Görsel Şiir: Şairin Lügatı Olarak Çizgiler

Şiir dediğimizde aklımıza edebî metinler gelir ancak şiirin alanı kelimelerle kısıtlı değildir. Görsel şiir kavramı da burada devreye girer. Ardından, bu kavramın sinemadaki en somut tezahürlerinden biri olan Isao Takahata'nın Prenses Kaguya Masalı bu bağlamda mükemmel bir örnektir.

Görsel şiir; kelimelerin sözlük anlamlarını aşarak sayfadaki dizilişleri, biçimleri ve tipografik özellikleriyle yeni bir anlam alanı yarattığı, metin ile görsel sanatların iç içe geçtiği bir disiplindir. Bu türde şiir sadece okunmak için değil, boşlukların ve fırça darbelerinin yapısal bir parça olduğu bir bütün olarak görülmek ve incelenmek için tasarlanır. Şiirin bir fazlalıklar sanatı değil, bir eksiltme sanatı olması gibi Isao Takahata da Prenses Kaguya Masalı'nda benzer bir estetik yol benimsemiştir. Filmde kullanılan “Haiku Gerçekçiliği” veya “Eksiltme Gerçekçiliği” olarak adlandırılan stil aracılığıyla geleneksel animasyonun her boşluğu doldurma eğilimine karşı duran bir görsel poetika ortaya koymuştur.

Takahata’nın görsel dili, suluboya ve karakalemin ham, işlenmemiş doğasına dayanır. Bu, şiirde kelimelerin lügat anlamlarından sıyrılıp şairin elinde taze, yaralı ve canlı birer birime dönüşmesine benzer. Film, bir suluboya defterinin canlanmış hâli gibidir. Çizgiler bazen bir dize gibi akışkan, bazen ise bir haykırış gibi parçalı ve serttir.

Özellikle baş animatör Osamu Tanabe’nin geliştirdiği “küçük çizip büyütme” tekniği, çizgilerin grenli yapısı ve fırça darbeleri, bir şiirin arınıp doğrudan insanın ruhuna dokunan özüne ulaşmasının görsel yoludur. Bu bağlamda Prenses Kaguya Masalı’ndaki görsel dil de şiirin yapısal unsurlarıyla tam bir uyum içinde eşleşir. Filmdeki beyaz boşluklar, şiirdeki dizeler arası esler gibi izleyiciye nefes alacak bir hayal gücü alanı açarak anlatıyı derinleştirir. Karakalem, çizgilerin değişken sertliği, şiirsel ritim ve vuruşlarla karakterin duygusal yoğunluğunu ifade eden bir görsel şiir kurarken paletin yarattığı lirik atmosfer “mono no aware” kavramını vurgular ve odağın daraldığı kompozisyonlar, arka planı sadeleştirip izleyiciyi sadece öz olana ve ana duyguya yönlendirir.

Kelime Kullanmadan Bir Varoluş Şiiri Yazmak

Filmin renk paleti ve çizim üslubu, karakterin dünyayla kurduğu bağı temsil eder. Kırsal yaşamdaki pastoral sahnelerde kullanılan canlı fakat yumuşak suluboya tonları, daha çocukken hayatın koşuşturmacasına kapılmamış neşeyi ve doğallığı simgeleyen bir anlatı sunar. Ancak hikâye ilerleyip Kaguya saray hayatının katılığında sıkıştığında bu renkler, yerini daha donuk ve sınırlayıcı renk paletlerine bırakarak hapsolmuşluk hissini bizlere empati kurdurarak hissettirir. Görsel şiir burada renklerin doygunluğuyla değil, duygusal ağırlığıyla nefes alan bir yapıya bürünür.

Çizim tarzındaki değişkenlik ise şiirdeki ritim değişimlerine karşılık gelir. Kaguya’nın içsel fırtınalarının koptuğu anlarda çizgiler kusursuzluğu terk ederek parçalı, çıldırmış ve kontrolsüz bir karakalem işçiliğine dönüşür. Bu üslup değişimi, bir şairin sükûnetten feryada geçişi gibi izleyiciyi nesnel gerçeklikten koparıp doğrudan karakterin öznel acısına odaklar ve hâliyle kendi acısına. 

Böylece, görsel şiir bağlamında yeryüzünün kusurlu fırça darbeleri ve Ay dünyasının mutlak beyazlığı arasındaki zıtlıkta varoluşun en derin dizesi kurulmuş olur. Kaguya’nın yeryüzünde bıraktığı her pürüzlü çizgi ve çocukluğunu gösteren sahnelerde oluşturulan, yetişkinliğine karışmayan her yarım kalmış fırça vuruşu; acısıyla, neşesiyle ve geçiciliğiyle insanın hayatta olma kanıtı olarak zihinlerimize işlenir. Ay’ın sunduğu o renksiz ve hatasız kusursuzluk ise aslında şiirin bittiği, yaşamın sustuğu bir tür ruhsal boşluğu temsil eder. Bu bağlamda Prenses Kaguya Masalı, son nefesine kadar dünyayı ve onun tüm “kusurlarını” kucaklayan, kelimelere ihtiyaç duymayan evrensel bir varoluş şiiri olarak görselleştirilmiş olmaktadır.