Edebiyat Bağlamında Queer-Feminist Bellek[1]

Edebiyat ile bellek arasındaki ilişki, yalnızca geçmişi anmaya indirgenemeyecek ölçüde güçlü bir kimlik kurma sürecine işaret eder. Bellek, bir insanın ya da bir kültürün sakladığı, koruduğu, muhafaza ettiği değerlerin ötesine uzanır. Bireysel yaşamdan toplumsal düzleme deneyimlenen pek çok unsur belleğin içinde yer alır. Geçmişte yaşanan olaylar, kişiler, mimari yapılar, sanat üretimleri ve doğaya ait unsurlar bir araya gelerek kültür tarihinde kapsayıcı bir çerçeve oluşturur. Böylece bellek kavramı şemsiye bir kavram hâline gelir.

İnsanı merkeze alan edebiyat, bu unsurlarla şekillenen bir alan olarak bellekle derin ve katmanlı bir ilişki kurar. Dolayısıyla edebiyat ile bellek arasında iç içe geçmiş, çözülmesi güç bağlar bulunur. Edebiyat, bireyin içsel yolculuğunda belirleyici bir rol üstlenirken toplumsal ve kültürel düzeyde de bir hatırlama alanı üretir. Bu hatırlama alanı, iktidar ilişkilerinin etkisiyle biçimlenen bir kültür kurma sürecine de zemin hazırlar.

Bahsi geçen zemin heteronormatif bir düzlemde kendini var eder. İktidar yapılarının sınırlarını belirledikleri kültür ve bu kültür sayesinde inşa edilen toplumsal cinsiyet, kendisine ikili cinsiyet sistemine dayalı bir heteronormatif alan kurar (Butler, 2020: 64-65). Kurulan alan bünyesinde hem heteronormativiteyi hem de patriyarkal sistemi barındırır. Zemini bellek üzerine oturtulmuş bu alanda iktidar yapıları hem kadınları hem de queerleri sistemin dışında tutarak sisteme tehdit olma olasılığını ortadan kaldırmaktadır. Ya da öyle olduğunu düşünmektedir.

Yaratılan bu iş birliği ile insanlığın kültür tarihi boyunca birbirini koruduğu gözlemlenmektedir. Oluşturulan hegemonyanın hem bellek kavramı hem de edebiyat üzerinden inşa edildiği söylenebilir. Sadece erkeklerin anlatıldığı kültür tarihi üzerinde belirli bir çerçeve oluşturulmuştur. Bu çerçeve kendisini daha sonrasında tarih bilimine bırakmıştır.

Patriyarkal sistem ve heteronormativite kültür-sanat ve ulus inşası süreçlerinde edebiyatı bir araç olarak kullanmışlardır. Bu araçsallaştırma kendisini özne inşası ekseninde var ederken toplumsal alanda bir kolektif bilinç inşası oluşmuştur. Özne eksenli bakıldığında edebiyat ve bellek, kişinin ahlaki değerlerini toplumsal alana indirgeyerek bir “makul vatandaş” yaratma güdüsü ile hareket ederken toplumsal alanda ise patriyarkal sistemin normları doğrultusunda var olmuştur.

Feminist ve queer bellek ise bu inşa edilen heteronormatif belleğin karşısında, sistemden azade, kendi kimliği üzerinden bir varoluş belleği kurmuştur. Kadın ve queer öznelerin varoluşundan, hikâyelerinden ve mekânlarından oluşan bu bellek, alternatif bir sosyal tarih ve kültür olarak kendine yer edinir.

Öteki bellek anlayışı, kadınların ve queer öznelerin yüzyıllar boyunca yaşadığı baskı, şiddet, ayrımcılık, ötekileştirme, varoluş mücadelesi, direniş ve eşit yurttaşlık hakkını belgeleyen bir konumda; kadın ve queer kimlik mücadelesinin önemli bir unsuru olmuştur. Bu belgeleme, Marie de Gournay’ın Égalité des Hommes et des Femmes eserinden Mary Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi’ne, Simone de Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet’inden Judith Butler’ın Cinsiyet Belası’na ve daha nice teorik-kurmaca eserin kimliğinde var olmaktadır.

Edebiyat alanında öteki bellek anlayışı; birçok şiirde, öyküde, romanda, piyeste kendini göstermektedir. Bu eser türleri her ne kadar kurmaca olsa da bellek işlevi açısından önemli bir konuma sahiptir. Çünkü edebî eserler insanın ve insana ait olan her şeyin bir kurmacası olduğu için bir nevi sosyokültürel bellek niteliğindedir. Dolayısıyla bu niteleme işlevi, edebî eserleri, bir sanat eseri olduğu kadar bellek işlevine de getirir.

Öteki bellek kavramı heteronormativiteye başka bir gerçeklik, başka bir anlam dünyasının var olduğunu göstermiştir. Özellikle de queer bellek, heteronormatif ve patriyarkal sistemin kurguladığı bellek inşasına karşın yeni bir söylem var etmiştir. Kadın ve queerlerin de bir kültüre, hikâyelere, mekânlara, anlatılara, sözlere sahip olduğunu göstermiştir. Bir nevi başka gerçeklikler olduğunu ya da başka gerçeklikler olasılığının olabileceğinin yolunu açmıştır. Dolayısıyla queer bellek için; sistemin yarattığı, dokunmasız olan, erk belleğini yıkan bir konumda olduğu söylenebilir. Queer bellek, erkin anlatılarını yıkarak yüzyıllar boyunca görmezden gelinilen öznelerin belleğini görünür hâle getirmiştir.

Edebiyat ise bu yıkımın ve görünür hâle gelmenin en önemli araçlarından biri olmuştur. Edebî eserler sayesinde insanlar, queerlerin dünyalarına daha rahat girebilmiş ve daha kolay empati yapabilmişlerdir. Heteroseksüel yazarlara nazaran queer ve feminist yazarların anlattığı anlatılar, kanon edebiyatı dışında kendisine yeni bir saha oluşturmuştur. Oluşturulan bu saha beyaz, heteronormatif, erk ve burjuva sınıfının dışındaki öznelerin hikâyelerini odağa almıştır. Dolayısıyla da bu durum edebiyat kanonunun dışında yeni bir alternatif edebî anlayış oluşturmuştur.

Özellikle Türk edebiyatı ekseninde bakıldığında bu bellek anlayışı Ahmet Mithat Efendi, Mehmet Rauf, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Suat Derviş, Sait Faik Abasıyanık, küçük İskender gibi yazar ve şairlerin eserlerinde kendini göstermektedir. Bu yazarlar, eserlerinde “makul vatandaş” anlatısının dışında kalan öznelerin hikâyelerini anlatarak başka bir söylemsel alanın olduğunu göstermişlerdir.

Özellikle 2000 sonrası Türk edebiyatında queer öznelerin, kendi hikâyelerini anlatmaya başlaması ile queer bellek, daha görünür hâle gelmiştir. Bu çalışmanın inceleme metni olarak seçilen Burçin Tetik’in Keramet adlı öyküsü de queer bellek kavramını derinlemesine işleyen metinlerden biridir.

Burçin Tetik’in Keramet’i ve Kerameti Farikası

Burçin Tetik'in Annemin Kaburgası kitabında yer alan Keramet adlı öyküsü, tiyatro bölümü öğrencisi olan ve cinsiyet geçiş ameliyatı (putka ameliyatı) masraflarını karşılamak için hem geceleri seks işçiliği yapan hem de gündüzleri bir kafede kahve falı bakan trans kadın Keramet'in varoluş ve özgürleşme mücadelesini anlatır.

Transseksüel beden perspektifinden bu öyküye bakıldığında, okurun karşısına cinsiyet ve beden yıkımları çıkmaktadır. Trans bireylerin yaşadığı beden ve sıkışmışlık durumu öykünün omurgalarından birini oluşturmaktadır. Oluşturulan bu omurga, öykünün baş karakteri olan Keramet’in çocukluğundan cinsiyet uyum sürecindeki beden üzerinden yaşadıklarını anlatır. Ayrıca Keramet’in bir tiyatro öğrencisi olması, öyküde anlatılan cinsiyet ve beden anlatılarına Butlercı bir katman katar: “Tiyatro öğrencisi olmanın faydasıydı işte. Keramet müşterilerine de birer seyirci gibi davranıyor, onlara küçük de olsa bir şov vadettiğini unutmuyordu” (90); “On sekiz yıl boyunca sürdürmeye zorlandığı erkeklik rolünü oynamaktan daha zor olacak değildi ya şu tiyatro bölümü” (97). Performatif bir perspektiften okunduğunda yazar, cinsiyet ve cinsiyet edimlerinin birer performans olduğunu söylemektedir. Yukarıda da bahsedildiği gibi cinsiyet edimleri birer kültür inşası olmakla beraber, normların pençeleri arasına sıkıştırılmış yapılardır.

