Leyla, yıllardır yalnızca hayatta kalacak kadar yaşıyordu. Gözlerini açtığında tavan hep aynı yerdeydi. Yağmurun tavanda bıraktığı soluk izler Leyla’nın gözünde bir erkek portresini andırıyordu. Leyla her sabah istemeden o yüze bakıyordu. Telefon yatağın kenarında sessizce Leyla’nın nöbetini tutuyordu. Aramalar, mesajlar, bildirimler… Bir gün geçti. Sonra bir ay. Sonra bir yıl. İçinden çıkılmaz bir kayboluşta savruluyordu. Leyla bugün alışılmışın dışına çıktı. Kapıyı açtı. Koridordaki ayakkabılara baktı. Toz tutmuş, bağcıkları aylardır çözülmemiş ayakkabılara. Eğilip giymek için enerjisini ölçtü. Terlikleriyle çıktı. Apartmanın merdivenlerini inip çıkmaya başladı. Onu motive eden tek şey kulağında yüksek tempoda çalan müzikti. Bir vokal çığlık atıyor, gitar ve bateri birbirine aykırı ilerliyordu. Bir basamak daha çıktı. Bacakları yanmaya başladı ama durmadı. Sırtından akan teri hissettiğinde basamaklara oturdu. Işık arada bir sönüyordu. Sensörü yakmak için elini kaldırmak istedi ama yapamadı. Komşunun kapısından gelen televizyon sesi ve betonun soğuğu onu kendine getirdi ve yerinden kalktı. Merdiven tırmanışı bitmiş, yorgunluk kemiklerine kadar işlemişti. Bu yorucu ve kasvetli apartman boşluğundan sonra sıra mutfakta dağ yığını bulaşıklara geldi. Vakit kaybetmeden içeri girip doğrudan mutfağa geçti.

Binlerce fersah ötede ve bir o kadar başka bir zamanda Eliria, gümüş zırhının içinde, korku dolu ama korkusuz bir soğukkanlılıkla dağa tırmanıyordu. Her adımda zırhının ağırlığı omuzlarına biraz daha çöküyor, metalin soğuğu derisinden kemiklerine kadar işliyordu. Nefesi miğferinin içinde yankılanıyor, ama nefesi bile kendine yabancı geliyordu. Kaç adım attığını bilmiyordu. Zaman, rüzgârın içinde eriyip gitmişti. Bu tırmanış çoktan anlamını yitirmişti. Zirveye yaklaştıkça teri soğuyor, vücudu kendine ait olmayan bir kabuk gibi ağırlaşıyordu. Bir an durmak istedi. Ama durmadı.

Leyla istemsizce ve bıkkın bir edayla bulaşıkları izlemeye daldı. Kalıp halinde kurumuş yemek artıkları, savrulmuş bir ruh hâlinin fosilleşmiş kanıtı gibiydi. Tencerelerin dibi tutmuş, tabaklardaki yemek sosları renk değiştirmiş, bardaktaki ayran lekeleri bakılmak için soğutulup bekletilmiş kahve fincanındaki fal berraklığında bir şeyler anlatmak istiyor gibi tezgâha kurulmuştu. Bunlar makinenin halledeceği bulaşıklar değildi. Her biri ayrı çaba gerektiriyordu. Sanki bir savaşa hazırlanıyor gibi daha fazla düşünmeden kolları sıvadı.

Savaşçı kadın tepeye ulaştı. Gözlerini ovuşturup önündeki düşmanları saymayı denedi. Bir sürü rengarenk yaratık, saymanın mümkün olmayacağı kadar çok düşman… Her biri dikkatli bir mücadele gerektiriyordu. Kocaman kılıcı sırtında ağırlaşıyor, gümüş zırhı karlı tepelerin ortasında, uğursuz bir güneşin altında ruhsuz bir donuklukla parlıyordu. Nefesi hâlâ düzensizdi. Hiçbir şey yapmadan durmak istedi. Ama bu mümkün değildi. Hayatı boyunca savaşmıştı. Ama hiçbir savaş gerçekten bitmemişti. Her zafer, yalnızca bir sonrakine kadar sürmüştü. Kısa. Eksik. Unutulmaya mahkûm. Krallığı korumak demek; insanları, tüyü bitmemiş çocukları, ailesini ve sevdiklerini korumak demekti. Ölmek var dönmek yoktu. Karşısında cırt renkli flamalar altında sayısı belirsiz ejderanlar duruyordu. Arkalarında, dumanın içinde şekillenen daha büyük bir gölge yükseliyordu. Efendileri. Ejder Duman Nefes. O, ağır ve kaçınılmaz bir kader gibi yaklaşmaya devam ediyordu.

