artık rüzgarın esişini izlemekten başka derdi kalmamış insanlardır. Hâlâ gülümseyebiliyorlar. Bu nasıl bir güçtür lan, anlamıyorum. Çok güçlü görünüyorlar benim gözümde.

 

Dördüncü grup akşamcılar. Akşamcılar biraz nahoş oluyorlar. Yorgunluğun ve hayal kırıklığının, içkiyle buluşunca açığa çıkardığı bir öfke vardır üzerlerinde. Zaten onlar hakkında konuşmak da istemiyorum. Dilimi de bir akşamcı kesmişti. O gece, benim dilimden çok kendi çaresizlikleri akıyordu sanırım.

 

Ve son grup gececiler. Tek cümle: korkutucu yaratıklar. Gündüz uyur, gece ava çıkarlar. Sesleri, gecenin sesine karışır. Ben bile onlardan korkuyorum oğlum. Onlar artık insan değil, gecenin bir parçası. Gecenin bu vakti sokakta ne işin var lan? Ya sen de bir avsındır ya da av.

 

Bütün bu grupları seyretmek, en sonunda bir şeyi öğretti bana: Herkesin bir rutini, bir döngüsü var. Sabahçı işe gider, öğlenci çayını içer, akşamcı derdini boğar. Hepsi bir şekilde bu döngünün içinde dönüp duruyor. Ama benim döngüm kırıldı. İçinde dönecek bir şey kalmadı.

 

"Kafam güzelken neden yapmadım?" diye sormuştum ya. Cevabı şimdi anlıyorum. Kafam güzelken bu kararı verebilecek kadar ben değildim. Sadece bir hayalet, bir refleksler yığınıydım. Şimdi ise, tüm berraklığı ve iğrençliği ile her şeyin farkındayım. Ve bu farkındalık, o uyuşturuculardan daha ağır bir zehir.

 

O yüzden bu son "dım"lı cümlelerim olsun. Son bir gözlem: Gececiler çekildi, sabahçılar henüz uyanmadı. Şu an sokak, hiç olmadığı kadar sessiz ve boş. Bu boşluğa bir ben, bir de intihar fikrim sığar ancak.

 

İyi ki kafam güzeldi.