Cinsiyet değiştirmek bellek perspektifinden bakıldığında bir yıkım getirisidir. Bu yıkım ile kişi toplum tarafından ona dayatılan kalıplardan ve sıfatlardan kurtularak kendi varoluşuna eş değer bir beden ve kimlik inşa eder. Elbette bu yeni kimlik yine toplumun nefret suçlarından kaçamaz.

Metin özelinde bakıldığında Keramet’in çocukken yaşadığı baskı, anne figürü üzerinden verilmiştir. Metinde Anne “General Hanım” olarak anılmaktadır. Yazarın burada anne figürüne “general” sıfatı getirmesi elbette boşuna değildir. Metinde anne, doğrudan toplumun inşa ettiği baskıları simgelemektedir: “Annesi kibarca gülümseyip soruyu geçiştirse de kadınların arasında oturmaktan keyif alan, hele de fala merak salan bir oğlu olmasından hiç hoşnut olmazdı. General karısı olarak koruması gereken bir ünü vardı ne de olsa” (87). Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere anne, çocuğunun kadınlar arasında olmasından ve fala meraklı olmasından memnun değildir. Bu durumda Keramet’ten çok kendini ve kendi itibarını düşünen bencil bir anne figürü görülmektedir.

Keramet’in annesine ilk kez açılması, yine bu kadın toplantıları sırasında olur: “Benim gibi kısa saçlı bir çocuk, ama üzerinde eteği var. Anne, ben de etek giyebilir miyim?” diye annesine döndüğü ânı dün gibi hatırlıyordu. Kaç yaşındaydı, sekiz mi yoksa dokuz mu? Fincanın sahibi kadın genizden gelen sesiyle bir kahkaha atıp, “Olur mu ayol hiç öyle şey, eteği kızlar giyer,” demişti. Keramet pekâlâ farkındaydı kimlerin etek giyebildiğinin. Söylemek istediği anlaşılmamıştı demek ki. (…) “Tamam işte, ben de kızım, ben de etek giyeceğim.” (87-88). Burada da görüldüğü üzere Keramet çocukluğundan beri kendinin ve kendi varoluşunun farkında olan biri olarak hareket etmiştir. Dolayısıyla her zaman kendi varoluşuna uygun olan toplumsal işaretleyicileri seçerek -etek gibi- kişisel belleğini bunun üzerine kurmuştur.

Bu olay üzerine annenin baskısının giderek arttığı okunmaktadır: “Beni herkesin içinde rezil ettin. Artık subay karıları gelince odanda oturacaksın. Taner Komutan’ın oğlu şöyle böyleymiş mi desinler istiyorsun? Erkeksin sen, erkek gibi davranacaksın” (88). Baskıcı ve “el alem ne der” düşüncelerini somutlaştıran anne figürü, toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden çocuğunun nasıl davranması gerektiğini tehditkâr bir biçimde ifade eder. Bu ifade biçiminin ardında yatan nefret suçu söylemi, aileler ve queer çocukların arasında var olan iletişimin somut bir örneğidir.

Annenin baskısı sadece burada sınırlı kalmayıp fiziksel şiddete de başvurmuştur: “Perihan Hanım kocasının ağır metal tokalı deri kemerlerinden birini getirmiş, çocuk acıdan ağlayıp bağırdıkça o da ağlamış, ağlaya ağlaya dövmüştü evladını” (89). Nefret suçunun fiziksel şiddete evrilmesi ile yazar, kutsal “aile” ve “anne” söylemlerinin altını oyarak görünmeyen bir tarafı açığa çıkarmıştır.

Bu şiddet yönelimi kendisini daha sonra fiziksel reddetmeye bırakır: “Annesi dolaptan dikiş makasını kapmış, Keramet’in saçlarını kökünden kesmeye girişmişti” (89). Anne figürü “saç” ile cinsiyet arasında doğrudan bir bağlantı kurarak eril bir söylem türettiği okunmaktadır. Metinde, heteronormatif toplumsal cinsiyet kalıplarının inşa ettiği saç, etek gibi işaretleyiciler üzerinden bir beden inşası ve bu inşanın altüst edildiği görülmektedir.

