“Bugün anne öldü. Belki de dün, bilmiyorum (Aujourd’hui, maman est morte).” 

İnsanı ilk cümlede içine çeken bu ifade, yalnızca bir ölüm haberi değil, duygunun askıya alındığı yabancılaşmış bir bilincin dışavurumudur. Albert Camus’nün Yabancı romanının bu girişi yıllar boyunca farklı yorumlara konu olmuş; bazı edebiyatçılar çeviride “anne”, bazıları ise “annem” kullanımını daha doğru bulmuştur. Bu araştırmada da Meursault’nun duygusunu, ruh halini doğrudan yansıttığı düşünülerek “anne” çevirisi dikkate alınmıştır.

Roman, bir protagonistin[1] (Sazyek, 2023: 360) annesini kaybetmesi ile başlayan süreç üzerinden bir karakterin yaşantısını, hayata bakış açısını, tercihlerini ve sonuçlarını, kayıtsızlığı ile karakterin gözünden anlatır. Modern insanın varoluşsal boşlukla yüzleşmesini çarpıcı bir sadelikle ele alan Yabancı, kendi benliğine yabancılaşan bireyin, toplumla kurduğu mesafeyi gözler önüne seriyor.

Annesini kaybeden Meursault’nun yas süreci, alışılmış kalıpların dışındadır. Hatta bir yas sürecinden bahsetmek bile zordur. Ağlamaz, üzülmez, tepkileri toplumsal rollere uygun değildir. Bu da onu toplum gözünde eksik ve farklı kılar. Her ne kadar tamamen kayıtsız olarak nitelendirilse bile bazı anlarda verdiği tepkiler bunun tam tersini ortaya koyar. Cenazenin kaldırılması için bakımevine gitmesi gerektiğinde patronundan izin alırken bile “Bunda benim bir suçum yok” diye kendini açıklama ihtiyacı duyması okurun ona sempati duymasına neden olur. Kayıtsız dediğimiz kişinin burada tamamen hissiz olmadığını, suçluluk duyduğunu görürüz (Camus, 2026: 11-23). 

Bunun tam tersi, komşusu Raymond’un sevgilisine uyguladığı şiddete rağmen, onun lehine yalancı tanıklık etmeyi sorgusuzca kabul etmesi, olaylara kayıtsızlığının göstergesidir (Camus, 2026: 40). Bu tavır, cenazenin ertesi günü Marie ile denize gidip fiziksel bir yakınlık kurmasında da görülür. Meursault’nun dünyası duygusal değil, duyusaldır. Onun için sıcaklık, ışık ve bedensel rahatsızlık, etik ya da psikolojik anlamlardan daha belirleyicidir. Kitap boyunca hava, su ve güneş, olaylara tepki vermesini hızlandıran/harekete geçiren unsurlardır.

Güneşin altında bunalarak işlediği cinayet de bunun bir kanıtıdır denilebilir. Saldırganlıktan çok, soğuk kanlı bir tavır söz konusudur. Havanın bunaltıcı sıcağından rahatsız olması ve sırf yerde uzanan Arap’ın elindeki bıçağın kör edici yansıması altında bedeni kasılır, algısı daralır ve düşünceden çok duyusal tepkiyle hareket eder. Tetiği çekmesi, bilinçli bir niyetten çok bu yoğun fiziksel sıkışmanın bir boşalımı gibidir (Camus, 2026: 56-58). Annesini umursamadığını kitap boyunca hissettirse de cinayet öncesinde “Güneş, tıpkı anneyi toprağa verdiğim günkü güneşti, tıpkı o günkü gibi özellikle alnım ağrıyor, derimin altında damarlarım güm güm atıyordu…” cümlesini kullanması da aslında onun duygularını ifade edemediğini hissettiriyor.

Romanın asıl kırılma noktası cinayet değil, yargılama sürecidir. Mahkeme, Meursault’un sosyal yaşamına ve tepkilerine odaklanarak toplumsal normlara uymayışını yargılar. Mahkemenin, özellikle onun cenazedeki tavrını vurgulaması ve Marie ile ilişkisini ahlaki bir delile dönüştürmesi, yargının eylemden çok karaktere yöneldiğini açıkça gösterir (Camus, 2026: 77-89).

