Menü

← Anasayfa
Cinsiyetin İzleğinde Edebi Normlar, İstikrarlar, Teşebbüsler ve Bozulmalar

Cinsiyetin İzleğinde Edebi Normlar, İstikrarlar, Teşebbüsler ve Bozulmalar

Cinsiyet kavramı oldukça karmaşık, katmanlı ve istikrarlı bir yapı olarak insanlığın kültürel tarihinde kendini var etmektedir. Cinsiyet, öncül zamanlardan bugüne kendisine bir sistem edinmiş ve bunu da normatif hale getirmeyi başarmış bir yapıdır. Elbette bu yapının altında din, dil, politika, otorite, toplum ve kültür gibi toplumsal yapılar vardır. Bu yapıların birleşimi ve hizmeti noktasında ise cinsiyet, bir beden olgusu olmaktan çıkıp toplumsal cinsiyet meselesine dönüşmektedir.

Toplumsal cinsiyet kavramı geçmişten bugüne irdelenmiş, eleştirilmiş ve tartışılmış bir kavramdır; hâlâ da tartışılmaya devam etmektedir. Bu tartışmaların merkezinde cinsiyet ve cinsiyete bağlı geliştirilen edimler yer almaktadır. Toplumsal cinsiyet, insanın cinsiyetine bağlı olarak adı, kıyafetleri, eğitimi, düşünceleri, mesleği gibi birçok konu üzerinden kendini var eder. Bunlar en temelde insanın edinimsel davranışlarını oluşturur. Bu noktada Butler’ın öne sürdüğü performativite kavramına bakmak gerekmektedir.

Butler, cinsiyetin bir kültür inşası olduğunu söyler. Ona göre cinsiyet/toplumsal cinsiyet bir inşadır. Bu inşanın temelleri ise ataerkil ve heteronormatif sisteme göre oluşturulmuştur (Butler, 2020: 50-51). Heteronormativite ve ataerki üzerine kurulan cinsiyet sistemi elbette tam anlamıyla işlememektedir. Kadınlar ve queerlerin yok sayıldığı, hetero beyaz erkekliğin yüceltildiği bu sistem kendi kendine sorunlar doğurmaktadır. Bunların en başında toplumsal yaşama edimi gelir. Bir arada ve bir uzlaşı içinde yaşayan insan toplulukları, kendi içerisinde yarattığı erk otorite ile baş edemez durumdadır. Bu noktada cinsiyet kavramının yarattığı normlara dayanan istikrarlı yapı, önce feminist hareket ve daha sonrasında queer hareket ile altı oyulmaya başlanmıştır.

17. yüzyılda başlayan feminist hareket güçlenerek bugüne kadar gelmiş ve birçok toplumsal yapının değişimine yol açmıştır. Marie de Gournay’ın Égalité des Hommes et des Femmes; Olympe de Gouges’ın Kadın ve Yurttaşlar Bildirgesi, Mary Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi gibi metinler ilk feminist metinler arasında yer alır (Çetindaş, 2022: 912). Bu metinlerin yol açtığı toplumsal hareket giderek güçlenmiş ve kendine önemli bir yer edinmiştir. 19. ve 20. yüzyılda büyük bir yol kat eden feminizm, toplumsal cinsiyet kavramını irdelemiş ve dönüşümüne yol açmıştır. Bu dönüşüm elbette kadının toplumdaki konumunu sorgulayan ve değiştiren nitelikte olmuştur.

Özellikle ikinci dalga ve üçüncü dalga feminist hareketler kadın kavramının önemli radikal değişimlerine yol açmıştır. Bu radikal değişimler hukuk, siyaset, eğitim, cinsel özgürlük gibi alanlarda görülmüş; yeni bir toplumsal düzenin gerekliliğini ispatlamıştır.

Üçüncü dalga feminizm ile sorgulanan cinsiyet rolleri ve cinsel özgürlük kavramı, beraberinde queer hareketin oluşmasına yol açmıştır. Queer hareket genel çerçevede kalıplaşmış cinsiyet edimlerine odaklandığından dolayı bu edimleri altüst eden bir konumdadır. Özellikle de heteronormatif sistemin getirdiği ikili cinsiyet sistemini eleştiri merkezine alarak sistemi yıkmayı hedeflemektedir (Gürler, 2024: 162).