Keramet sadece evde değil, aynı ötekileştirmeye okulda da maruz kalır: “Sınıfındaki çocuklar kendisine pek çok isim takmıştı. “Top”, “ibne”, “o biçim”. O zamanki adının önüne “kız” sıfatını eklemeyi de ihmal etmezlerdi” (93). Bu alıntıda da görüldüğü üzere akran zorbalığı ile toplumsal olarak biyolojik cinsiyetin dışına çıkmak, söylemsel olarak hakaret ile cezalandırılmaktadır. Bu cezalandırmalar kişinin doğrudan varoluşuna yönelik hakaretler olduğu için nefret suçunun açıkça işlendiği görülür.

Bu nefret suçlarının toplumun kodlarına işlendiğini de yazar şu cümleler ile ifade eder: “Babasının tayinleriyle her birkaç senede bir yeni bir okula başlasa da, zorbalıklar her yerde takip etmişti Keramet’i. Değişen şehirler, okullar, isimlerdi yalnızca. Takılan adlar, şiddet ve korkular hep aynı kalmıştı” (93). Queer bireylerin yaşadığı sistematik baskı ve nefret suçları, bireysel bir deneyimden çok kolektif bir hâl alarak queer belleğin bir parçası hâline gelmiştir. Hemen hemen birçok queer birey, çocukluğunda bu tarz söylemlere maruz kalarak toplumsal bir cezalandırmanın kurbanı olmuşlardır.

Keramet’in evden kopup kendi yaşamını kurması ise bir hastane sonrası gerçekleşir: “General Hanım ve eşi, Keramet lisede yeniden kendilerine açılıp da artık katiyen erkek olarak yaşamaya devam edemeyeceğini söylediğinde önce onu doktorlara taşıdılar, askerî hastanelerde hormonlarını ölçtürdüler. Umutla doktorların, “Oğlunuzun erkeklik hormonu az olduğu için kafası karışmış, hemen düzeltiriz,” demesini bekledilerse de, bekledikleri bir türlü olmadı” (94); “Nihayet son gittikleri doktor, “Çocuğunuz transseksüel yapıda, bu haliyle kabul etmekten başka çareniz yok,” dediğinde içinde küçük bir umut peydah oldu. Belki artık onu kızları olarak kabul ederlerdi, belki her şey daha iyi olurdu bundan sonra” (94). Bu alıntıdan hareketle Keramet’in trans kimliği bilimsel bir zemine oturmakla birlikte ailesinin sistematik baskılarının son evresine gelmiş bulunmaktadır. Trans kimliğini bir hastalık olarak tanımlayan heteronormatif aile yapısı, bu kimliğin “iyileştirilebilir” bir durum olarak görülmesi toplumsal cinsiyet inşasına dair çok şey söyleyen bir pasajdır.

Ve son olarak baskıcı anne figürü çocuğunu reddederek onu evden kovar: “Benim oğlumu öldürdün, git bu evden, bir daha da gelme,” dedi. Keramet o gün General Hanım’ın evinden elinde sadece birkaç parça eşyasıyla çıktı, bir daha da dönmedi” (94).

Yukarıda verilen örneklerden yola çıkılarak queer bireylerin yaşadığı sistematik baskı adım adım öyküde anlatılmıştır. Açılma sonrası yaşanan baskı, tehdit, iyileştirme çabası ve reddetme üzerine sistemleşen nefret söylemleri, birçok queer bireyin yaşadığı sorunlardandır. Bu sorunlar queer bireylerde kolektif bir hafıza oluşturarak ortak bir nefret suçu söylemini açığa çıkarmaktadır. Toplumsal cinsiyet normlarının bu dayatışı aynı zamanda kendisini beden kavramı üzerinde de gösterir. Değiştirilen ve akışkan olan beden, belirli bir belleğin yıkımı ve yeni bir bellek oluşumunun yolunu açtığı söylenebilir.

Bu yeni yolu açılan bellek ise öyküde kendisini daha çok mekânsal okuma üzerinden gösterir.