Meursault’nun ismi, romanda ancak ilerleyen sayfalarda görünür; bu gecikme, karakterin toplumsal kimlikten arındırılmış, neredeyse “herkes” ve “hiç kimse” oluşunu destekler. Adın Fransızca kökeni kesin bir anlam taşımaz; ancak mourir (ölmek) fiiline fonetik yakınlığı ve saut (sıçrayış) kelimesini çağrıştıran ses yapısı, eleştirel literatürde Meursault’nun yaşam ile ölüm arasında duygusal bağ kurmayan, dünyaya mesafeli varoluşunu simgesel bir düzlemde okuma imkânı sunar. Bu mesafe, özellikle yargı sahnelerinde belirginleşir: Meursault kendisini bir özne olarak değil, toplumun karşısına çıkarılmış bir nesne gibi deneyimler. Ne olumlu olaylar onda gerçek bir sevinç uyandırır ne de ölüm düşüncesi korku yaratır. Bu kayıtsızlık, Camus’nün absürt düşüncesiyle paralel biçimde, insanın dünyaya anlam yükleme çabasının sonuçsuzluğunu ve bireyin bu sonuçsuzluk karşısındaki çıplak konumunu görünür kılar.

Camus’nün Cezayir’de doğmuş bir “pied-noir”[2] olarak büyümesi (Ieme van der Poel, 2007), sömürge toplumunun hiyerarşik yapısını yakından deneyimlemesine yol açmıştır. Bu tarihsel arka plan, romanda adı verilmeyen “Arap” figürünün yalnızca bir birey değil, dönemin kolonyal gerilimlerinin bir yansıması olarak belirmesini açıklar. Yabancı’daki cinayet ve yargılama, yalnızca bireysel bir suçun değildir. Aynı zamanda Fransız sömürge düzeninin görünmez ama belirleyici güç ilişkilerinin de sahnesidir (Alaradi, 2024: 16-17, 21-24). Meursault tutuklandığı ilk gün, Arapların çoğunlukta olduğu bir odaya alınır ve şunu söyler: “Araplar beni görünce güldü. Sonra ne yaptığımı sordular. Bir Arap’ı öldürdüm dedim, sesleri çıkmadı.” Hapishanedeki Arap mahkûmların aniden sessizleşmesi de bu sömürge geriliminin görünmeyen ama hissedilen ağırlığını ortaya koyar (Camus, 2026: 68).

Meursault bu süreçte hayatın anlamsızlığını kabul eder. Hapishanede zaman algısı çözülür. Uzun uyku saatleri ve tekrarlayan düşüncelerle iç dünyasına çekilerek varoluşsal bir kabullenişe doğru ilerler (Camus, 2026: 73-76). 

Marie’yle fiziksel birliktelikten ne kadar zevk alsa da sevmek ya da evlenmek önemsizdir. Hücresinde kalırken hatırlamak, onun için en değerli hale gelir. Marie’yi düşünür ama yalnızca onu değil; sevdiği, tanıdığı, arzuladığı bütün kadınları... “…hücrem onların yüzleri ve benim şehvetimle dolup taşıyordu,” diye ifade eder. Savcı, cinayetin planlı olduğunu vurguladığı sırada “Davamı beni işe karıştırmadan görüyorlardı sanki… Kaderim benim fikrim alınmadan yazılıyordu…” diye bahseder. O anda, ayrıca, Marie’den sevgilisi diye bahsedilir. “Marie’den bahsederken sevgilisi diyordu. Halbuki benim için Marie’ydi o” (Camus, 2026: 90-91). Meursault’nun Marie’ye karşı kayıtsızlığını doğrudan açıklamasa da romandaki duygusal mesafenin düşünsel zeminini anlamak için önemli bir yer tutar. Roman, şekilciliği ve yüzeyselliği bu denli çıplak ortaya koymasıyla yalnız değildir. Kafka'nın Gregor'u, Melville'nin Bartleby'si, Dostoyevski'nin Yeraltı Adamı da aynı soruyu farklı biçimlerde sorar: Toplumun kalıplarına sığmayan bireye ne olur?

