Giriş

Sait Faik’in Yalnızlığın Yarattığı İnsan hikayesinde ‘’el’’ imgesi hikâyenin geneli için hassasiyet içeren bir metafor olarak karşımıza çıkar. El kelimesinin Türk Dil Kurumunca anlamlarına baktığımızda ifade ettiği ilk anlam insan vücudundaki bir uzuv adıdır ve bu uzvun tanımı olarak “kolun bilekten parmak uçlarına kadar olan, tutmaya ve iş yapmaya yarayan bölümü’’ ibaresi yer alır. Diğer anlamlarına ve görevlerine baktığımızda ise sahiplik ve mülkiyet anlamı kazandırma, kez-defa, iskambil oyunlarında oyun sırası, bazı nesne ve araçların tutmaya yarayan bölümü olarak temel alt başlıklar görülür. Bu anlamlarının yanı sıra yakınların dışında kalan kimse / yabancı, halk ağızlarında ülke, yurt, il anlamları da görülmektedir. Ancak Sait Faik’in Yalnızlığın Yarattığı İnsan hikâyesinde yer alan “el’’ okuyucuya ilk bakışta bir uzuv ibaresi gibi gözükse de anlamsal boyutta derine inildikçe hikâyede yer alan “el’’ ibaresinin boyutsal bir değişim içerisine girdiğini görmek mümkün olacaktır.

El imgesinin bahsettiğimiz boyutsal sürecini incelemek için ilk önce insan vücudundaki “ellerin’’ fiziki kullanımına bakmak mantıklı olacaktır. İnsan vücudundaki eller, zaman içerisinde bir nevi aşıma uğramış demek biraz mecazlaştırma gibi dursa da el uzvunun zaman içindeki sürecini açıklamak için tam anlamıyla ifadesi olacaktır. Eller, insanın var olduğu zamandan bu yana birçok şekilde işlevini kaybetmişlerdir ve kaybettikleri işlevler yerine farklı işlevler kazanmışlardır. Nasıl kültüre, topluma ya da insanlığa çatal bıçak gibi nesnelerin girişiyle ağız yapısı ve işlevi değişmeye başlamışsa, insan vücudunda da ellerin yapısı ve işlev süreci büyük bir değişime uğramıştır. Bunun nedeni ellerin insan vücudunda en çok kullanılan uzuv olmasından kaynaklıdır. En çok kullanılan, her zaman en çok değişiklik ve yeniliğe açık olandır. “El insanoğlunun yaşamını sürdürmesinde kullanmış olduğu en işlevsel organlarından biridir. Yapma uygulama, çekme, tutma gibi pek çok eylemde başrol oynayan el, diğer organlara göre daha fazla kullanılmakta ve yaşamsal bir öneme sahiptir” (Aydoğan, 2019: 43). Eller, insan vücudunda gücün sembolizmine işaret eder. Bunun nedeni, beyin ne kadar bir düşünce öne sürüyor ve işin oluşumunu sağlıyor ise düşünüleni ortaya koyan organ ise insanın elleridir. Bir yeniliği yaratma kabiliyetini insanda “el” sağlar. Eller sayesinde düşünülen şey faaliyete geçer ve bir biçimi oluşur. Maddi formunu kazanır. Elin yapısını genel çerçevede inceledikten sonra özel çerçeveye geçtiğimizde, parmak uçlarına değinmek önemlidir. İnsan vücudunda parmak uçları, ufak temaslarda bile dokunulan herhangi bir nesneyi algılayabilirler. “Bir çocuğun parmağının ucunda bir santimetre karede altı bin sinir hücresi sonlanmaktadır. Bu inanılmaz kapasite ile insan parmakları arasında bir saç kılını veya toz zerresini algılayabilir” (Baltaş, 2001, s. 53). Yine Baltaş’a göre; “İnsan elinin becerisinin gelişmesi, beynin biyolojik gelişimine paraleldir. İnsan beyninin düşünüp hayal ettiğini eller gerçekleştirir. Ellerin tecrübeleri beyne yeni düşünce ufukları açmıştır” (a.g.e, 200: 54).