Mekânsal Bir Bellek Olarak Keramet

Keramet öyküsünde yer alan mekânlar, başlı başına Türkiye’deki queer belleğin -özellikle de İstanbul- hafızasıdır. Mekânsal bir okuma üzerinden öykü, İstanbul’daki lubunyaların yaşam alanlarına dair epey unsur barındırır.

Keramet’in çalıştığı kafe Beyoğlu’ndadır. Queer bellek açısından Beyoğlu, Türkiye tarihi içerisinde önemli bir yere sahiptir. Birçok azınlık grubun güvenli alanı olarak Beyoğlu, Osmanlı’dan beri kozmopolit bir mekân olması ile bilinir. Azınlık grupların bir arada yaşaması bu semti daha güvenilir bir alan olarak şekillendirir (Kontovas, 2017).

Queer açısından bu durumun özel bir yanı da vardır. Azınlıkların burada geliştirdiği etkileşim sayesinde Lubunca olarak adlandırılan eklektik şifreli bir dil doğmuştur. Bu dil lubunyaların kendi arasında anlaşabildiği, güvenli bir söylem alanı oluşturdukları bir yapıdır. Keramet öyküsünde de birçok Lubunca kelime ile karşılaşılmaktadır: “Keramet putka ameliyatının parasını biriktirmeye çalışıyordu bu günlerde” (85); “Geceleri beldeli koli kesiyor, gündüzleri tiyatro bölümünün derslerine devam ediyor, ders saatlerine göre de öğleden önce ya da akşamüstleri kafenin müşterilerine kahve falı bakıyordu” (85); “Tam üç tane laço görüyorum burada, yani filinta gibi kısmetlerin var, senin için kapışacaklar ayol” (91). Bu cümlelerden anlaşılacağı üzere Lubunca kelimelerin Türkçe’nin gramatikal yapısına eklenerek şifreli bir dil oluşturulmuştur. Queer bellek açısından oluşturulan bu dil, yıllardır alt kültür olarak var olan queer kültürün en önemli ve görünür parçalarından biridir (Gürler, 2025: 33).

Lubunca ve Beyoğlu özelinde, özellikle bazı ara sokaklar queer belleğin önemli taşıyıcıları arasındadır (Akın, 2019: 23). Ekseriyetle öyküde geçen Tarlabaşı, trans kadınların seks işçiliği yaptığı bir geçim sahasıdır: “İdil en az on beş yaş büyüktü Keramet’ten, kendi tabiriyle Tarlabaşı lubunyasıydı” (95). Yine Beyoğlu içerisinde olan Ülker Sokak da queer bellek açısından önemli bir noktadır. Birçok trans kadının evinin ve iş yerlerinin bulunduğu bu sokak, zamanla boşaltılmıştır. Bir nevi istila ederek lubunyaları buradan kovmuşlardır: “İdil, Ülker Sokak’ın en civcivli zamanlarına tanık olmuştu” (95). Buradaki insanların sürülmesi ile sokağın yıllardır bünyesinde barındırdığı queer bellek yok edilmeye çalışılmıştır.

Peki buradan sürülen lubunyalar nereye gitti? Öykü bu sorunun cevabını, gerçek hayata paralel bir şekilde veriyor: Avcılar. Ülker Sokak, Mis Sokak gibi Beyoğlu’ndaki queer kültürü oluşturan ev sahipleri, şehrin dışına sürülmüşlerdir. Güvenli alanlarını tek tek kaybeden queer kültür ve queer bellek için bu olay fazlasıyla tehlikeli bir konumdadır: “Avcılar’daki evinden çıkıp iki saat yol gitmiş, ona çok daha uzun gelen bir yarım saatin sonunda yeniden yola koyulmuştu” (86). Kendilerine yeni bir yaşam alanı bulan lubunyalar, şehre, iş yerlerine, sosyal alanlara, kültür-sanat sahalarına tamamen uzakta izole bir yere hapsedilmişlerdir (Tiftik, 2021).