Meursault ilişkilerinde de bu yabancılaşmanın yansımaları görülür. Sosyal çevrenin kurduğu özel bağlar Meursault için anlamsızdır ve bu ise onu toplumun dışına itmekte ve genel geçer kurallara karşı kayıtsız bırakmaktadır. Toplumun insanlara yüklediği başarı, aşk, mutluluk, aidiyet gibi kavramların tanımına zıt bir yaklaşım sergiler. Roman, kasvetli yapısına rağmen okuru sürekli rahatsız ederek diri tutar. Toplum, bireyden belirli duygusal tepkiler bekler. Bu beklentilere uymayan birinin hızla “anlaşılmaz” ya da “tehlikeli” ilan edilmesi ve dışlanması, Meursault’nun trajedisini hazırlayan asıl mekanizmadır. 

Roman, bir karakter üzerinden inançlar, değerler ve seçimler arasındaki uyumsuzluğu görünür kılar. Dürüstlük ve hayatı olduğu gibi kabul etmek, bu bağlamda bireyin sonunu hazırlar. Bazı okurlar Meursault’nun bu tavrını “eylemsizliği meşrulaştırma” olarak yorumlamış, karakterin pasifliğini etik bir sorun olarak görmüştür. Meursault, duygusal kayıtsızlığı ve toplumsal değerlere uzaklığı nedeniyle bazı eleştirmenlerce empati eksikliğini normalleştiren bir figür olarak görülmüştür. Bu tavrın günümüzde “soğuk ve umursamaz anti-kahraman” estetiğine etkisi olduğu ifade edilebilir. Psikopat ya da narsist olarak yazılan bazı modern dizi karakterleri de benzer bir yabancılaşma çekiciliği taşır; fakat Meursault güç peşinde değil, daha çok anlamsızlık içinde donuk bir karakterdir. Oysa Camus’nün amacı eylemsizliği yüceltmek değil, absürt karşısında sahici bir bilincin nasıl işlediğini göstermektir. 

Rahiple karşılaştığı sahne, Meursault’nun ilk kez inanca yönelik baskıya açıkça karşı çıkıp gerçekten öfkelendiği andır. Bu sahnede Meursault’dan yalnızca pişmanlık beklenmez, onun bir inanç ve anlam sistemine teslim olması istenir. Rahipten uzak durması ve fiziksel teması kabul etmemesi, Meursault’nun direnişinin hem zihinsel hem de bedensel bir sınır çizdiğini gösterir. Ancak Camus’nün felsefi yaklaşımı, Tanrı merkezli bir anlamlandırma modelini reddeder ve insan varoluşunu “din sonrası bir dünya” içinde düşünmeyi önerir (Keller, 2021). Bu sahne iki farklı anlam sisteminin çarpışmasıdır. Rahip pişmanlık, af ve öteki dünya sunar. Meursault ise bu dünyada da anlam aramaz ama bu yokluğu kabullenmek ona yeter. Aralarındaki uçurum, birinin haklı diğerinin haksız olmasından değil, birbirlerinin dilini konuşamamasından kaynaklanır. Dahası, rahip ona acıyarak gelir, oysa Meursault kendi gözünde acınacak biri değildir. Bu küçük ayrıntı büyük bir şeyi açığa çıkarır: sahne bir kez daha yargılanma anıdır, mahkemenin devamıdır. İdam mahkûmu olmasına rağmen o anda rahipten daha özgür görünen Meursault, kaybedecek hiçbir şeyinin kalmadığını bilen biri olarak konuşur. Belki de romanın en tuhaf paradoksu şudur: Meursault kitap boyunca kimseye gerçekten dokunmaz ve kimse ona dokunamaz, bu kavga ise metnin en yoğun insan temasıdır ve bu temas ancak öfkeyle mümkün olmuştur (Camus, 2026: 98-108). Camus için yaşam, anlamsızlığın farkında olarak hayata son vermeden onu sürdürme cesaretidir, Sisifos miti bu tavrın metaforudur ve Meursault bunun gündelik hayattaki karşılığı olarak okunabilir.