Eller insanın var olduğu zamandan bu yana her zaman bir “şey” ifade etmiştir. Bunlara örnekle iletişim, jest, kültür, din vb. kavramlar düşünülebilir. Çünkü eller, duyguların temsilciliği rolünü yaşarlar. Aynı zamanda insanda saf amaçlarının temsilcileridir. Bunun ilk örneklerini insanın doğumundan sonraki sürece bakarak anlayabiliriz. Bebeklerde eller her zaman aktiftir ve istediği nesneye, ihtiyaç duyduğu şeye doğru yönelme, tutma hareketi gözlemlenir. Bebeklerde simgesel alan oluşmadığından sadece ihtiyaç duyduklarına, saf amaçlarına yönelik isteklerini elleri sayesinde belli ederler. Doğumdan sonraki ilk zamanlarda el tamamen yumruk halindedir. Çünkü anne karnından dış dünyaya açılmak bebek için güvensizlik yaratacaktır. Bu yüzden ilk aylarda bebek, elini hep yumruk şeklinde tutar. İkinci aydan sonra eller açılmaya ve fonksiyonlarını yerine getirmeye başlayacaktır. Bebek dış dünyayı algılar ve bu algılamayla birlikte güvende olduğu bilincine varmaya başlar.

Duyguların temsili olma özelliği, insan büyüme ve gelişimine devam ettikçe şekillenerek artar. El hareketleri büyüme ve gelişme sürecinde insanın karakteristik özelliklerini yansıtmaya başlar. Hatta doğrudan karakterini görebilmemizi bile sağlar. Çünkü eller doğumdan itibaren saf duygulara yenik düşer, kişiyi ele verir.

Eller o kadar hayatımızın içindedirler ki artık normalleştiğinden çoğu özel yapıların farkına bile varamayız. Yani insan hayatı için normalleşir. Örneğin aşk filmlerinde son vedalardaki el, aksiyon filmlerinde manuel bir olayın gerekliliğinde elle bir işin halledilmesi, korku filmlerinde elleri önde yürüyen insanlar, dinin sanata yansımasında Tanrı’nın sadece “elinin” gökyüzünden gözükmesi, Meryem Ana’nın eli gibi motifler karşımıza çıkarken dünyadaki ilk sanat eseri adıyla internet üzerinden arama yaptığımızda da yine duvarın üzerinde bir el izi, dünyadaki ilk sanat eseri olarak görülür. “Eller, en eski zamanlardan itibaren insanoğlu tarafından varlık beyanı, doğaya hükmetmenin kanıtı olarak kullanılmıştır. Günümüzde imza atma eylemi için parmakların yani elin kullanılması gibi tarih öncesi çağlarda varlık beyanı olarak mağara duvarları ve kaya üzerlerine eller aracılığıyla izler bırakılmıştır. Sadece mağaralarda değil tapınak, kilise, cami, kervansaray gibi mimarî yapılarda görülen el izlerinin de binayı inşa eden ustanın imzası, kutsal mekâna bıraktığı iz olarak yorumlanabilir” (Olgunlu, 2009, s. 259). El, vücutta en çok kullanılan uzuv olduğu için yeniliğe en çok uğrayan da uzuvdur demiştik. Ancak bu normalleştirme süreci bağlamında insanların yenilikleri takipsizliği sonucu oluşan bir normalleştirme görülür. İnsanlar hızla yeniliğe uğrayan bu uzvun metotlaşma takibini yapamamışlardır. Zaten normal bir kişinin takibini yapamayacağı kadar da fazla işlev sahibi olmuştur eller. Hayatın genelinde oldukça bir o kadar da özelinde var olmuştur. Bunun nedenlerinden biri el organı ne kadar bir organ denilip sade düşünce ile algılanabiliyorsa yine dediğimiz gibi öznel yargılar için de önemli bir portföy oluşturur. Yani oluşumu ve gelişimi dolayısıyla öznel değerlere çekilebilmesi kolaydır ve her alandaki kullanılabilir niteliğiyle de hem kolaylık hem zorluk oluşturur. Örneğin din ögesi ile verilen sanat eserlerindeki “ellere” baktığımızda buna örnek olarak Michelangelo’nun Âdem’in Yaratılışı ve Albrecht Dürer’in Dua Eden Eller resimlerini verirsek “Tanrı elini uzatmış, ama daha Âdem’in parmağına bile değmeden, işte ilk insan derin bir uykudan kalkarcasına uyanıyor, bakışlarını, yaratanın baba sevgisiyle dolup taşan yüzüne çeviriyor. Michelangelo’nun sanatta yarattığı mucizelerden birisi tüm sahneyi kutsal elin davranışına odaklaması ve bu davranışın rahatlığı ve gücünde, bizim her şeye gücü yetme düşüncesini görmemizi sağlamasıdır” (Gombrich, 2008: 200) düşüncesini görürüz. Yani burada elin Tanrısallaştırılabildiğine şahit oluruz. Bir diğer sanat eseri olan Albrecht Dürer’in Dua Eden Eller ’ine bakıldığında “Kutsallık ve şükretmenin el metaforu olarak Dua Eden Eller, orijinal adıyla Praying Hands adlı eserin oldukça ilginç hikâyesi vardır. Albrecht Dürer, bu eserinde eli, vücuda ait bir organ olmaktan çok yaşam mücadelesinin metaforu olarak elleri kutsallaştırır.” (Yıldız, 2021: 25). Sanat alanına batığımızda hem resim hem de müzik gibi alanlarda el, çok rağbet gören ögelerden olmuştur.