Türkiye’deki queer bellek açısından, geçmişin sayfalarında derin ve acı izler bırakmış bir isim de Keramet’te görülmektedir: “Emniyet Müdürü Halat İsmail’in baskınları, Halat’ın polislerine tek tek balyozla kırdırıp kızlar evlerine giremesin diye alıp götürdüğü kapılar, karakoldaki korkunç istismarlar. Keramet o kadar çok duymuştu ki bu hikâyeleri, sanki kendisi yaşamışçasına ağırlığını hissederdi hepsinin. Her rakı gecesinde tüm bunları ilk kez duyuyormuşçasına dinler, kadınların elini tutar, gözyaşlarına ortak olurdu” (95). Bu parçada adı geçen “Halat İsmail”, Beyoğlu lubunyaları tarafından “Hortum Sülayman”dır. 2000’li yıllarda Beyoğlu’ndaki translara uyguladığı şiddet üzerinden tanınan bu isim, queer bellek adına Türkiye tarihinde kara bir lekedir (Erol, 2022).

Bu çerçevede Keramet, bir bireyin varoluş hikâyesini aktaran bir anlatının ötesine geçerek bastırılmış, silinmiş ve parçalanmış bir belleğin izini süren bir metin olarak belirir. Öykü boyunca beden ve mekân üzerinden kurulan anlatı, queer belleğin nasıl kırıldığını, dağıldığını ve yeniden kurulduğunu açığa çıkarır. Keramet’in deneyimi, kişisel bir yaşam öyküsünü aşarak kolektif bir hafızanın taşıyıcılığına dönüşür.

Metinde yer alan aile, okul ve sokak gibi alanlar, birer arka plan unsuru olmaktan çıkar; baskının, dışlanmanın ve direnişin üretildiği bellek mekânları hâline gelir. Bu mekânlar üzerinden kurulan anlatı, heteronormatif düzenin görünmez kılmaya çalıştığı deneyimleri görünür kılar ve alternatif hatırlama biçimlerine alan açar. Böylece Keramet’in hikâyesi, yıkımın içinden geçen bir hatırlama pratiği olarak şekillenir.

Bu bağlamda öykü, edebiyatın temsil gücünü aşan bir üretim alanı sunduğunu gösterir. Bastırılan deneyimler anlatı içinde yer buldukça queer öznelerin tarihsel ve kültürel varlığı daha belirgin bir hâl kazanır. Keramet, bu yönüyle bir tanıklık metni olarak öne çıkar ve queer belleğin edebiyat aracılığıyla nasıl kurulduğunu, nasıl aktarıldığını görünür kılan güçlü bir örnek sunar.

 

Kaynakça

Akın, B. A. (2019). Bir queer okuma: sosyal dışlanma ve ortaya çıkma işlemlerinin tiyatromuzda temsili. Yedi, (22), 19-29.

Butler, J. (2020). Cinsiyet belası: feminizin ve kimliğin altüst edilmesi. (B. Ertür çev.). Metis Yayınları.

Erol, A. (2022). Onur ayı haziran’ı LGBTİ+’lar için gökkuşağı “köşe”leri. Kaos GL. https://kaosgl.org/haber/onur-ayi-haziran-in-lgbti-lar-icin-gokkusagi-kose-leri

Gürler, İ. (2025). Türk edebiyatında bir direniş sembolü olarak lubunca. Gayet Dergi, (4), 30-33.

Kontovas, N. (2017). “İstanbul kuir argosunun tarihsel gelişimi ve dildeki diyakronik süreçlere sosyalişlevsel bir yaklaşım”. (Çev. H. E. Yakar) Pan Dergi. https://www.pandergi.org/single-post/2017/04/01/lubunca

Tetik, B. (2023). Annemin Kaburgası. İstanbul: İletişim Yayınları.

Tiftik, S. ve Cenkci, Z. B. (2021). “Edebiyatta kuir perspektif, temsiliyet ve mekân” üzerine [Video]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=Sz_nhnUz5DI



[1] Bu öykü üzerine düşünmemde, Phil-Free ekibinin düzenlediği ‘Sevcan Tiftik ve Zeliha B. Cenkci ile Edebiyatta Kuir Perspektif, Temsiliyet ve Mekân’ başlıklı konuşmada Sevcan Tiftik’in metne yaptığı değinme, ilham verici olmuştur. Ayrıca, Prof. Dr. Eylem Dereli’nin yürüttüğü ‘Edebi Oluşumlar ve Örnek Metin İncelemeleri’ başlıklı yüksek lisans dersinde söz konusu öykünün tarafıma tahlil ettirilmesi ve ders kapsamında metnin ayrıntılı biçimde ele alınması bu çalışmanın şekillenmesinde önemli katkı sağlamıştır.