“Yağmura çok teşekkür ederim

Bu gece yalnızca cesedime yağdı”

küçük İskender

 

Yatakta kıvrılmış öylece yatıyordu. Huzursuzca, pişman ve canı yanarcasına. Kıvrılmış olanları zihninden geçiriyordu. Bağrışmalar, ağlamalar, sinir krizleri… Şimdi gözleri dumanlı, kirpikleri ağlamaklı, dudakları kıpırtısız. Dizlerini karnına çekmiş öylece aklından geçiriyordu olanları.

Dışarıda bir yağmur. Hava gri. Hava sinirlenmiş, bütün sıkıntısını toplayıp getirmiş. Öylece çöreklenmiş bekliyordu. Neyi bekliyordu hava? Kimi bekliyordu? Yağmur tutmuştu şehri. Mavi bir yağmur. Herkescikler kaçmıştı mavi yağmurdan. Bulabildikleri ilk hapishaneye atmıştı kendilerini. Mavi yağmurdan, havanın gazabından kaçmışlardı insanlar. O insanlar ki kimseyi anlamayan, kendi küçük dünyalarında yaşayan insanlar. Bir sevgiyi, bir sevişmeyi tehdit gören insanlar.

Bir apartmanın giriş katında yatakta kıvrılmış yatıyordu. Giriş katı demeye bin bir şahit ister. Alenen yerin altındaydı bu ev. Küçük, karanlık, rutubetli. Ufacık camları vardı. Bir pişmanlığın sığacağı kadar ufacık camları vardı bu evin. Sadece gün batarken ışık alır ve sessizleşirdi ev. Gün batımlarında gece gelir, bu ufacık camlardan giren gün ışıklarını süpürüp giderdi. Evet gece gün ışıklarını süpürüp giderdi. Giderdi gece, siktir olup giderdi gece.

Günün batmasına az kalmıştı. Ama bugün eve gün ışıkları vurmayacaktı. Çünkü bütün gün tanrı ağlamıştı. Bütün gün hava sinirliydi. Ama gece gelecekti. İster mavi yağmur yağsın ister tanrı ağlasın. Gece her zaman gelirdi. Gelirdi ve insanı kendi ile baş başa bıraktıktan sonra siktir olup giderdi.

Yattığı yerden gördü. Ufacık camlardan mavi yağmur damlaları sızıyordu evin içine. Düşünüyordu dumanlı gözlerle. Yalnız başına düşünüyordu. “Neden söyledim ki?” diyordu kendi kendine. Kimsenin bilmesine gerek yoktu. Kimsenin anlamasına gerek yoktu. Kendi dünyasında yaşayıp gidiyordu sonuçta. Ne gerek vardı?

Mavi yağmur damları sızıyordu evin içine. Sessizce sızıyordu evin içine. Bir kan gibi sessizce ve akışında sızıyordu. Kıvrılan ve kan bir kan gibisine. Mavi yağmurlar onun için akıyordu, kıvrılıyordu, sızıyordu.

“Anne” dedi. Annesine söylemişti bugün. Onun istediği gibi bir çocuk olmadığını, olmayacağını söylemişti. O hiçbir zaman istenilen, arzulanan biri olamamıştı. Olamazdı. Bu onun doğasına aykırıydı. Her zaman asi olan, laf dinlemeyen, kendi olmaktan vazgeçmeyen biriydi o. Şimdi bunca yılın ardından sonra başkası gibi olamazdı. Çünkü başkaları gibi olmak cehennemdi.

“Evet anne” demişti. “O çok korktuğun ve kabusların olan şey oldu.” demişti. “Ben senin istediğin gibi bir evlat değilim, olmadım, olmam.” demişti.

Tanrı hâlâ ağlıyordu. Pişmanlıklar içerisinde, hüngür hüngür ağlıyordu. Tanrı pişmandı. Bunu bir insana yapmaya hakkım yok dercesine ağlıyordu tanrı. Ben kötü, zalim ve aşağılık bir varlığım diyordu tanrı kendi kendine. Hakkım yok buna diyordu. Hakkı yoktu buna.

Annesine söylemişti. Annesinin en büyük kâbusu olan şeyi. İçten içe her zaman biliyordu annesi ama hiçbir zaman kabul edemiyordu. Edemezdi çünkü böyle bir şey olamazdı. Olmamalıydı. Ama olmuştu işte dünyada her zaman onlardan başkaları da vardı ve var olmaya devam edecekti.

Annesi bağırmış, çağırmış, ağlamış ve en sonunda onu evden kovmuştu onu. Benim böyle bir çocuğum olamaz demişti. Allah’ım nerde hata yaptım, kimin günahını aldım demişti. Olamaz, olamaz diye bağırıp kendini yırtmıştı. Defol git bu evden, bir daha sakın anne diye yanıma gelme demişti.

O da defolup gitmişti. Kendi küçük yeraltındaki evine. Mavi yağmurlar sızıyordu şimdi bu küçük eve. Ufacık camlardan, ufacık zamanlardan sızıp giriyordu mavi yağmurlar. Bir zemine birikircesine sızıyordu.

Öylesine pişmandı ki… Tanrı gibi pişmandı. Edepsiz bir yalnızlığa mahkûm edilmişti. Kimseciklerin olmadığı sadece kendi ile baş başa kaldığı edepsiz bir yalnızlık. Dağılmış yatak örtüsü, rutubet kokusu ve mavi yağmur ile baş başa kalmıştı. Yatıyordu öylesine. Daralmış bir şekilde yatıyordu.

Mavi yağmur şiddetlenmişti. Yeryüzünde bulduğu her şeye hücum ediyordu. Yok etmek istercesine bir hücumdu bu. Geride hiçbir şey bırakmak istemiyordu bu mavi yağmur. Her şeyi önüne katıp götürmek istiyordu. Böyle yağmuru ne Nuh görmüştü ne de Maia. Tanrı pişmandı ve içini döküyordu.

Yatıyordu öyle yatakta. Mavi yağmurlara engel olmadan. Yağmuru görüyordu. Sızıyor ve birikiyordu yağmur. Kan gibi. Engel olmuyordu. Kalkıp eski kazakları, ufacık camların önüne sıkıştırabilirdi. Ama yapmıyordu. Mavi yağmurlar evin içine sızsın ve biriksin istiyordu.

Bütün ev mavi bir renge bürünmüştü. Öylesine boyun eğen, öylesine itaatkâr, öylesine yalnız. Yağmur sızdı ve birikti. Tanrının bütün pişmanlığı gidene kadar. Sızdı ve birikti mavi yağmur.

Bir anda durmuştu mavi yağmur. Bir anda siktir olup gitmişti. Gitmişti ama geride hiçbir şey bırakmamıştı. Bütün apartmanları, asfaltları, parkları, sokakları yıkayıp gitmişti. Giderken yanında onu da götürmüştü. Bir apartmanın giriş katındaki bir dairede, mavi sular ile sevişen bir beden bırakmıştı geride.

20 Ağustos ‘25/ Eskişehir