“Korkunç biri o

suratında kendi sandığı

kocaman biri var kendinden.”

Cannabis-Hakan Temur

 

Sokak ışığı kaldırıma dökülüyordu. Gece henüz en karanlık yerine ulaşmamıştı ama yaklaşmıştı. Bunu hissedebiliyordum. Bazı geceler kanlı olur. İnsan dudaklarına oturur, kalkmaz. Bu da öyle bir geceydi. Sokağın köşesinde bekliyordum. Beni almaya geleceğini söylemişti. Falanca saatte, falanca şu sokakta ol. Bahsettiği falanca saatten on dakika öncesinde falanca bu sokağa gelmiştim. Ben her zamanki gibi erkenden gelmiştim. Beklemek…

Can sıkıntısından çantamı açıp mandalinalardan birini çıkardım. Kabuğunu yavaşça soydum. Liflerini ayırdım. Kabuk kabuk, parça parça, parsel parsel, her kılcalından ayırıp çırılçıplak hâle getirdim mandalina dilimlerini. Çocukluğumdan beri aynı şeyi yaparım. Bir mandalinayı aceleyle yiyemem. Her dilimini temizlemek zorundayım. İlk parçayı ağzıma attığımda yüzüm buruşturdu. Bira üzerine kötü gitmişti. Elimi kaldırıp parmaklarıma baktım. Turuncu ojelerim mandalinayla neredeyse aynı renkti. Bu hoşuma gitti.

Uzaktan araba farları göründü. Yaklaşıp önümde durdu. Turuncu bir hatchback. Kapıyı açıp içeri bindim. Arabada hafif bir tütün kokusu vardı. Bir de tanıdık gelen başka bir şey. Adını koyamadım.

“Beklettim mi?”

“Biraz.”

“Özür dilerim.”

“Önemli değil.”

Aslında önemliydi. Ama ilk buluşmalarda insanlar birbirlerine yalan söylemek zorundadır. Araba hareket etti. Bir süre sessizce ilerledik. Şehrin ışıkları camlardan akıyordu. Turuncu, sarı, kirli beyaz. Her biri bir anlığına yüzümüze vurup kayboluyordu.

Torpidoyu açtı ve iki bira çıkardı. Birini bana uzattı. Knidos Wheat IPA. Kaşlarım istemsizce kalktı.

“Bunu pek bilen olmuyor.”

“Seviyorum.”

“Ben de.”

Gülümsedi. İlk kez o zaman yüzüne dikkatlice baktım. Yakışıklıydı. Ama beni rahatsız eden şey bu değildi. Yüzünde başka bir şey vardı. İnsan bazen yıllardır görmediği bir kokuyu hatırlar ya da unutulduğunu sandığı bir sesi. Öyle bir his. Bir yerden tanıyordum. Ama nereden? Bulamıyordum.

Arabayı çevre yolundan çıkarıp orman yoluna soktu. Ağaçlar karanlığın içinde geceye ve birbirine bulanmıştı.

“Nereye gidiyoruz?”

“Tepedeki seyir yerine.”

“Gece vakti mi?”

“Gece daha güzel.”

Haklıydı. Bazı manzaralar gündüz fazla dürüst görünür. Yol yükseldikçe şehir aşağıda kaldı. Sonunda araba durdu. Önümüzde deniz vardı. Karanlık. Sessiz. Sonsuz. Gece sanki suyun içine dökülmüştü. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sonra bana döndü.

“Ojelerin gerçekten güzelmiş.”

“Teşekkür ederim.”

“Bu rengi seçmen hoşuma gitti.”

Gülümsedim. Ama içimdeki huzursuzluk biraz daha büyüdü. Bu konuşmayı daha önce yapmış gibiydim. Bu bakışı daha önce görmüş gibiydim. Bu geceyi yaşamış gibiydim.

“Arkaya geçelim mi?”

Başımı çevirdim.

“Buradan manzaraya bakalım biraz.”

“Sonra bakarız.”