Edebiyata geldiğimizde ise el yine hem şiir hem de düz yazıda önemli yer tutmuş olup imgelenmede başarılı örneklerini de göstermiştir. Edebiyatta gördüğümüz el imgesi hiçbir zaman manasız kalmamıştır. Başlarda mecazlaştırmaya uğramış devamında ise imge kimliğine bürünmüştür. Ancak edebiyatta gördüğümüz el bakış açılarına göre farklı şekillerde yorumlanmış ve tasnif edilmiştir. Edebiyatımızda bu konuda değinilmesi gereken önemli isimlerden biri de Sait Faik Abasıyanık olacaktır.

Yalnızlığın Yarattığı İnsan Hikâyesinde İshak’ın Psikanalizdeki Elleri

Hikâyede “el” kelimesi birçok yerde gerçek anlamlarını karşılayacak şekilde bulunmaktadır. Ayrıca hikâyede sürekli el ile yapılacak işlerin varlığı da dikkat çeker. Buna örnek olarak daha ilk cümlelerdeki “Kaşını kaldırdı. Yanağındaki çıban yerinde kan yoktu. Durdum. Yüzünü avuçlarıma alıp ovaladım.” satırları hikâyede sanki “el” in duygusal manasının yoğunluğunun süregeleceğine işarettir. Çünkü yüz, vücutta duyguyu en çok belli eden noktalardan biridir. Mimikler ve bakışların gizlenmesi zordur. Ayrıca psikolojiye göre de yüz ifade edilmesi karışık altyapılara sahiptir. Duyguların katmansal derinliği yüze yansır. Nedeni ise verilen tepkinin ya da yaşanan duygunun, ilk önce insanın yüzüne yansımasından kaynaklıdır. Hikâyemizin bu cümlesinde ise ellere odaklandığımızda İshak karakterinin yalnızlıktan korkma dürtüsü ile ellerini Panco’nun yüzüne uzattığını görmek mümkündür. Psikanalitik açıdan bu durum incelendiğinde “el” in sahiplik ve özerklik duygusunu bastıramadığı bilgisiyle karşılaşırız. Hikâyede devamlı olan bir “görülmeyen yalnızlık” hissi vardır. Gerçeküstü yalnızlık teması, hikâyede en başından doğarak şekillenir. Sait Faik, Yalnızlığın Yarattığı İnsan hikâyesinde gerçeküstü yalnızlığını hikâyede yer alan (ki aslında anlatı kendi hayatını da yansıtıyor dersek) olumsuzlukları gizlemek için yeni bir unsur olarak karşımıza çıkarır. “Onda düşünceden, bilinçli seçmeden gelen bir ‘gerçeküstücülük’ değil, bir gerçeği örtme, yaşadığı dramı ifade etme bahis konusudur.” (Alangu, 1965: 138) Hikâyenin devamındaki “el” sözcüğünün kullanıldığı ifadelere baktığımızda, el ve yüz ifadelerinin yine aynı cümle içinde yer aldığını görürüz. “Elimizdeki bardaklara baktık. Yüzü ne durgun, sessiz, esmerdi. Yine soluktu ama canlıydı.” (Yalnızlığın Yarattığı İnsan, Abasıyanık, 2020: 13) Yine iki duygu temsili ifade yan yanadır. Ayrıca psikanalizde iki ifadenin yan yana bulunuyor oluşu ifadeleri ve altyapıyı güçlendirir. Hikâyenin devamında “Bir ara iyice yerine yerleşti. Elini yanağına dayadı. Seyre daldı. Sonra yine doğruldu. Başladı tırnaklarını yemeye” (Yalnızlığın Yarattığı İnsan, Abasıyanık, 2020: 17) ifadesi önümüze çıkar. İshak’ın o an gözlemlediği bu olay üzerine 40’lı yaşlarda bir adam “yeme tırnağını” diyerek celallenir. Panco’nun burada elini yanağına götürüp izlediği filmi seyre dalması İshak’ın yalnızlık duygusunu körükleyen bir davranıştır. Vücut hareketlerinde en önemli uzvun rolü, ki bu eldir, bu durumdan farklı anlamlar çıkarabilmemizi sağlayacaktır. Ancak burada Panco’nun tırnaklarını yeme durumu psikanalistlerce libidonun sabitlenmeye çalışması, bastırılması ya da farklı bir açıdan bakarsak da körüklenmesi ifadelerini önümüze