Edebiyat ekseninde bakıldığında cinsiyet ve edebiyatın ilişkisi çok derinden birbirine bağlıdır. Bu ilişki oldukça karmaşık, katmanlı ve normlara dayanan bir yapıdır. Edebiyat ve cinsiyet ekseninde bakılması gereken ilk unsur dildir. Dil, belirli kuralları ve yapısı olan bir organizmadır. Bu yapı ve kurallar kendini sadece gramerde göstermez; dil aynı zamanda insanın toplum içindeki konumunu ve uyması gereken normları dayatan bir otoritedir. Çünkü birey kendini toplumsal sahada ilk olarak dilde var eder. Bu varoluş, kendini dil üzerinden inşa ederek bir kültürel hegemonya yaratır. Aynı zamanda dil, bir ulusun kimlik inşasındaki en temel unsur olmasından dolayı yine otorite konumundadır. Dil, ulus kimlik inşasında bireyin toplumun ahlak kuralları çerçevesi içinde gelişmesini sağlar. Bunun yanında ulus kimlik inşasının en önemli unsurlarından biri de ailedir. Aileyi devletin en küçük kurumu gören bu politik anlayış, bireyin cinsiyet ve toplumla kurduğu ilişkiyi şekillendiren ilk evredir.

Ulus kimlik inşasında dil dışında bir diğer önemli unsur edebiyattır. İşlevsel açıdan edebiyat bir ulusun bellek görevini üstlenen bir konumdadır. Sözlü kültürde üretilen maniler, ninniler, şiirler, destan ve efsanelere cinsiyet merkezli bakıldığında heteronormatif bir yapı ile karşılaşılmaktadır. Bu edebi üretimlerde ikili cinsiyet sistemi alttan alta işlenerek üretimlerin en temel omurgasını oluşturur. Bu oluşum içerisinde erkeğin konumu, kadının vasfı, ailenin önemi, çocuk yapmanın zorunluluğu gibi temalar etrafında şekillenir ve heteronormativiteye hizmet eder. Queer okuma ekseninde bu edebi üretimlere bakıldığında ise açıkça queer temsiller ile hiç karşılaşılmaz. Bu durum, edebiyatı kültür inşası ekseninde queerlerin ötekileştirildiği ve görmezden gelindiği okumalar için açık hale getirir.

Dolayısıyla edebiyat ve dil, kültür inşası ekseninde hareket eden ve bu yapıyı heteronormativite ile pekiştiren bir okumada yer alır. Türk edebiyatı için bu yapının bozulması 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra olmuştur. Yüzyılın başlarında Nahid Sırrı, Sait Faik, Hüseyin Rahmi ve Suat Derviş gibi yazarlar cinsiyet kavramını merkeze alarak eserler vermişlerdir. Bu eserlerde kalıplaşmış cinsiyet normları eleştiri merkezine alınmış ve yeni bir söylem yaratılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişen edebiyat anlayışı kendine pek çok söylemsel alan açmıştır. Bunların en başında dil-bozumu gelmektedir. Bunun yanı sıra kuşak yazarları, cinsiyet kavramını da edebi metinlerinin merkezine alarak yeni söylemler geliştirmiştir. İkinci dalga feminizm ve postmodernizm ile edebiyattaki cinsiyet algısı yavaş yavaş değişmeye başlamış ve kendine yeni temsiller yaratmıştır. Bu dönemle birlikte Türk edebiyatında tam bir feminist kanondan söz etmek mümkün hâle gelmiştir. Bu kuşak yazarları arasında Tezer Özlü, Adalet Ağaoğlu, Nazlı Eray, Pınar Kür, Leyla Erbil gibi isimler feminist edebiyat ve feminist söylem için önemlidir (Timuroğlu, 2017).

Bu yazarlarla birlikte kadının toplumdaki konumu, aile, kadının cinsel deneyimleri ve özgürlükleri, kadın imgeleri, kadın varoluşu merceğe alınmıştır. Bu edebi üretimler, heteronormatif sistemdeki kadın anlayışının altını oyarak yeni sorgulamalara yol açmış ve bir feminist kanon oluşturmuştur.

