Sevgili Didem,

Senin şiirinle tanışmak, yabancı bir evin mutfağına yanlışlıkla girmek ama senin tarafından hemen bir tabak sıcak çorbaya davet edilmek gibi. Bize hep o çok tanıdık ama bir o kadar da korunaklı alanından seslendin. Senin dünyanda samimiyet, içindeki her şeyi ulu orta ortaya saçmak değil, acıyı pötikareli bir örtünün altına gizleyip üzerinden bize göz kırpabilmekti biliyorum.

En mahrem yaralarını anlatırken bile araya ironinin, simli grapon kâğıtlarının ve “Bayım” diye seslendiğin o hayalî mesafelerin barikatını kurdun. “Siz aşktan n'anlarsınız bayım?” derken ördüğün o duvar, soğuk bir uzaklık değil, kırılmamak için ördüğün şefkat dolu bir savunma hattıydı. Hayatın en kırılgan yerlerinden sızan bir ses var şiirlerinde… Bu ses ne tamamen isyankâr ne de bütünüyle bir kabulleniş. Daha çok, yaralı bir çocuğun büyümeyi reddeden kalbi gibi… Dizelerinde karşımıza çıkan o tanıdık duygu -eksiklik- yalnızca bir kayıptan öte, bir kimlik. Kırık bir aynaya bakmak gibi şiirin, insan kendini görüyor ama hiçbir zaman bütün hâliyle değil. Dizelerinde dolaşan o tanıdık hüzün, çoğu zaman bir çocuğun iç sesiyle konuşuyor. Bu yüzden şiirlerin hem nahif hem de sarsıcı, çünkü en savunmasız yerden sesleniyor…

Kalbim sanırım büyüyünce

Sokaklarda ağlayan biri olacak

Rezillik yani maviş anne!

Kalbim komik kaçacak

Kaçmaması için sen en iyisi kalbime de

Benim serüvenimden bir yer ayırt

Aman, mutsuz bir yer olmasın!

Şiirin yaşamın soğuk rüzgârlarına karşı örülmüş çiçekli bir hırka gibi hem tenine değecek kadar yakın hem de dışarıya karşı bir o kadar korunaklı… Senin dünyanda samimiyet, bir diz boyu kederin içinde aniden açılan sarı bir şemsiye sanki. Kalbinin en derin odalarını sonuna kadar açarken bile bize, o odanın eşiğine “incelikler”den ve “mesafeler”den bir mühür vurdun. Elimizi uzatsak tutacağımız kadar sıcak, ama ruhuna dokunmak istediğimizde bir grapon kâğıdının ardına saklanacak kadar uçucu bir yakınlık bıraktın bize. Hüzünle arana ironiyi, yalnızlıkla arana mutfak masasını, insanlarla arana ise o meşhur “Bayım” hitabını koyarak inşa ettin mesafeni. Senin lirik evreninde samimiyet, acıyı bir reçel kavanozuna hapsedip kapağını sadece gökyüzüne bakarak açan kederli ama mağrur bir duruş oldu.

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım

Bilmiyorsunuz darmadağın gövdemi

Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.

Karanlıkta oturuyorum, ışıkları yakmıyorum

O mesafeli duruşunun hemen ardında, hep Ah’lar Ağacı’nın o devasa gölgesini gördük Didem. Senin sesin orada artık sadece bir şairin değil, bütün bir keder coğrafyasının yankısı oldu. Sen “Ah” dedin ve biz o iki harfin arasına sığdırdığın uçsuz bucaksız boşlukta, kendi içimize sığamadığımız anları bulduk. Kalbimizin ortasında bir fay hattı gibi kırıldı ah! Sesin, o ağacın dallarına asılmış kırık oyuncaklar, solmuş elbiseler ve yaşanmamış bayramlar gibi rüzgârda salındı durdu…

İç ses, diye söylendim

Ve ah dedim sonra,

Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

 

Dallarına salıncak kurardı çocuklar,

Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.

Ah’lar Ağacı göğüs kafesinden çıkarıp dünyaya diktiğin bir anıt. Her bir yaprağı başka bir kalp kırıklığına, her bir meyvesi ise o “geç kalmışlık hissi”ne gebe. O ağacın altında ne zaman soluklanmaya kalksak samimiyetin neden mesafeli olması gerektiğini daha iyi anlıyoruz. Çünkü yankılanan o ses, sadece bir ağıt değil, hayata karşı atılmış en zarif ve en keskin çığlıktı Didem. Senin “ah”ların, en nihayetinde o ilk ayrılığın, annenin kaybının etrafında halkalanıyordu. Çocukluğun, annenin ölümüyle aniden kesilen ve bir daha asla tamamlanamayan yarım kalmış bir masaldı senin için…

Yaşasaydın, hayatının ortasına

Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.

Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.

Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu

Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri

Diye başlayan bir çocuk romanında…

Kaybolan o ilk cennetin peşinden koşarken şiirini o cennetin enkazından topladığın taşlarla inşa ettin. Her dize, annenin saçlarına takamadığın bir toka, her “ah”ın paylaşılamamış bir sırrın ağırlığı… O büyük boşluğu kelimelerle, çiçekli pazenlerle ve mutfak kokularıyla doldurmaya çalıştın. Hayata karşı ördüğün o lirik zırhı, aslında annesinin yokluğunda üşüyen o küçük kız çocuğunu ısıtmak için dokumuştun. Şiiri bize bir “ev” hâline getirdin. İçinde annenin hâlâ yaşadığına inanmak istediğin, pencerelerine tül perdeler astığın hayalî bir yuva… Çocukluğun bu evin bahçesinde, dizleri kanayan ama canının acısını şiirle dindirmeyi öğrenmiş bir kız çocuğunun bitmek bilmeyen oyunu…

Tamamlanmamış bir cümle gibi hissettirdin hep, içimizde devam eden, bitmeyen. Sanki her dize, devam edecekmiş ama susmayı tercih etmiş gibi. Ve söylemediklerin, söylediklerinden daha çok yankılanıyor içimizdeki boşluklarda. Belki de bu yüzden, dizelerin bittiğinde bile devam ediyor şiirin – içimizde, sessizce…

Ama sen sadece mutfağına kapanıp çocukluk yaralarını saran bir münzevi olmadın Didem. O çiçekli mutfak önlüğünü üzerinden hiç çıkarmadan dünyanın tüm tozlu sokaklarına, itilmişlerine ve kalbi defalarca yamalanmışlarına kucak açan bir Pulbiber Mahallesi kurdun bize. Burada o lirik ve kırılgan ses yerini, yaşamın sert gerçeklerine karşı duran, hafif alaycı ama çokça merhametli bir bilgeliğe bıraktı. Modern dünyanın o parıltılı, ruhsuz düzenine karşı, o mahallenin tozunu ve çamaşır iplerini savundun. Hayatı acılaştıranlara karşı, o acıyı pul biberle bir lezzete dönüştürmenin yolunu öğrettin bize.

Pulbiber Mahallesinin düm-tek tarihinde

Acıdan sızlarken burnumuzun direği

Morarmış çarşaflarımızı bayrak diye asardık.

Dokunsalar dağılırdı iyi pişmiş kurabiyeler gibi kalbimiz

Kıtırdı ve çıtırdı

Canım Didem, sen bu dünyadan silik bir gölge gibi geçip gitmedin. Ardında hayatın gri boşluklarını renklendiren, rüzgârda hışırdayan rengârenk grapon kâğıtlarından bir iz bıraktın. Şiirin o ciğer yakan, o kadim ve dilsiz “ah”ını, hayata karşı verilmiş en mağrur, en derin “eyvallah”ına dönüştürdün. Mutfaktaki o küçük ve buğulu pencereden gökyüzüne bakarken bize en büyük devrimin, insanın kendi kalbini koruyabilmesi olduğunu fısıldadın. Hüzne çiçekli elbiseler giydiren nahif ama sarsılmaz bir devrimciydin sen. Şimdi biz ne zaman bir dizene tutunsak o mutfak penceresi yeniden açılıyor ve senin grapon kâğıtların, dünyanın bütün dertlerine inat, yeniden rengârenk havalanıyor.

Vasiyetimdir:

En güçlülerinden seçilsin

Beni taşıyacak olanlar.

Ahtım olsun,

Yükleri ağırlaşsın diye iyice,

Tabutumun içinde tepineceğim.