sunacaktır. Psikanalizciler ya da Psikanalitik yorumcular, Panco’nun bastırmaya çalıştığı bir arzusunun olduğunu görmemizi sağlar. Hikâyemiz ben merkezli ve gerçeküstü olduğundan “e1” imgesinin gerçeküstü kullanımını daha net görebilmek ve psikanalistik açıdan daha derin inceleme yapabileceğimiz ilk örnekle de hikâyede ana karakterimiz İshak’ın geçmişe yolculuğu sırasında karşılaşılmaktadır. “Çok hasta olduğum zaman, ateşim kırka yaklaştığı zaman ellerim büyür. Dev gibi ellerim olur. Çoğunca çocukluğumda olurdu. Ellerim büyüyor, derdim” (Yalnızlığın Yarattığı İnsan, Abasıyanık, 2020: 17) cümlelerine ilk önce zaman ifadesinden başlarsak; İshak’ın ellerinin büyüdüğü zaman, kendi deyişiyle çocukluğunda yaşanan bir durumdur. Buradan İshak karakterinin çocukluk döneminde kendini tam olarak aynalayamadığını görürüz. İlk aynalama ailede başlayacağından bunun eksikliğini yaşayan karakter bu duyguyu ilerleyen zamanlarda bastırmıştır ve hiçbir alakası olmayan bir durum karşısında ortaya çıkması da duygularının bastırıldığının ve aynalama durumunun tam olarak gerçekleşemediğinin kanıtı olarak okuyucunun karşısında kendini gösterir. Aynalamanın dışında başka bir psikanalitik yaklaşım doğrultusunda hikâyenin bu kısmı incelenirse burada yine bir aynalama eksikliği yaşandığı görülür ancak bu sadece “baba” eksikliğinden kaynaklanarak yaşanır. Baba eksikliğinden aynalama yapılamaması görüşü, yazımız için daha baskın bir görüş olacaktır. Nedenine gelindiğinde ise hikâyenin devamında İshak karakterinin büyükanne ve annesine yer verildiği görülür. Ancak baba figürü bulunmamaktadır. Baba figürünü temsil edecek çok fazla durum ve olay karşımıza çıksa da hikâyede baba karakteri bulunmamaktadır. İmgesel ve simgesel alanın savunucusu Lacan’a göre “babanın yokluğu” kişinin simgesel alanının yaratılmaması ile bilinir. Simgesel alan psikanalistte; yasanın, toplum ilkelerinin ve dünya hayatının kurulduğu normalize hayatın temsilidir. Babanın eksikliği ile de İshak karakterinin sürekli olarak imgesel alandan dışarı çıkamaması örtüşür. Dünya hayatına adapte olamama ve baba eksikliğinden kaynaklı simgesel alanın yani yasanın kurulamaması hikâye boyunca görülür. Bu durum doğrudan Sait Faik’in aile hayatı ile de ilişkilendirilebilir.

El imgesi iç monolog ve bilinç akışı teknikleriyle verilip hikâyeyi zenginleştirme yönünden önemli bir rol oynamıştır. Üstelik İshak’ın yaşadığı bocalamış ruh halini de görmemize yarar sağlamaktadır.

El imgesi bağlamında verdiğimiz libido kavramına geldiğimizde hikâyenin bütününde bastırılmak zorunda kalınan cinsellik durumunu söylemek önem arz eder. Sait Faik’in hikâyelerinin bütününde satır aralarına sıkışmış bir cinsellik olgusu bulunmaktadır. Cinsellik hissiyatı özellikle Yalnızlığın Yarattığı İnsan hikâyesinde karakterlere, sıkıntılı bir ruh dünyası yaratarak okuyucuya ulaşmaktadır. Sait Faik toplum tarafından kabul görmeyecek bir cinsel olguyu satır aralarına sıkıştırarak bizlere ulaştırır ki burada da “el” imgesi aracı durumundadır. “Sait Faik’in öykülerinde, iki erkeğin mutlu birlikteliğinden söz edilemez. Bu birliktelik, özlemi duyulan, ancak olanaksız bir ilişki biçimidir. O yüzden ancak kaybetme, özlem ve yalnızlık duyguları aracılığıyla ifade edilebilir” (Cebeci, 2009: 404).

Satırlardaki bir diğer durum olan “ellerin büyümesi” karşısındaki yaklaşımları da incelemek gerekir. Ellerin büyümesi Freud’un psikanaliz yorumlarından hareketle libidonun yükselişi, libido kontrolsüzlüğün göstergesidir. Bu durum, arzu alanında sıkışmış olan büyüyemeyen bir çocuğun varlığını gözler önüne serer. Aynı zamanda yaşadığı el büyümesi olayının ateşlendiği zaman yaşanıyor olması da libido ile doğrudan ilişkilendirilebilir (Bu ilişki, hikâyenin değinilmesi gereken diğer kısmında birlikte anlatılacaktır).

Hikâyeye büyükanne ve annenin dâhil olmasıyla psikanaliz yaklaşıma bir diğeri eklenir. “Büyükanam yahut anam ellerimi soğumuş elleri içine alırlardı. “Yok bir şey, yavrum yok bir şey!

Bak benim elimde ellerin” derlerdi. Sakinlerdim bir iki dakika. Yine büyürdü ellerim.” (Abasıyanık, 2020: 17).

Büyükanne ve annenin varlığı hem hikâye için hem de karakterin ruh dünyası, beden birliği, kimler tarafından aynalandığı gibi hususların aydınlığa ulaşmasında önem arz eder. Hikâyede görülen durum büyükannenin yahut annenin, İshak’ın ellerini kendi ellerinin içine almasıdır. Anne, psikanalizde kişinin arzu alanını oluşturan unsurdur. Ancak burada görülen durum üzerine İshak’ın arzu alanından çıkamaması gibi bir ifade yer alır. Sanki büyükanne yahut anne kişileri, İshak’ın ellerini kendi elleri içine aldıklarında libido bastırılmaya çalışılıyor hissiyatını görmemek elde değildir. “Pek çok oğlanın gün gelip uyandıklarında "büyük elleri''" olacağı gibi garip bir düşüncesi vardır ve argoda büyük eller erkeğin cinsel organının büyüklüğünü ima eder. (Leader, 2020: 75) Hikâyede annenin konumu ödipal bulguların da varlığını göstermektedir. Ancak ellerin büyümesi olayı sadece küçüklüğünde değil küçüklüğünü anımsadığı sırada da yaşanıyor ki bu durumu İshak’ın bulunduğu lokantadan sokağa çıktığında ellerim küçülüverdi ifadesiyle görürüz.

Kurt, bu ellerin büyümesi hadisesi izleniminin “genelde çocukluk dönemiyle ilgili olan ve ‘depersonalizasyon’ olarak adlandırılan” bir hastalıktan kaynaklandığını ileri sürer. (2011, s. 1468) Cebeci ise bir anıya dayandırarak Sait Faik’in bedeninin dağılıp kaybolacağına dair bir kaygı yaşadığını, anne ve babaannesinin bu kaygıdan haberdar olarak ellerini avuçlarının arasına alarak onu yatıştırdığını, bu durumun annesinden yeterince ayrışamadığı için oluştuğunu ve beden kimliğine yönelik tehdidi ‘ellerin büyümesi’ sembolüyle ifade ettiğini düşünür. (2009, s. 404-405) Bu sanrılı ruh hali Sait Faik’in son dönem öykülerini kaleme alırken gerçeklikten kopuşunu, olaylara ve yaşananlara gerçeküstü bir bakış açısıyla yaklaşımını açıklar. Bu tür bilinç değişikliklerine öykülerinde yer vermesi ve bu bölümlerde daha çok iç monolog ile bilinç akışı tekniklerinden yararlanması ilk öykülerinin aksine içe döndüğünü, gözlemci gerçekçilikten uzaklaştığını gösterir (Kayıhan, 2020: 557).

“Ellerim büyürdü ellerim. Ellerim ne kadar büyürdü aman yarabbi? Sokağa çıktığım zaman soğuktan ellerim küçülüverdi. Caddelerde idim. Binlere karşı birdim. On binlere karşı birdim.”

