Yine kuşanıyorum, gökkuşağının bile istenmeyen rengi; yeşillerin her bir damlasını üzerime,

gözlerin bile değmediği bütün çıplaklığımla.

 

Dayanamayıp artık sadece varoluşa karşı değil, beni çamurlarla kaplayan heriflerin tiksindirici

hislerini de kusuyorum tüm azgınlığımla…

 

Korkularım da benimle birlikte, gölgemden daha hızlı ve sinsice bana yanaşıyorlar. Ama ben

çoktan onlara alıştım ve beraber kutsayarak yaşıyoruz; rengi ahenk onurlarımla.

 

Yüzleşiyorum orospuluğumla, kendimi kendi karşıma alarak. Fakat göremiyorum benden bir

yansıma, aksine, dolmuşum bir işaret bile veremeyen masumiyetimin kayboluşlarıyla…

 

Berrak bir göldüm,

Ama dibinde,

Boğularak öldüm…

 

Karşısına çıkıyorum; ipeğin kızıllar ile raks ettiği, uykusuz hayalperestlerin gözüne çarpan,

kendi ışığından ödün vererek intihar eden yıldızların parıltısından daha çok ışıldayan

kıpkırmızı elbisem ile…

 

Tanrı’nın yatağında beni bekliyor yine, benim belki çıkış belki de kapanışım olacak bir

canavar. Ama onun beni değil, benim onu anlamamı sezmiştim bile.

 

Sırnaşık bir kedi gibi koynuna sokuluyorum, hissettiriyor sanki zebaniyle içselleştiğimi; fakat

ben, ne onun bedeniyle ne de teniyle, seviştim gözlerindeki kutsal bakire bebekle…

 

Ben onun, o benim içime düşmüştü tenleşirken. Lakin, ben onun içine düşerken bile meğerse

tutunacak bir duygu bulamadan kendi içime düşmüştüm içmelerle…

 

Boğularak mı öldüm?

Hayır! Ama,

Soğuyarak kendimi binlerce kez böldüm…