Leyla sıcak suda can bulan deterjan köpükleriyle kaplı bir leğen içinde bulaşıkları yıkamaya başladı. Onları elleriyle bir kenara toplayıp sudaki yansımasına baktı. Yansıması bulanık ve belirsizdi, sanki başka biriymişçesine. Umursamayan muzip bir çocuk gibi, parmaklarını hızlı hızlı suyun içinde sağa sola hareket ettirerek “Cup.. cup… vlong… vlong…” diye su ile sesler çıkardı. Köpük banyosu gibi, köpükler leğenden fışkırıp dirseklerine kadar yayılırken adeta beyaz bir toz bulutunu andırıyordu. Pencere ardına kadar açıktı ama o, şehrin gürültüsünü duymuyordu. Korna sesleri, kedi kavgaları, zincirini koparmaya çalışan köpek, çöp arabası, ambulans sesi… Üst kattaki tadilatın kulak çınlatacak delici sesini bile duymuyordu. Bulaşıklara hipnoz olmuşçasına odaklanmış, hızlı hızlı yıkayıp lavabonun kenarına durulamak için sıralıyordu. Biraz zaman geçti. Tek hissettiği, parmak uçlarının yaşlı eline benzer buruşukluğu ve sırtındaki o dinmek bilmeyen ağrıydı. Süngerin gücüne giden bulaşıklar vardı. Temizlenmeyen yıkanmaya direnen tencereler.

Sırtından çıkardığı devasa kılıcı kavradı. Parmakları kabzanın etrafında kapanırken metalin soğuğu derisine işledi. Üzerine yağmur gibi yağan, yüzsüz ve düzensiz koşturan ejderanlar vardı. Aralarında onların tekinsiz efendisi, koca ejder Duman Nefes yükseliyordu. Duman Nefes büyük bir gümbürtü ile havalandı. Kanatlarını açtı ve ateş püskürttü. Alev havada helezonlar hâlinde ilerliyordu. Isı Eliria'nın yüzüne çarptı. O refleksle iki büklüm eğildi. Nefes alamıyor gibiydi. Etraftan ağır bir yanık kokusu geliyor, insanlar bağrışıyor, düşmanlar kana susamış bir zevkle saldırıyordu. Metaller çarpışıyor, kar eriyordu. Sesler ona uzaktan gelen bir yankı gibi gecikmeli ulaşıyor, sanki savaş ondan bağımsız başka bir yerde gerçekleşiyor gibiydi. Eliria bir an durdu. Ama kılıcı tutan elini hiç gevşetmedi.

Leyla, elindeki süngeri bıraktı. Bulaşık teliyle tencerenin dibindeki yanık lekesini kazırken dişlerini sıktı. “İşte bitmek üzere” dedi. “Kahrolası izlerden biri daha… Az kaldı, çok az…” dedi kendi kendine siyah zift karası tencereyi sürterken. Kahve içmeyi planlıyordu. Havada geniz yakıcı bir duman kokusu vardı. Eldeki kömür karası tencereden geliyor olamazdı bu koku. Kokunun dışarıdan geldiğini anlaması saniyeler sürdü. Dışarısı, gece vakti bile görülecek derecede toz bulutlarıyla doluydu. Küresel ısınma, anız yakanlar, egzozu bozulmuş arabalar… Umursamadı. O an musluğun sıcak tarafını sonuna kadar açtı. Sıcaklığı bir ejderha ateşi gibi yüzünde hissetti. Buhar mutfağı kaplarken, suyun metale çarpıp sıçrayan keskin sesini duydu. Bulaşıkları yıkama hızı savaş meydanında çarpışan askerlerin çevikliği gibiydi. Sıcak sudan eli yanıyor ama soğukla karıştırmak yerine elini suya değdirmeden bulaşıkları durulamaya çalışıyordu. Kaynar sudan korkmadan sıcağı sonuna kadar açtı. Suyun ısısı ne kadar yüksek olursa hijyenik ve temiz olacağına inanıyordu.

