Şairlik, insanın konuşmasıyla başlamıştır. O gün bugündür şairler, içinde yaşadığı toplumun duygu, düşünce ve değerlerini manzum metinler aracılığıyla halka en yoğun biçimde aktarmışlardır. Şairler içinde bulundukları toplulukların aynalarıdır ve toplum ancak o aynaya bakarak kendine çekidüzen verebilir. Şiirin tarihine kısaca göz atacak olursak bilinen en eski şiirlerden birinin Irak’taki Nippur kentinde bulunan ve Sümerler tarafından yazılan 4000 yıllık bir aşk şiiri olduğunu görürüz. Bu şiirin, gelinin Sümer Kralına düğünde müzik eşliğinde söylediği bir metin olduğu bilinmektedir. 

Türk edebiyatında i bilinen ilk yazılı metinler ise Yenisey Mezar Taşları ve Orhun Yazıtları olup bu metinler ağırlıkla nesir özelliği taşımaktadır. Fakat bu metinlerin çok daha öncesinden başlayan şiir geleneğinin mevcut olduğu söylenebilir. Sözlü edebiyatımızda dönemin şairleri (ozanları), tarihi bilinmeyen bir zamandan beri bu geleneği devam ettirmişler, ellerinde sazları ile halkın önünde şiirlerini okumuşlardır. Türk milleti o dönemde ozanına hep değer vermiş, hatta şairlerin ayak bastıkları yerler uğurlu sayılmıştır. Öyle ki o döneme ait “Kaysı yirke devlet kilse baksı bilen ozan kiler (Hangi yerde güzellik ve baht açıklığı varsa, oraya bahşı ile ozan gelmiştir.)” şeklinde atasözü bile mevcuttur. Sözlü edebiyatımızın bu kolu ne yazık ki yazıya geçmediği için kaybolup gitmiştir. Bilinen ilk Türk şairi ise Uygur Dönemine ait Mani dininin etkisinde şiirler yazmış olan Aprınçur Tigin’dir.

Şiir yarışmalarının tarihine gelecek olursak MÖ 4. yüzyıldan itibaren Dionisos Şenlikleri gibi etkinliklerde şiir yarışmaları düzenlendiğini biliyoruz. Ancak ilk Türk toplulukları olan Orta Asya’daki Türk devletlerinde geleneksel şiir etkinlikleri sık görülmekle birlikte bilinen bir yarışmaya rastlamıyoruz. Keza Osmanlı’da başarılı şairlere para ödülü verildiğini bilmekle beraber bir şiir yarışması düzenlendiği tespit edilememiştir.  Bununla birlikte şairler arasındaki nazire geleneğini bir tür estetik müsabaka olarak değerlendirebiliriz. Bir şairin şiirini aynı vezin ve uyakla yanıtlamak, bir nevi onunla boy ölçüşmek anlamına gelirdi. Tanzimat Dönemi ile edebiyat dergileri ve gazeteler kısmen de olsa bir yarışma işlevi görmüştür. Örneğin şiirinizin Servet-i Fünun dergisinde yayımlanması, o çevrenin estetik ölçütlerinin karşılanması demekti ve bu kendi içinde bir tür elemeyi barındırıyordu.

Cumhuriyet döneminde geldiğimizde ilk kurumsal şiir ödülleri 1946 yılında, Cumhuriyet Halk Partisinin düzenlendiği bir yarışmayla başlamıştır. Yarışmada "Otuz Beş Yaş Şiiri” ile Cahit Sıtkı Tarancı birinci, henüz 21 yaşında genç bir öğrenci olan Attila İlhan birçok ünlü şair arasından sıyrılarak ikinci, Fazıl Hüsnü Dağlarca ise üçüncü olmuştur. Yine aynı yıl Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Şiir Yarışması yapılmıştır. Ayrıca 1955 yılında Türk Dil Kurumunun, daha sonra Varlık ve Yeditepe dergilerinin düzenledikleri yarışmalar dikkat çekmektedir. Bu dönemde yarışmalarda ödül almak, birçok şair için sadece maddi bir kazanım değil, edebiyat çevrelerinde görünürlük ve kabul anlamına gelmiştir. Bu tür köklü ödüller, yarışmaların edebiyat tarihinde kurumsal hafıza ürettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu yarışmalarda tıpkı Attila İlhan gibi pek çok genç şairin kendini gösterme imkânı bulması değerlidir.

