Giriş

Dil dediğimiz olgu yalnızca anlaşmayı, karşılıklı iletişim kurmayı sağlayan kitlesel bir araç değil, ait olduğu toplumun kültürel hafızasını taşıyan en önemli unsurlardan biridir. Dil, ait olduğu milletin yaşam tarzını, inanç sistemini, geleneğini, dünyayı anlama ve ona yaklaşma algısını içinde barındırır. Bu nedenle dil ve kültür birbirini daima etkileyen, besleyen ve tamamlayan iki önemli unsurdur.

Dil insan toplumunu yöneten ve toplumsal yaşamımızı mümkün kılan bir araç olmasının yanı sıra hem düşünme hem de iletişim kurabilme aracıdır (Ercanlar, 2025). İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünde bilgi aktarımı sözlü yollarla gerçekleşmiştir. Yazının henüz icat edilmediği veya yaygınlaşmadığı dönemlerde tarihlerini, gelenek ve değer yargılarını sözlü anlatılar aracılığıyla nesilden nesle aktarmış ve korumuşlardır. Hikâyeler, destanlar ve atasözleri bu aktarımın önemli araçları olmuştur.

Sözlü kültürün doğasını inceleyen Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi adlı eserinde sözlü kültürü yazılı kültürle karşılaştırarak analiz etmektedir. Ong’a (2018) göre sözlü kültür, yazının henüz icat edilmediği veya yaygınlaşmadığı toplumlarda bilgi aktarımının sözlü yollarla sağlandığı bir yaşam biçimini ifade eder ve bu bilgi aktarımı tamamen hafızaya dayalıdır. İnsanlar nesiller boyunca bilgiyi aktarmak için şiirler, şarkılar, atasözleri ve hikâyeler gibi tekrar eden yapılar kullanır. Bu noktada bellek ve tekrarın önemi, unutulmayı önlemek ve bilginin korunmasını sağlamak için kritik bir yöntemdir.

Sözlü kültürde bilgi, bireyden ziyade toplumun ortak mirasıdır. Hikâyeler ve efsaneler, ait oldukları toplumun değerlerini, tarihini ve inançlarını bir arada tutar. Buradan hareketle Ong’a (2018) göre sözlü kültür, sosyal bağları ve kolektif bilinci güçlendiren bir rol oynar. Sözlü kültürde, yazılı kültürde olduğu gibi zamansal sürekliliğe vurgu yapılmaz ve ifade biçimi de farklıdır. Sözlü kültürde düşünceler, soyut kavramlardan uzaktır ve somut imgelerle ifade edilir. Dolayısıyla sözlü kültür alanında bilgi bağlamsaldır ve doğrudan bireyin günlük yaşamına hitap eder.

Sözlü kültürde/iletişimde, tekrarların ve ses ögelerinin önemli rolleri vardır. Bu ses ögelerinden aliterasyon, asonans ve kelime tekrarları sözlü kültürde iletişimi güçlendiren, hafızayı destekleyen ve akılda tutma eylemini kolaylaştıran önemli ögelerdir. Konsonant seslerin tekrar edilmesiyle oluşan aliterasyon ve vokal seslerin tekrar etmesiyle meydana gelen asonans, seslerin ritmik bir yapı ulaştırmasını sağlarken dinleyicinin de dikkatini çekmek ve bilgiyi kolay hatırlanır hâle getirmek için kullanılır. Sözlü kültür ürünü olan destan ve bilmecelerde de sık sık kullanılan bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda kullanılan kelime tekrarları da aliterasyon ve asonansın sahip olduğu işlevlere sahiptir ve anlatının ana temasını kavramayı veya başkahramanlarının adlarının unutulmamasını sağlamaktadır.

Sözlü kültürü destekleyen bu ögeler tabii olarak bu kültürde ortaya çıkmış şiirleri de etkilemektedir. Başlangıç noktası sözlü kültür geleneği olduğu düşünülen eski Türk şiiri de bu malzemelerden faydalanmıştır. Zira bireylerin mutlaka akıllarında bir şiir tutabilmesi de bu özelliklere bağlı olmaktadır.

Bu makalede sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş süreci ele alınacak ve bu dönüşümün kültürel hafıza üzerindeki etkileri incelenecektir. Ayrıca Türk kültür tarihindeki sözlü anlatı geleneği de kısaca değerlendirilecektir.

Sözlü Kültür ve Hafızanın Rolü

Sözlü kültür, yazının bulunmadığı veya sınırlı kullanıldığı toplumlarda bilgiyi sözlü yollarla aktarılmasıyla ifade edilir. Bu toplumlarda bilgi bireysel hafıza ile değil, kolektif bilinç ile korunur. Hikâye, mit ve destan gibi anlatılar yalnızca eğlenmek amacıyla anlatılan metinler olmanın ötesinde kültürel bilginin taşıyıcılarıdır.

Sözlü kültürde bilgi sabit değildir, bireyden ziyade toplumun ortak mirasıdır. Her anlatımda ekleme veya çıkarma yapılarak yeniden türetilir. Hafızanın önemli bir rol oynadığı sözlü kültürün, kolektif ve katılımcı iletişimi sağladığını söyleyen Ong (2018), hikâye anlatıcılığının ve sözlü belleğin, toplumun bilinci ve zihni üzerindeki etkisini de vurgulamaktadır (Atkan, 2024). Dolayısıyla Ong’a göre sözlü kültür, sosyal bağları da güçlendiren bir etkendir. Sözlü kültürde bilginin sabit olmaması, sözlü geleneği dinamik ve canlı bir yapı hâline getirmektedir.

Bu bilgilerden hareketle sözlü geleneğin hâkim olduğu dönem ve toplumlarda hafızanın rolü oldukça büyük ve önemlidir. Yazılı bir ortamda saklanamayan, kayıt altına alınamayan bilgi; sözlü kültürün getirisi olan kolay ve hatırlamayı kolaylaştıran ezberleme yöntemleri, ritim ve tekrar eden ses oyunları ile kayıp bilgi olmaktan kurtulmaktadır.

Türk Kültüründe Sözlü Gelenek

Türk kültür tarihi, güçlü ve süreklilik gösteren bir sözlü kültür geleneğine dayanmaktadır. Yukarıda da bahsedildiği üzere yazının yaygınlaşmasından önceki dönemlerde toplumsal hafızanın korunması ve aktarılması büyük ölçüde sözlü anlatılar aracılığı ile gerçekleşmiştir. Bu bağlamda destan, efsane, mit, hikâye, atasözü ve şiirsel anlatılar, edebî birer ürün olmakla beraber tarihsel ve toplumsal bilgilerin taşıyıcıları olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Sözlü geleneğin en belirgin özelliklerinden biri kolektif bilince dayanmasıdır. Türk sözlü kültür geleneğinde anlatılar belirli bir kişinin mülkiyetine ait değil, toplumun ortak mirası olarak kabul edilmektedir.

Sözlü gelenekte şiir ve anlatı biçimleri önemli bir yer tutar. Özellikle şiirlerde karşımıza çıkan ritmik yapı, tekrarlar ve kalıplaşmış ifadeler; anlatının nesilden nesle aktarımını ve bilginin kalıcılığını kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla Türklerin sözlü kültür geleneği, sözlü kültürün bellek temelli yapısıyla doğrudan ilişkilidir.

Türk sözlü kültür geleneğinin bir diğer önemli unsuru olarak atasözlerine de kısaca değinilmelidir. Kültürel unsurlar birleşerek dilden dile dolaşıp gelecek nesillere aktarılan kalıplaşmış özlü sözlere atasözü denilmektedir (Gül, 2003). Atasözleri kısa ve yoğun imgelerle, toplumsal deneyim ve bilginin aktarıldığı sözlü kültür ürünüdür. Türk şiirinin oluşumunda etkisi olduğu düşünülen atasözleri genel bağlamda ait olduğu milletin kültürünü de en iyi tanıtan sözlü kültür ürünüdür (Gül, 2003).

Tüm bunlardan hareketle Türk sözlü kültür geleneğinin yalnızca geçmişe ait bir olgu olmadığı vurgulanmalıdır. Günümüzde de birtakım sözlü kültür geleneğinin ürünleri varlığını sürdürmektedir. Bu durum sözlü kültürün, yazılı kültürle birlikte de var olabildiğini tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir.

Yazının Ortaya Çıkışı ve Kültürel Dönüşüm

Şüphesiz insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli unsurlardan biri, dil kullanma yeteneğine sahip olmasıdır. İletişim kurma yetisi birçok canlının sahip olduğu bir yetenektir. Ancak soyut-somut birçok düşüncesini imgeler kullanarak ifade edebilme yeteneği, insanı diğer canlılardan ayırmaktadır. İnsanın bu denli diğer canlılardan ayrılmasında kesinlikle yazının icadı ve kullanımı da etkilidir.

Yazının ortaya çıkışı insanlık tarihinde büyük bir dönüşüm yaratmıştır. Yazının icadı ve yavaş yavaş halk tarafından kullanılmaya başlaması, sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş sürecini de başlatmıştır. Homo Sapiensin binlerce yıl varlığını sürdürmesine rağmen yazının icadı yalnızca altı bin yıl öncesine dayanır ve yazılı kültür, insanlık tarihinin yaklaşık yüzde onluk bir bölümünde ortaya çıkmıştır (Atkan, 2024).

Yazı, Sümerler tarafından tarımsal faaliyetler ve ekonomi doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Yazılı kültür başlarda belirli bir sınıfa hitap etmiş, sonraları ise yaygınlaşmaya başlayarak hemen hemen herkese hitap etmiştir.

Yazılı kültür, bilginin daha geniş bir coğrafyada ve daha uzun bir süre korunmasını mümkün kılarak insanlık tarihinde büyük bir dönüşüm meydana getirmiştir. Yazı sayesinde bilgi, sadece insan hafızasına bağlı olmaktan çıkmış ve maddi bir ortama aktarılabilir hâle gelmiştir. Dolayısıyla yazı sayesinde bilgi, daha sistemli bir biçimde saklanabilme ve gelecek nesillere aktarılabilme seviyesine gelmiştir.

Yazılı kültürün medeniyet tarihine katkılarından biri, şüphesiz soyut ve analitik düşünme yeteneğini geliştirmiş olmasıdır (Atkan, 2024). Walter J. Ong’un da belirttiği gibi yazı, bilgiyi sözlü kalıplardan kurtarıp yazılı metinlerde saklanabilir hâle getirmiştir. Ancak bu durum birtakım araştırmacı ve düşünürlerin fikirlerinin aksine sözlü kültürün tamamen ortadan kalktığını göstermemektedir. Hatta sözlü kültür geleneği birçok toplumda varlığını, yazılı kültür geleneğiyle birlikte sürdürmektedir. Yalnızca, pek çok sözlü kültür ürünü yazıya geçirilerek korunmuş, böylelikle bu ürünlerin önemli bir kısmı günümüze kadar aktarılmıştır.

Bellek ve Yıkım Tartışması

Sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş süreci, bazı araştırmacılar tarafından kültürel hafızanın zayıflaması şeklinde yorumlanmaktadır. Bu durumun sebebi ise, yazılı metinler ortaya çıktıkça insanların bilgiyi ezberlemek yerine yazılı kaynaklara başvurması ile açıklanabilir. Ancak bu süreci bir “yıkım” olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu süreç bir değişim ve dönüşüm sürecidir ve bu kavramlarla ilişkilendirilmelidir.

Bu bağlamda, dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunun okuma-yazma bilmediğinden veya tercih etmediğinden sözlü kültür geleneğini benimsediğine dair bulgular (Lovejoy, 2008), kültürel hafızanın yalnızca yazılı araçlara indirgenemeyeceğini açıkça göstermektedir. “Bu insanlar, öğrenme yöntemi olarak sözlü kültürü tercih etmektedirler. Bu durum, sözlü kültürün neden hâlâ önemini koruduğunun bir göstergesidir” (Atkan, 2024). Keza günümüz Türk kültüründe görüldüğü üzere yüz yıllık atasözleri gibi ürünlerin de sözlü kültür geleneği ile hâlâ dilden dile, kulaktan kulağa dolaşması da sözlü kültürün tercih edilmesi durumuna örnektir. Buradan hareketle sözlü kültürün bir değişim ve dönüşüm süreci geçirdiğini söylemek mümkündür.

Sözlü kültür geleneğinden yazılı kültür geleneğine geçiş süreci, bellek ya da yıkım ikiliği çerçevesinde değerlendirildiğinde, yukarıda bahsi geçen bulgulardan hareketle sözlü kültürün varlığını sürdürmeye devam etmesi; kültürel hafızanın yok olmadığını, yalnızca biçim değiştirdiğini ortaya koymaktadır. Yazılı kültürün yaygınlaşması gerçek anlamda bir yıkım yaratmış olsaydı, günümüzde sözlü aktarımın bu denli güçlü olması ve insanların bunu tercih etmesi nasıl açıklanırdı?