1990’larla birlikte Türkiye’de ivme kazanan queer hareket ise cinsiyet meselesini başka bir boyuta taşımıştır. 90 öncesi edebiyatta da var olan queer temsiller, 90 sonrası edebiyatta kendine yeni bir alan yaratmıştır. Yazarların artık edebi metinlerinde daha cesur olduğu ve queer bireylerin doğrudan merkeze alındığı bir alandır burası. Her ne kadar heteroseksüel yazarların edebi üretimleri olsa da edebiyat tarihinde böyle temsillerin var olması queer edebiyat açısından önemlidir.

Bu döneme kadar Türk edebiyatında queer temsiller, bir öteki, canavar, arzu nesnesi olarak metinlerde yer almıştır. Bu queer imgesi 90 sonrası edebiyatta var olmaya devam etse de yavaş yavaş dönüşüm geçirmeye başlamıştır. Bu dönüşümü gerçekleştiren iki temel unsur vardır: biri queer hareket, diğeri ise queer yazarların edebiyat sahasında var olmaya başlamasıdır. Özellikle 2000 sonrası edebiyatta queer bireylerin daha çok kendi metinlerini kaleme almaya başlamasıyla yeni bir söylemsel alanın geliştiğini söylemek mümkündür. Buna örnek olarak küçük İskender, Cahide Birgül, Mehmet Bilal, Mertcan Karakuş, Yiğit Karaahmet gibi yazarlar gösterilebilir.

Feminist ve queer edebiyatın dışında bakılması gereken bir diğer mesele ise “edebiyatta erkeklik” sorunudur. Bu yıl yayımlanan Sevcan Tiftik’in 2000 Sonrası Türkçe Romanda Sakat Erkeklik Temsilleri adlı doktora tezi, bu sorunu dile getiren akademik çalışmalardandır.

Erkeklik kavramının edebiyat ile ilişkisi yine oldukça karmaşıktır. Erkeklik ve edebiyat ilişkisi, ataerkil sistemin kurduğu heteronormativite ile çatışan bir konuma gelmiştir. Okumanın ve yazmanın feminen varsayıldığı, “züppelik” olarak lanse edildiği bir konumda bulunan edebiyat, erkeklerin erk kavramını rahatsız eden bir alan olmuştur.

Edebi temsillere performativite ekseninde bakıldığında erkek cinsiyet rolü sorunsaldır. Geçmişten bugüne kadar erkeklik kavramı güç, otorite, haz ve baba kavramları etrafında şekillenmiştir. Bu rol, kendi içerisinde erkekleri belirli kalıplar arasına sıkıştıran bir yapıdır. Toplum özelinde erkekler; yasayı kuran, güçlü olan, asla yıkılmayan, duyguları olmayan, hazzın peşinde olan bir imge ile örtüşmektedir. Bu imgenin güçlenmesinde de edebi metinlerin payı büyüktür. Özellikle II. Meşrutiyet dönemi edebiyatındaki erkek imgesi uzun süre Türk edebiyatını etkisi altına almıştır. 1960’larla birlikte bu imge değişse de hâlâ etkileri sürmektedir.

Edebiyatın cinsiyetle olan ilişkisi görüldüğü üzere son derece karmaşık ve katmanlıdır. Edebi metinlerde yazarlar kimi zaman heteronormatif söylemi yeniden üretse ya da sürdürse de kimi yazarlar bu söylemin dışına çıkarak kalıplaşmış cinsiyet söylemini altüst etmişlerdir. Sonuç olarak edebiyat ve cinsiyet kavramları derinden birbiri ile bağlantılı olmakla beraber artık günümüzde bu kalıplaşmış edebi cinsiyet temsillerinin dışına çıkıldığı okunabilmektedir.

Kaynakça

Butler, J. (2020). Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. İstanbul: Metis Kitap.

Çetindaş, D. (2022). Queer Edebiyat Eleştiri,  Edebiyat Kuramı ve Eleştirileri (Ed. Veysel Şahin)içinde. Ankara: Akçağ Yayınları.

Gürler, İ. (2024). Queer Edebiyat Eleştirisi Bağlamında “Geceyi Tanıdım” Öyküsüne Eleştirel Bir Bakış, Çağdaş Türk Öyküsünün Kadın Sesleri (Ed. S. Dilek Yalçın Çelik ve Tevfik Ergun). Ankara: Erkmen Yayıncılık.

Timuroğlu, S. (2017). Artık Adını Koyalım: Feminist Edebiyatımızın Köşe Taşları. K24.

Gulyabani Dergi Footer