Camus'nün idam cezasına karşı oluşunu, romanın ikinci bölümünde açıkça hissederiz. Camus'nün gençlik yıllarında Cezayir'de idam cezalarının uygulandığına bizzat tanık olması ve 1952'de Franco diktatörlüğündeki İspanya'nın UNESCO'ya kabulüne tepki olarak kurumdan ayrılması, onun devlet eliyle meşrulaştırılan şiddete karşı duyarlılığını gösterir. Bu duyarlılık, soyut bir ahlaki tutumdan ibaret değildir. Yabancı'ya da doğrudan yansır ve romandaki idam cezası eleştirisinin düşünsel zeminini oluşturur. Meursault, işlediği suçtan çok annesinin cenazesinde ağlamadığı için yargılanır. Mahkeme, hukuki bir mekanizmadan çok toplumsal normların temsilcisine dönüşür. Böylece adalet, eylemi değil, uyumsuzluğu cezalandırır. Dolayısıyla Meursault'nun durumu, yalnızca bireysel bir suçun değil, aynı zamanda ölümün meşrulaştırılmasının da sorgulanmasını akıllara getirir. Kendini savunma fırsatı varken ve sırf bir Arap öldürdüğü için bile affedilebilecekken Meursault, suçunu olduğu gibi kabul eder ve idam cezasına çarptırılır. Camus'nün, Meursault'nun idamını bize göstermemesi, bu yargıyı okuyucunun vicdanına bırakır.

Bu tema, Zeki Demirkubuz’un Yazgı filminde de Türkiye bağlamına taşınmıştır. Demirkubuz, Camus’nün Meursault karakterinden esinlenen bir başkaraktere sahiptir. Yazgı’daki Musa da tıpkı Meursault gibi yargılanır. Bu paralellik, Camus’nün absürt bilincinin farklı kültürlerde nasıl yeniden yankı bulduğunu gösterir.

Meursault'nun trajedisi, dünyaya yabancı olması değildir. Dünyanın bu uyumsuzluğu tolere edememesidir. Roman bu yargıyı okuyucuya bırakmaz, son cümlesinde Meursault'nun kendi ağzından duyurur: “Her şey tamam olsun, kendimi daha az yalnız hissedeyim diye benim için artık idam günümde seyircilerin çok kalabalık olmasını ve beni nefret çığlıklarıyla karşılamalarını istemekten başka bir şey kalmamıştı geriye.” (Camus, 2026: 110).

 

Kaynakça

Alaradi, O. A. (2024). Reading empire: The deconstruction of The Stranger and A Tale of Love and Darkness using the postcolonial lens (Unpublished undergraduate project). University of Bahrain, College of Arts, Department of English Language and Literature.

Camus, A. (2026). Yabancı (Çev. Ayça Sezen). İstanbul: Can Yayınları. 

Keller, A. (2021). Albert Camus. In E. N. Zalta (Ed.), Stanford Encyclopedia of Philosophy.

Sazyek, H. (2023). Roman terimleri sözlüğü. Ankara: Hece Yayınları.

Van der Poel, I., Hughes, E. J. (2007). Camus: A life lived in critical Times. In E. J. Hughes (Ed.), The Cambridge Companion to Camus. Cambridge: Cambridge University Press.


[1] Protagonist, topluma ya da hayata yabancılaşmış bir bireyin modern romandaki karşılığı olarak ele alınır. Kahraman yerine kullanılır. Protagonist; anti kahraman, silik karakter olarak ifade edilmektedir.

[2] “Pied‑noir”: Fransız sömürge döneminde Cezayir’de doğmuş veya uzun süre yaşamış Avrupalı (çoğunlukla Fransız) yerleşimcilere verilen ad.