Veriler, dünya nüfusunun %70’i kadar büyük bir bölümünün hâlâ bilgiyi işiterek, tekrar ederek ve bağlam içinde öğrendiğini veya öğrenmeyi tercih ettiğini göstermektedir (Lovejoy, 2008). Bu durum da sözlü kültürün yaşayan bir bellek olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Öte yandan yazı ve dijital teknolojilerin gelişimi, sözlü kültürü ortadan kaldırmak yerine onu dönüştürmüş ve yeni ifade alanları yaratmıştır. Bu bağlamda sözlü kültür ile yazılı kültür arasında keskin bir karşıtlık kurmak yerine, bu iki yapının birbirini tamamlayan ve dönüştüren sistemler olduğu kabul edilmelidir. Yazı, sözün zıttı değil (Atkan, 2024), onun farklı bir düzlemde yeniden örgütlenmiş hâlidir. Dolayısıyla sözlü kültürün devamlılığı, kültürel belleğin sürekliliğini temsil ederken bu belleğin biçim değiştirmesi ise “yıkım”dan ziyade dönüşüm kavramıyla açıklanmalıdır.

Sonuç

Sonuç olarak sözlü kültür geleneğinden yazılı kültür geleneğine geçiş süreci, medeniyet tarihinin en köklü dönüşümlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu sürecin yalnızca teknik bir değişim olarak adlandırılması yetersiz kalmaktadır. Bu çalışma boyunca ortaya konulduğu üzere söz konusu dönüşüm, aynı zamanda kültürel hafızanın korunma ve aktarılma biçimlerinde de önemli değişikliklere kapı aralamıştır. Sözlü kültürde doğrudan hafızaya dayalı olan bilgi ve sözlü kültür ürünleri, yazının ortaya çıkışıyla dışsallaşmış ve maddi ortamlarda korunabilir bir noktaya gelmiştir.

Bu dönüşüm, bazı yaklaşımların ileri sürdüğü gibi sözlü kültürün tamamen ortadan kalkması veya kültürel belleğin zayıflaması anlamına gelmemektedir. Aksine hem tarihsel veriler hem de bazı güncel araştırmalar, sözlü kültür geleneğinin günümüzde de etkinliğini koruduğunu göstermektedir. Özellikle dünya nüfusunun önemli bir bölümünün hâlâ sözlü aktarım biçimlerini tercih etmesi, sözlü kültürün yaşayan bir hafıza biçimi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, kültürel belleğin yalnızca yazılı metinler aracılığıyla var olamayacağını, sözlü aktarımın da bu sürecin vazgeçilmez bir parçası olduğunu göstermektedir.

Türk kültür tarihi de bu durumun somut örneklerini sunmaktadır. Destan ve atasözleri gibi ürünlere sahip olan sözlü anlatı geleneği, yazılı kültürün yaygınlaşmasına rağmen bir noktada varlığını devam ettirmiştir. Bu durumda sözlü ve yazılı kültür, birbirini dışlayan iki unsur olmanın aksine; birbirini tamamlayan ve dönüştüren iki farklı ifade biçimi olarak değerlendirilmelidir.

Bu bağlamda sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş süreci, bir yok oluş değil daha çok bir yapılanma süreci olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kültürel hafıza ortadan kalkmamış, sadece yeni araçlar ve biçimler aracılığıyla varlığını sürdürmüştür. Günümüzde de dijital teknolojilerin etkisiyle bu dönüşümün yeni bir aşamaya geçtiği görülmektedir. Bu nedenle kültürel hafızayı anlamak için sözlü, yazılı ve dijital kültür biçimlerini birlikte değerlendiren bütüncül bir yaklaşım benimsemek gerekmektedir.

 

Kaynakça

Atkan, B. (2024). Sözlü ve yazılı kültür kitap incelemesi. Sakarya İletişim, 4(1), 101–106.

Ercanlar, M. (2025). Sözlü kültürden dijital kültüre: İletişim biçimleri, kültürel dönüşüm ve yabancı dil öğretimi. Fransız Dili Eğitimi Alanında Uluslararası Araştırmalar-III. 61-92.

Gül, B. (2003). Moğol atasözleri. Türkbilig, (5), 45–64.

Lovejoy, G. (2008). The extent of orality. The Journal for Baptist Theology And Ministry, 5(1), 121-133.

Ong, W. J. (2018). Sözlü ve yazılı kültür: Sözün teknolojileşmesi. S. Postacıoğlu-Banon (Çev.). Metis Yayınları.