Türk tiyatrosunun maalesef büyük kısmı hâlâ cesaretsiz, garantici ve sadece piar odaklı. Kurumsal sahneler, gişe kaygısıyla ezberlenmiş klasikleri tekrar edip duruyor; yenilik, risk ve izleyiciyi düşündürme kaygısı olmadan oyunlar sahnelenmekte. Klasik metinleri bire bir oynayarak adeta naftalin kokan müze tiyatrosu gibi sergileniyor. Shakespeare, Molière, Çehov gibi oyunları 18–19. Yüzyıldaki sahneleme mantığını hiç değiştirmeden eski kostüm, eski dekor, eski üslup ile oynayarak yaratıcılıktan uzak ve bayağı bir performans sergilenmekte. Seyirci için nostaljik sayılabilecek, sanatsal açıdan sahneleyen için güvenli ama seyirci için sıkıcı bir tercih haline geldi. Metne hiç dokunmadan, sahnelemede de hiçbir yorum katmadan oynayarak yapılan bu oyunlar sadece özelde değil devlet ve belediye tiyatrolarında da gişe kaygısıyla güvenli limanlarında kalmaya devam ediyor. Replikler tamamen olduğu gibi, tonlamalar bile alışılmış şekilde ezberlenmiş, geleneksel bir tondan sahnede bağıra bağıra çırpınan bir klişeler zinciri. Klasik dekor, abartılı veya tam aksine özensiz kostüm ve makyajlar seyircinin daha oyuna başlamadan tahmin ettiği bir görsel klişe haline geldiği bir noktada. Oyuncu yorumu yerine alışılmış replik söyleme biçimleri, trajedilerde abartılı komedilerde karikatürleşmiş şaklabanlık oyunculara ve seyircilere dayatılıyor. Modern tiyatro bu ayrımı kırmaya çalışsa da klişe sahnelemelerde hâlâ bu eski şablon sürdürülüyor. Bunun tam aksi bir örnekse yaptım olduluculuk denilebilecek; postmodernizmin arkasına sığınan, tiyatronun disiplinler arası performans türü olduğunu göz ardı ederek bir oyunun masa başı ve dramaturjik kısmının atlandığı tamamen referanssız oyunlar da görmek mümkün. Yeni ve cesur olandan bahsedildiğinde, altı boş ama sırf daha önce görülmediği için bir aptal cesaretiyle sahnelenen sözde deneysel ve bu deneyi yaparken masada kalan oyunlardan bahsetmemek olmaz. Maalesef bu acı gerçek, samimi bir şekilde gerçekten estetik kaygılarla sahnelenmiş tiyatro oyunlarının da kaderini kötü anlamda etkiliyor. Bir sanat kuruluşunun bu tarz oyunlar sergileyerek seyirci kaybettirmesinin tiyatro adına ölümcül bir darbe aynı zamanda sanat suçu olduğuna inanıyorum. 

Tiyatro perdesinin bu karanlıklar içinde kalmış ikliminde gözümüze bir cevher gibi parıldayan, var olmaya çalışan yenilikçi işler de var elbette: Platform Tiyatrosu.  

20. Yüzyılın başında “Platform Theatre” terimi, sahneleme biçimi olarak seyirciyle doğrudan ilişki kuran, dekoru ve illüzyonu en aza indirgeyen bir tiyatro tarzı tanımıyla ortaya çıkar. Oyun bir platform üzerinde çoğunlukla birden fazla oyuncuyla oynanır. Fakat platform tiyatrosunu diğer türlerden ayıran en net özellik oyunun bir sembolik ya da gerçekten var olacak şekilde sınırları belli olan bir platform üzerinde oyunun başlayıp oyuncunun platformun dışına çıkmasıyla bitmesidir. Özellikle son zamanlarda Avrupa’da popüler olan bir sahneleme biçimi olarak platform tiyatrosu, fiziksel tiyatro başlığı adı altında da incelemek mümkün. Bu yaklaşım, epik, fiziksel ya da daha başka tiyatro türleri arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır. Brecht’in epik tiyatro anlayışıyla da paralellikler gösterir. Benzer şekilde Peter Brook’un izlerini de platform tiyatrosunda açık bir şekilde görmek mümkün. Sahne kullanımı, dekor ve oyuncunun hikâye anlatıcılığı gibi birçok faktörle platform tiyatrosunun oluşumunda temel yapı taşlarını oluşturur. Peter Brook’un “Boş Alan” kitabında bahsettiği “herhangi boş bir alan tiyatro için bir sahnedir” düsturunu platform tiyatrosunun özüne ve iddiasına harika bir yaklaşım. Platform Tiyatrosu, oyuncuları sahne, dekor, kostüm veya efektlerden kasıtlı olarak arındırarak yalnızca beden ve sesle performans sergilemeye olanak tanıyan, oyunculuğun ve hikâyenin öne çıktığı minimalist bir sahneleme biçimi.   