1950'li yıllardan itibaren Türk şiiri, estetik anlamda çoğulculuğa tanıklık etmiştir. Orhan Veli ve arkadaşlarının açtığı “Garip Akımı” kapısından geçen şiirimiz Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, İlhan Berk ve Ece Ayhan gibi şairlerin başını çektiği “İkinci Yeni” hareketiyle birlikte şiirde yeni bir dil, imge ve anlam arayışına girdi. Aynı yıllarda toplumcu gerçekçi anlayışı benimsemiş şairler de şiirimize farklı bir yol haritası çizdi. Şiirde filizlenen bu yeni estetik çatışmalar, yarışma ve ödül mekanizmalarını da derinden etkiledi. Jüri neyi ödüllendiriyordu? İyi şiir nasıl olmalıydı? İkinci Yeni şiiri mi, toplumcu gerçekçi bir şiir mi, yoksa gelenekçi bir ses mi? Böylece yarışmalar gün geçtikçe edebiyat tartışmalarının küçük ölçekli savaş alanlarına dönüştü. Artık şiir yarışmaları sadece “güzel şiir” seçmekle kalmıyor; şiirin hangi estetik çizgide ilerleyeceği, genç şairlerin hangi geleneklerle ilişkileneceği ve popüler edebiyat anlayışının neyi değerli bulduğu konusunda da önemli işaretler veriyordu.

1980’li yıllarda askerî darbenin etkisiyle içine kapanan Türk şiiri; 1990’lardan itibaren yerel yönetimler, üniversiteler, dernekler ve vakıfların şiir yarışması düzenlemeye artan ilgisiyle birlikte yeniden hareketlendi. Belediyeler tarafından gerçekleştirilen tematik şiir yarışmaları özellikle o kentin tarihini, doğasını, kültürel mirasını ya da yetiştirdiği bir şairi merkeze alarak yerel edebiyat hafızasını güçlendirme işlevi gördü. Yine göç, deprem, barış, adalet, özgürlük gibi izleklerin tema olarak belirlendiği yarışmalar, şiiri toplumsal meselelerle buluşturarak bu temalarda yeni eserler meydana getirilmesine vesile oldu. Ancak tematik sınırlamanın şiiri daraltıp daraltmadığı da farklı bir tartışma konusu olarak gündemde yerini aldı. Şiirin, özünde sınır tanımayan bir tür olması nedeniyle ona önceden belirlenen bir konunun dayatılması kimi eleştirmenlerce şiirin doğasına aykırı bulundu.

Günümüzde ise internetin ve sosyal medyanın duyuruları hızla yaymayı ve başvuru süreçlerini kolaylaştırmayı mümkün kılmasıyla birlikte deyim yerindeyse adeta bir şiir yarışması enflasyonu oluşmuştur. Bir şair artık İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde yaşamak zorunda değildir; herhangi bir kasabadan, köyden dahi elektronik postayla bir yarışmaya dosyasını gönderebilir. Katılımcılığı ve fırsat eşitliğini artıran bu olanak değerli olmakla birlikte, söz konusu bolluk kendi paradoksunu da bünyesinde barındırmaktadır. Çünkü yarışma sayısı arttıkça her birinin edebî ağırlığının da azalma riski vardır. Nitekim her yıl çok sayıda şiir yarışması düzenlense de bunların çoğunluğu kalıcı bir edebî etki yaratamamaktadır. Bununla birlikte her yarışmanın aynı ciddiyetle yürütülmemesi, bazılarına şaibe karışması ile jüri seçimi, değerlendirme ölçütleri ve şeffaflık gibi konularda yapılan hatalar, bu paradoksu giderek derinleştirmektedir. Bu sebeple böylesi bir ortamda yeni Attila İlhanlar keşfedebilmek, günümüzde oldukça güç gözükmektedir.

Şiir yarışmalarının önemli bir işlevi de geçmişte yaşamış büyük şairlerin anılmasına vesile olmasıdır. Mehmet Akif Ersoy, Attila İlhan, Cahit Sıtkı Tarancı, Ece Ayhan, Sennur Sezer, Metin Altıok, Arkadaş Z. Özger gibi şairlerin adlarını taşıyan yarışma ve ödüller edebiyat belleğini canlı tutmaktadır. Bir şairin adıyla verilen ödül, sadece onun biyografisini değil, şiirsel anlayışını da bugüne taşımaktadır. Mesela Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü, genç şairleri desteklemesi ve özgürlükçü duyarlıklara açık yapısıyla edebiyatımızda özel bir yere sahiptir. Öte yandan bir ödülün kalıcılığı, sadece düzenlilikle değil; jürinin saygınlığı, geçmiş kazananların niteliği ve yarışmanın edebiyat dünyasında yarattığı tartışmayla belirlenir.

Sonuç olarak şiir yarışmaları, Türkiye'de edebiyat hayatının vazgeçilmez bir parçasıdır. Genç şairlere görünürlük sağlar, edebî tartışmaları alevlendirir, şairlerin adını yaşatır ve kültürel hafızayı besler. Fakat bir şairi kalıcı kılan unsur, hiçbir zaman ödüller olmamıştır. Bugün Nazım Hikmet’i, Orhan Veli’yi, Ümit Yaşar’ı, Ahmet Arif’i ya da Attila İlhan’ı hâlâ severek okumamızın nedeni aldıkları ödüllerde değildir. Yazdıkları dizelerin ruhunda ve gücünde saklıdır. Yarışmalar kapıyı aralar, ama o kapıdan geçtikten sonra şairi ayakta tutan şey kendi özgün sesidir. Nihayetinde en büyük ve değerli jüri, okurun o şiiri okuduğunda hızlanan kalbinden başkası değildir.