İshak’ın caddeye çıkmasıyla ellerinin küçülmesi, toplumun kabullenmeyeceği arzularının bastırılmasıyla ortaya çıkar. Libido bastırılmalı eller küçülmelidir. Aynı zamanda Freud’un yaklaşımlarına göre ölüm korkusu ve arzu alanı iç içe bir daire içinde bulunur. Bu daireyi daha da netleştirme doğrultusuna gidersek insanın içindeki “şey” denilen yerde, yani insan varlığının tam ortasında bulunun noktada, bu iki dürtü birlikte bulunur. Freud için bu durum “libido” dur. İnsanda bilinç dışı ile bilinç, içe içe halde oluşuyla alakalıdır. Yalnızlığın Yarattığı İnsan hikâyesi içinse bu durum hikâyenin bütünü için ele alınmalıdır. Ayrıca genelden özele bir yaklaşımla ilerlediğimiz için İshak’ın caddeye inmesiyle birlikte ellerinin küçülmesinde cadde-el ikilisinin incelenmesi gerekir. İlk önce “cadde” ve “ev” ilişkisini incelediğimizde bu iki kavram bilinçdışı ve bilinci temsil eder. Cadde, yani Freud’a göre “bilinç”, insan için korku duygusu yarattığı kadar aynı zamanda dış dünyanın, hayatın, yasanın genel anlamda simgesel alanı imgelediğinden insan hayatının içindeki gerçeklerin de oluşumunu sağlar. İshak karakterinin de caddeye çıkmasıyla küçülen elleri kendi imgesel alanından dış dünyanın yarattığı simgesel alan ve yasanın oluşturduğu ortama geçmesiyle küçülmek zorunda kalmıştır. Aynı zamanda simgesel alanın yarattığı soğukluk da caddelerin soğukluğu ile. okuyucuya sunulmuştur.

Pencereden kim baktı. Neden baktı? Kapa gözlerini kapa. Ellerin büyüyor mu? Yok büyümüyor. Büyümüyor, büyümüyor, yaşasın. Ama acıyor, hayır acımıyor, yalan söyleme. Yüreğinin üstünde bir şey varmış gibi değil mi? Yalan. Mutlak bir yerde okudun. Yahut biri anlattı. Yahut aklında böyle kalmış. Yüreğinin üstünde bir şey yok. Yalnızlık. Yalnızlık güzel. Güzel değil. Kavun acısı. Kavun acısı da ne. (Abasıyanık, 2020: 18)

 

Hikâyemizde diğer bir el unsurunun bulunduğu bölüm İshak karakterinin iç çatışmasının yaşandığı bölümdür. Panco’yu kaybetmiştir ve bunun telaşı içerisindedir. İshak’ın burada ellerinin büyümesinden korkan bir tavırla okuyucuya monoloğu sunulmuştur.

“Ellerin büyüyor mu? Yok büyümüyor. Büyümüyor, büyümüyor, yaşasın.” ifadesinden İshak’ın ellerinin büyümesinden korktuğunu anlamak mümkündür. Peki, İshak’ın ellerinin büyümesinden korkmasının nedeni nedir? Ellerinin büyüyor oluşunu “libido” ile açıklamıştık. Bu olayda İshak libido artışından korktuğu için ellerinin büyümesinden korkmaktadır. Çünkü iç buhranındaki yaşanan olay, İshak’ın vücuduna yansımaktadır ve yasanın getirisi, toplumun kurduğu kurallara karşılık açısından İshak, ellerinin büyümesini istememektedir.

Devamında İshak’ın ellerinin, büyümese de acıdığını görürüz. Bu acı, İshak’ın kendine engel olma durumuyla alakalıdır. İç dünyasında yaşadığı karmaşaya bağlı olarak acı duygusu ortaya çıkar.

Ayrıca burada Sait Faik’in Freud’un bilinçaltı teknikleriyle alakalı yorumuna da şahit oluruz. Sait Faik yapmış olduğu bir ankette karşısına gelen soruda Freud’u gülünç bulduğunu ifade eder. Sait Faik’in bu ankete verdiği cevapta Freud’un bilinçaltına bağlı alegorilerinin ancak toplum karşısında söylenemeyecek gerçeklerin ifade edilmesinde işe yaradığını iddia ettiğini ve öykülerinde Freud’un bu görüşüne uyarak bazı gerçekleri bilinçaltına özgü alegorilerle örttüğünün söylenebileceğini düşünür. (Alangu,1965: 123)

Sait Faik’te Yalnızlığın Yarattığı İnsan hikâyesinde “el” imgesini “bazı gerçekleri bilinçaltına özgü alegorilerle örttüğünün” göstergesidir.