Eskişehir Anadolu Üniversitesi konservatuar bölümü mezunlarının sahnelediği öyküden sahneye uyarlanan “Tanrıyı Gören Köpek” adlı oyunu bu konuya harika bir örnek çünkü Türkiye’de başka örneği olmayan ve disiplinler arası çalışılmış yaratıcı bir oyun niteliğinde. “Tanrıyı Gören Köpek” adlı tiyatro oyunu, İtalyan yazar Dino Buzzati’nin aynı adlı öyküsünden uyarlanmış ve sahneye taşınmış. Oyun uyarlamasını ve yönetmenliğini Anadolu Üniversitesi Öğretim Görevlisi Arzu Turan’ın üstlendiği “Peter Brook’un Karma Sahneleme Anlayışı Üzerine Bir Uygulama” adlı sanatta yeterlilik tezi olarak çalışmaya başladığı daha sonra öğrencilerinden seçtiği ekibiyle beraber tezini sunduktan sonra öğrencilerin istekleri üzerine tiyatro sahnelerinde de varlığını devam ettiren bir proje. Daha sonra varlığını “Tiyatro Step” olarak sürdüren ekibin sahnelediği oyun tek perde ve yaklaşık 40 dakika sürmekte. Trajedi ve dram öğeleri taşıyan yer yer absürt de sayılabilecek bir hikayesi var. Çok az dekor kullanılarak fiziksel tiyatro unsurları ağır basacak şekilde sahnelenen oyun Direklerarası Tiyatro Ödülleri 2023 kapsamında “Absürt Oyun” kategorisinde ödüle layık görülmüş. Bu cesur atılımın ödüllendirilmesi yeni projeler için cesaret verici bir örnek. Fiziksel tiyatronun yoğun hareket, ritim, mimik ve ses anlatım öğeleri aracılığıyla atmosfer hikâyenin amacına çok iyi hizmet etmiş. Platform tiyatrosunu fiziksel tiyatroyla birleştirdikleri, içinde müzikal unsurların da kullanıldığı “Tanrıyı Gören Köpek” adlı oyununu izlerken tiyatronun hâlâ ne kadar cesur ve yenilikçi olabileceğini gördüm.   

Oyunun konusu ve özetinden bahsetmek gerekirse oyun, Buzzati’nin öyküsünün ana hatlarını koruyarak sahneye taşınmış. Hikâye, inançsızlık hâlinin yoğun olduğu bir köyde geçiyor. Yaşlı bir fırıncı mirasını yeğenine bırakıyor, yalnızca tek bir şartla, yeğen her gün dilencilere ekmek dağıtacak. Köylüler, bu durumdan faydalanmak için ve dalga geçmek amacıyla her gün ücretsiz ekmek almaya fırına gelir. Bir gün artık tanrının uğramadığı ya da uğramadığına inanılan bu köye ermiş ve köpeği uğrar. Ermişin gelişiyle birlikte köy halkı, tanrının ışığını gördüklerini iddia etmeye başlarlar. Ermişin ölümünden sonra, köye gelen köpeğin tanrıyı gördüğünü ve yaptıkları her davranışı tanrının gözüyle izlediğine inanırlar. Artık kiliseye gidiyor, gizlice köpeğe yardım ediyor, uygunsuz bir şey yapmaktan kaçınırlar. Köpeğin varlığı onlara huzursuzluk veriyor olsa da buna karşın hiçbir şey yapmazlar hatta aksine ona yardım dahi ederler ve olaylar daha karmaşık hâle gelir. Bu hikâyeyi oyunda fırıncının ekmek verdiği dilencilerden dinliyoruz.

“Tiyatro Step” gibi ne yaptığının farkında olan ekiplerin varlığı, platform tiyatrosu gibi örneklerin çoğalması, yaşadığı çağı takip eden güncel işler hem bir izleyici hem de bir oyuncu olarak beni heyecanlandırıyor. Ancak ne var ki Türkiye’de tiyatro maalesef hal büyük ölçüde cesaretsiz oyunlara saplanıp kalmış bir vaziyette. Şanlı tiyatromuz naraları altında tamamen piar odaklı, iyi bir iş gibi yutturulmaya çalışılan, genç yeteneklerin umutlarının sömürülüp umut tacirliği yapan, seyircinin aklıyla alay edermişçesine hareket eden ve varlığını bunun üstünden koruyan kuruluşlar maalesef sektörde kalmaya devam ediyor. Sahnede risk almayı ve yenilik peşinde koşmayı öğrenmek zorunda olduğumuz ve neyi takdir ettiğimiz konusunda seçici olmanın bu saçma sapan lunapark meselesinde tiyatronun geleceği adına hayati bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum.