Bu dünyada gerçekten kendimize ait olan ne var, hiç düşündünüz mü? Evlerimiz var, arabalarımız var; ailemiz, sevdiklerimiz var. Maddi anlamda sahip olduğumuz şeylerin ötesinde, manevi düzeyde benimsediğimiz şeyler de var. Duygularımız bize ait mesela, düşüncelerimiz bize ait; bir olaya verdiğimiz tepkiler de öyle. Hepsi bizim, bizden, bize ait.

Peki ya anılarımız? Hatıralarımız gerçekten sandığımız kadar bizim mi? Yoksa bize aitmiş gibi görünen, fakat insan eliyle şekillendirilmiş, bize hatırlatılan ya da bizden ustaca saklanan unsurlar mı? Hatırlarken gerçeğin kendisini mi çağırıyoruz yoksa onun darmadağın bir gölgesini mi? Bize öğretilmiş masalları okumaya devam mı ediyoruz yoksa hatıranın seçiciliğine sığınıp gerçeklerden mi kaçıyoruz?

Hatırladıklarımız gerçeğin kendisi mi, yoksa bir yalanın yankısı mı? diye düşünüp duruyoruz. Ancak gözden kaçırdığımız nokta şu ki bellek, tek bir doğruya işaret eden sabit bir alan değil; sayısız olasılığın iç içe geçtiği, her hatırlayışta yeniden kurulan bir zemin ve biz bu zeminde tek bir doğruda karar kılıp onu tek gerçek kabul edemiyoruz. 

Peki bellek neden güvenilmez? İnsanlık, bunca zaman başımıza gelenlerden ders çıkararak var olmadı mı? Öğrenmemizi sağlayan, yol almamıza yardımcı olan, hatta kimi zaman bize bir tür altıncı his kazandıran şey anılarımız değil miydi? O halde insan haklı olarak şunu soruyor: Bunca zamandır bizi ileriye taşıyan anılarımız nasıl oldu da güvenimizi kaybetti? Yoksa en başından beri güvenilmez miydi?

Bu soruya verilebilecek tek bir mantıksal cevap var gibi görünüyor. Hepimiz anılarımızın evrensel olduğunu varsayıyoruz, onları nesnel gerçekler olarak kabul ediyoruz. Bir olay gerçekleştiğinde, onun herkesin hatırasında aynı etkiyle var olduğuna, aynı tepkiyle karşılandığına inanıyoruz. Oysa gerçek bundan çok daha karmaşıktır. Bellek ne evrensel ne de nesnel bir olgudur. Her hatıra, onu hatırlayan kişinin bakışında yeniden şekillenen yapay bir yumak halindedir. Kişinin psikolojisi ve içinde yaşadığı toplumun sosyolojik yapısı, hatıranın kimyasıyla oynar; onu biçimlendirir, değiştirir. Böylece hem kendimizi kandırır hem de kolayca kandırılırız.

İşte bu noktada bellek, hem bireyselliğini hem de güvenilirliğini kaybetmeye başlar. Bir ideolojinin etkisi altında prangalanan bellek, kolaylıkla bir propaganda aracına dönüşebilir. İdeoloji bu oyunu iyi oynadığında, hatırlatarak yıkım; unutturarak cehalet üretir. Geçmiş çoğu zaman tüm gerçekliğiyle hatırlanmaz; belirli anlatılar etrafında yeniden kurulur. Bazı olaylar sürekli hatırlatılır, anıtlarla, törenlerle, anlatılarla canlı tutulur. Bazıları ise yavaş yavaş sessizliğe gömülür. Söylenmez, yazılmaz, öğretilmez. Zamanla unutulmuş gibi görünür. Oysa bu unutma çoğu zaman doğal bir unutma değildir, seçilmiş bir sessizliktir.

Benzer bir durum, yalnızca bizi ilgilendirdiğini düşündüğümüz kişisel hatıralarımızda da karşımıza çıkar. Tek kahramanı biz olan anılarımız bile sandığımız kadar tarafsız değildir. Çoğu zaman hatırlamak istediğimizi, hatırlamak istediğimiz biçimde hatırlarız. Geçmişi çağırırken can sıkan ayrıntılardan uzak durur, daha çok tatlı anıları davet etmeye çalışırız. Böylece geçmiş, zamanla nostaljiye kimi zaman da geçmişe duyulan bir tür saplantıya dönüşür.

Bir kavgayı hatırlarken kazandığımız anları hatırlamak kolaydır. Kaybettiklerimizi anımsamamız gerektiğinde ise kendi hatalarımızı değil rakibin “haksız” hamlelerini öne çıkarırız. Bu yüzden hatıralar yalnızca geçmişi anlatmaz; aynı zamanda bugünü meşrulaştırır. Hangi olayların hatırlanacağına, hangilerinin unutulacağına karar veren güç; ister bir ideoloji ister bireyin kendisi olsun, aynı zamanda hangi hikâyenin anlatılacağını da belirler. Böylece bellek, masum bir hatırlama alanı olmaktan çıkar ve bir anlatı kurma aracına dönüşür.

Bu sebeptendir ki hatırlamak her zaman özgür bir eylem değildir. Doğrusunu hiçbir zaman tam olarak bilmediğimiz bir olayı hatırlamak, bazen geçmişte kurulmuş bir anlatıyı sürdürmekten başka bir anlama gelmez.

Belki de bu yüzden bellek üzerine düşünürken yalnızca neyi hatırladığımıza değil bize neyin hatırlatıldığına ve bizden neyin unutturulduğuna da dikkat kesilmek gerekir. Çünkü bellek masum bir arşiv değildir; geçmişi olduğu gibi saklayan tarafsız bir depo hiç değildir. Bellek seçer, eleyerek yeniden kurar, kimi ayrıntıları büyütürken kimilerini sessizliğe gömer. Bu süreçte geçmiş yalnızca hatırlanmaz; aynı zamanda yeniden yazılır.

Bireyler de toplumlar da geçmişlerini anlatırken aslında onu yeniden biçimlendirirler. Hatırlanan her olay, anlatıldığı anda bugünün ihtiyaçlarıyla temas eder. Bu yüzden bellek yalnızca geçmişe ait değildir; bugünün anlamlarını da içinde taşır. Hatıra bugünkü kimliğimizi doğrulamak, yaptıklarımızı meşrulaştırmak ya da kendimizi korumak için yeniden düzenlenir. Böylece, yalnızca geçmişi anlatan bir iz olmaktan çıkar; bugünü kuran anlatılara dönüşür.

Hatırlanan ile unutulan arasındaki sınır çoğu zaman görünmezdir. Fakat bu görünmez sınır hem bireysel hayatlarımızı hem de kolektif hafızayı şekillendirir. Anlatıyı besleyen hikayeler ve anıtlar geçmişi korumaktan çok, belirli bir geçmişi canlı tutmaya hizmet eder.

Belki de bu yüzden bellek üzerine sorulması gereken en dürüst soru şudur: Hatırladıklarımız gerçekten bize mi aittir, yoksa bize ait olduğuna inanmamız istenen bir hikâyenin parçası mıdır? Çünkü bazen geçmişin en güçlü izleri hatırlananlarda değil; sessizliğe gömülmüş olanlarda saklıdır. Belleğin etiği de yalnızca neyi hatırladığımızı değil; neden hatırladığımızı ve neden bazı şeylerin hatırlanmasına hiç izin verilmediğini sorguladığımız anda başlar.