Hikâyenin sonuna geldiğimizde yeniden İshak’ın ellerinin büyüdüğünü görürüz.

Caddelerde şimdi yalnız sarhoşlar, pezevenkler ve şunlar bunlar var. Hepsi de hoş hoş adamlar. Hepsinin sırtında talihleri ve kendileri. Yalnız yalnız. Bir karı ile yatarken bile yalnızlar. Bir açık yer bulsam. Bir bira daha içsem. Yok. Her yer kapanmış. O hâlâ uyuyor. Kaşları ıslak ıslak. Nefesine yüzümü tutuyorum. Başının altındaki iki yastıktan birini çekip alıyor, onun ayak ucuna koyuyorum. Oraya da ben kıvrılıp yatıyorum. Ellerim büyüyor, büyüyor, büyüyor, büyüyor (Abasıyanık, 2020: 21).

‘Yalnızlığın Yarattığı İnsan’ gerçeküstü anlatımın imkânlarından yararlanılarak oluşturulan bir öyküdür. Özellikle öykünün sonuna doğru anlatıcı tarafından gerçeküstü anlatımın yoğun bir biçimde kullanıldığı görülür. Sait Faik’in bu öyküsü, hastalığının etkisiyle yalnızlık duygusunu derinden hissetmesi, beden kimliğine yönelik tehdidi ellerin büyümesi sembolüyle karşılaması vb. bakımlardan onun yaşamından izler taşır. Öyküde yalnızlıkla yaratılan insan kavramı farklı perspektiflerden bakıldığında iki farklı biçimde düşünülebilir. Öncelikle İshak’ın derin bir yalnızlık duygusu yaşamasının yansıması olarak Panco’yu yarattığını ifade edebiliriz. Bununla birlikte yalnızlık duygusuyla yoğrulan ve zihninde muhayyel bir arkadaş yaratan İshak’ın da Panco’suz bir yaşama uyum sağlama sürecinde yalnızlıkla yaratılan bir insan vasfı kazandığı gözden kaçırılmamalıdır. Öykü bu bakış açısıyla ele alındığında ‘Yalnızlığın Yarattığı İnsan’ın anlatıcısı olan İshak’ın elem merhalesine kadar götürülebilecek bir yalnızlık duygusuyla hem Panco’nun hem de - Sait Faik’in son dönem öykülerindeki yazar-anlatıcı-kahraman farklılığının en aza indirgenmesiyle- kendisinin yaratıcısı olduğunu söylemek mümkündür. (Kayıhan, 2020: 562)

Hikâyemizin son bölümündeki psikanalitik incelememizi yaparsak ilk önce kıvrılıp yattığı zaman büyüyen elleriyle birlikte akış son bulur. Ellerinin büyüyüşünü anlamlandırabilmek için bu sefer hikâyede, mekân incelemesine gidilmelidir.

“Kalabalıklar içinde yalnızdır. İshak’ın Panco’yu muhayyel bir arkadaş olarak yarattığı düşüncesi, öykünün sonunda sokakta olmasına rağmen hayalinde eve girip onun ayakucuna yatıp kıvrılmasıyla anlam kazanır. Ellerin büyümesi ifadesi bizi sanrılı bir ruh haline götürür. Bu hayalî durumu temellendirmemizi sağlar.” (Kayıhan, 2020: 562)

İshak’ın daha öncesinde de küçüklüğünü, evini hayal edip ellerinin büyümesinin yaşandığını görmüştük. Burada da sokakta olmasına rağmen ellerinin büyüdüğünü görüyor oluşumuz, İshak karakterinin kendine yine imgesel alana çektiğini görmemizi sağlamaktadır. Burada bilinçten bilinçdışına geçiş tekrar kendini hissettirir.

Sonuç

El imgesinin tarih, sanat, din ve sosyokültürel alandaki önemi büyüktür. Tarihsel süreçte dünden günümüze kadar ister istemez yer bulmuştur. Nedeni ise el uzvunun vücutta en çok kullanılan ve duygu ifadesinde kendini istemsizce belli eden önemli bir etken olmasından kaynaklıdır. Bu yüzden de sanatın her alanında kendini ortaya koymuştur. Makalede önemli ressamların eserlerinden örneklerle sanat tarihinden alıntılar kullanılmıştır. Kullanılan el motifleri aynı zamanda din ile de eşdeğerli olmuş ve “el” imgesi Tanrısallaştırılmıştır. El imgesinin dini unsurları yani bir toplumu ilgilendirecek kadar önemli bir durumu nitelemesi de önemini gözler önüne çıkarır. Bu durum tarihte geçen Tanrı’nın Eli durumuyla da alaka kazanmaktadır. Türk Edebiyatı ve sanatında da önemli bir yer kazanmış olan el imgesi Sait Faik’in Yalnızlığın Yarattığı İnsan hikâyesinde edebiyatımız adına önemli bir yer kazanmıştır ve makalede el imgesinin hikâyedeki tespiti yapılmıştır.

Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan eserinde bulunan Yalnızlığın Yarattığı İnsan hikâyesi tamamen yalnızlık korkusunun getirisi olan yalnızlık dürtüsü ile kurulu bir eserdir. Sait Faik’in hastalıklarla geçen son dönemlerinde yazdığı eserlerinden olan bu hikâyesi, kendi hayatındaki yalnızlığın getirisi olan imgeleşmelerle doludur. Hikâye genel olarak incelendiğinde yalnızlığını anlatan “el” imgesi tespit edilir. El imgesi üzerinden tespiti yapılan psikanalitik yaklaşımlar, İshak karakteriyle verilen yalnızlık, tema halini bulur. Hikâyede el imgesi Sait Faik’in ne kadar gülünç olarak ifade etse de Freud’un psikanalitik düşünce sistemine sahip bir yaklaşımla ele alması ile okuyucuya sunulmuştur. Sait Faik, psikanalitik ve felsefik yaklaşımların nedenini toplum yasalarına uygunsuzluk yüzünden ortaya çıktığını düşünür ve hikâyesinde de toplum yasasına aykırı durumların yaşanıyor oluşunu psikanalitik yollar aracılığıyla örtmüştür. Bu örtülemeyi sadece el imgelemesi yoluyla olmayarak ancak en baskın imgelemeyi “el” uzvundan yararlanarak yapmıştır.

Hikâyesini hayatının sonunda yazışından kaynaklı siroz hastalığının hikâyedeki baskın tavrı kaçınılmazdır. Siroz hastalığı sırasında yaşanan vücut ısısının yükselmesi sonucu yaşanan ateşlenme durumu Sait Faik’in Yalnızlığın Yarattığı İnsan hikâyesini kaleme alırken yaşadığı bir durum olacak ki hastalandığında ellerinin büyüyor oluşuyla bağdaştırmıştır. Ayrıca ellerinin büyümesi yine hastalığının getirisi olarak vücutta ödem oluşumunun da kaynakları arasında yer alır.

Genel olarak eserdeki yapılaşma Sait Faik’in acı içinde hayatını son bulması dönemine denk geldiğinden, “el” uzvunun daha önce çalışmamızda anlatıldığı üzere hayattan koparılamayacak bir uzuv olmasından kaynaklanarak derine inebilmek, karakterler yoluyla yazarımızın sanrılı ruh halinin keşfinin yapılabilmesi gibi unsurlarından dolayı hikâyede yer almış bir imgedir.

Kaynakça

Abasıyanık, S. F. (1954) Alemdağ’da Var Bir Yılan (14. Baskı). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Alangu, T. (1965). Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman Öncüler 1930-1950, Antoloji. (C.2). İstanbul Matbaası.

Aydoğan A, H. (2019). Türk halk ve inanış uygulamalarında el sembolü (Tez No: 594027) [doktora tezi, İstanbul Üniversitesi].

Baltaş, Z, & Baltaş, A. (2001). Beden Dili (22. Baskı). Remzi Kitabevi. Cebeci, O. (2009). Psikanalitik edebiyat kuramı. İthaki Yayınları.

Gombrich, E. (2009). Sanatın Öyküsü. Remzi Kitapevi. https://sozluk.gov.tr/

Kayıhan, İ. (2020). Sait Faik Abasıyanık’ın “Yalnızlığın Yarattığı İnsan” adlı öyküsü üzerine bir tahlil denemesi. Söylem ve Filoloji Dergisi, 5(2), 549-563.

Olgunlu C, A. (2009). Ana Tanrıçadan Mevlana’ya. Karakutu Yayınları. Svendsen, L. F. H. (2018). Yalnızlığın felsefesi. (M. Erşen, Çev.). Redingot Kitap.

Yıldız, Ü. (2021). Çağdaş Sanatta Bir Metafor Olarak El İmgesi. (Tez No: 679384) [Yüksek Lisans Tezi, Kastamonu Üniversitesi]