Sesinde bir ısrar vardı. İnce ama sert. Arabanın arkasına geçti. Ben birkaç saniye daha oturdum. Sonra indim. Rüzgâr yüzüme vurdu. Deniz aşağıda nefes alıp veriyordu sanki. Gece gibi kapkaranlık bir deniz beni çağırıyordu. Lanetini kulağıma fısıldarcasına çağırıyordu.

Onun yanına gittiğimde eli dizime dokundu. İçim kasıldı. Elleri, kanımı parçalarcasına keskinleşip daha derine yerleşiyordu. Dokunuş büyüdü. Bacağıma yayıldı. Sonra belime. Sonra omzuma. Vücudumun her yeri gerildi. Parmaklarının ucunda sanki küçük cam parçaları vardı. Dokundukça yanıyordu. Sanki yıllardır unutmaya çalıştığım bir anı etimin altından çıkıp yürümeye başlamıştı.

“Dur.”

Elini çekmedi.

“Dur dedim.”

Bu kez yüzüme baktı. Şaşkın görünmüyordu.

“Ne oldu?”

Ne olduğunu biliyordum. Çok iyi biliyordum ama söyleyemiyordum. Çünkü bazı şeyler ağızdan çıkınca yeniden varlığa bürünür. Tıpkı eski lanetli bir kehanet gibi.

Arabadan uzaklaştım. Tepenin kenarına kadar yürüdüm. Nefes almaya çalışıyordum. Göğsüm daralıyordu. Kalbim hızlanıyordu. Arkamdan ayak sesleri geldi. Yaklaştı. Daha fazla yaklaştı.

“Neden?” diye sordu.

Sustuğumu görünce tekrar etti.

“Neden?”

Gözlerimi kapadım. Birden yıllar önceki başka bir geceyi gördüm. Başka bir araba. Başka eller. Başka bir korku. Kendimden nefret ettiğim yılları. Aynaya bakamadığım sabahları. Parmaklarıma oje sürmeden önceki hayatımı.

“Çünkü seni tanıyorum.”

Sesim fısıltıdan ibaretti. Bir an sustu. Sonra güldü.

“Hayır.”

“Tanıyorum.”

“Yanılıyorsun.”

Döndüm. Yüzüne baktım ve o anda anladım. Yüzünü değil. Kendisini değil. Beni. Yıllardır öldürdüğümü sandığım şeyi. O çocuğu. O korkuyu. O utancı. O nefreti. Onu denizlere gömdüğümü sanmıştım. Şehirlerde bırakmıştım. Aşklarda unutmuştum. Ama ölmemişti. Hiç ölmemişti.

“Ben seni öldürmüştüm.”

Gülümsedi. Acıyarak.

“Sadece saklandım.”

“Neden geldin o zaman?”

“Hiç gitmedim ki.”

“Ben seni yıllar önce öldürdüm!”

“Sadece yanıldın.”

O an gözüm karardı. Bütün öfkem. Bütün korkum. Bütün geçmişim. Tek bir yumruk gibi içimde toplandı. Onu ittim. Bir kere. Sonra bir kere daha. Dünya döndü. Rüzgâr yükseldi. Deniz büyüdü. Bir beden karanlığa doğru savruldu. Hangimizin düştüğünü görmedim. Belki görmek istemedim. Şimdi o denizin içindeyim. Bütün lanetini alıp göçmüştü deniz.

Güneş doğarken deniz turuncuya dönmüştü. Ufuk çizgisi yavaş yavaş aydınlanıyordu. Severim tan vaktini. Gecenin bütün sırlarını alıp siktir edip götürür. İnsanları affetmez ama hafifletir. O sabah da öyle yaptı.

Ertesi gün haber sitelerinde küçük bir haber vardı. Başlığı uzun süre kapatamadım.

“Turuncu Ojeli Bir Erkek Cesedi Denizde Bulundu!”

Haberin altında tek bir fotoğraf vardı. Yüzü görünmüyordu. Ama elleri görünüyordu. Turuncu ojeli eller.

9 Şubat ‘26/Arsuz