Eliria dizlerinin üzerindeydi. Sıcaktan yüzü kızarmış, nefesi kesilmişti. Dağın sırtında savaş hâlâ sürüyordu. Ejderin ateşi toprağı yararken o, geri çekilmedi. Kalkanı çatladı, yaralandı, sarsılıp düştü ama tekrar ayağa kalktı. Kılıcını sarı, yeşil, mor renkli ejderanlara savurdu. Tekrar kaldırdı ve indirdi. Her darbe içinde biriken korkuya da iniyordu. Her vuruşta sinmiş bir köpek yavrusu gibi olan korku, hızla kalbinden uzaklaşıyordu. Nefesi daha da düzensiz bir hâl aldı ama durmadı. Gökyüzünde kararan gölge tekrar belirdi. Duman Nefes. Vazgeçecek gibi değildi. Kanatlarını kapattı ve hızlı bir dalışla tam da Eliria’nın bulunduğu yere, ordunun sol kanadına doğru inmeye başladı. Dağın sırtında sert bir ıslık yayıldı. Kanla karışmış kar ve kül taneleri havaya pamukçuklar gibi fırladı. Hafif, sessiz ama her yere yayılan. Eliria aynı yerinde kaldı. Kaçmadı.

Bulaşıkların bitmesine ramak kalmıştı. Sadece bir tencere. Leyla, döküm tencereyi güzelce yıkadı. Suyunun süzülmesi için ters çevirdi ve tam bulaşıklığa koyarken tencere elinden kayıp yere düştü. Metal gövde fayans zemine öyle bir hızla çarptı ki patlamayı andıran, sağır edici bir ses çıktı. Ardından metalin çın çın eden sesi eşliğinde yerde yuvarlandı. Ses kulaklarında uzun uzun yankılandı. Son sekişinde koca cüsseli bir yaratığın yere yığılması gibi tok ses çıktı.

Karşısında Duman Nefes ve sisten sayısı seçilmeyen ejderanlar vardı. Yanındaki yoldaşları bir elin parmağını geçmeyecek kadardı. Duman Nefes yeşil mor parlayan görkemli bedeni ile hayranlık uyandırıyor ama nefesindeki öldürücü zehir kokusu ve gözlerindeki kan dondurucu bakış Eliria’nın nefretini körüklüyordu. “İşte yine sen” dedi, içinden bir ses. “Hayatın boyunca biçim değiştirip karşına dikilen o şey…” Eliria bir canavar gibi bağırdı. Savaş narasından çok sesi yılların birikmiş öfkesini kusmak gibiydi. Ejderanların kılıçları omzuna, sırtına indi. Durmadı. Şakakları zonkluyordu. Nefesi tükenmek üzereydi. Acıyı zihninin derinlerine gömdü. Ejderin dikkati dağılmış başka yöne dönmüştü. Duman Nefes başını geri çevirdiğinde, ağzı erimiş lav gibi sıcaktı. Askerleri tam o anda Duman Nefes’in kanatlarına saldırdı. Bir mızrak kanadını deldi, bir ok gözüne yakın bir yere saplandı. Ejder bir an için irkildi. O bir an, bir ömrün karşılığıydı. Eliria kılıcının yansımasına baktı. Tanıdık ama yabancı bir silüet vardı orada.

Vakit kaybetmeden harekete geçti. Koştu ve ejdere doğru atıldı. Duman Nefes pençesini savurduğunda Eliria son anda yana kaydı. Pençe zırhını sıyırdı. Çığlık atan bir metal sesi yankılandı. Yere düştü ve dizleri çamura gömüldü. Eliria, Ejderin gölgesi altında kaldı ve onun sıcak nefesi yüzünü yaktı. Ölüm bu kadar yakından bakınca sıradan görünüyordu. Ayağa kalktı. Eliyle kara kristalden kılıcı iyice kavrayıp kaburgasının altına bütün gücüyle sapladı. Duman Nefes sendeledi. Sıcak ılık kan kokusunu duydu. Ejder geriye doğru yalpaladı. Rüzgâr Eliria’yı da savurdu. Ama kılıcı bırakmadı. Ejderin kükreyişi vadileri doldurdu, taşları titretti. Devasa gövdesiyle onu silkerek kurtulmaya çalıştı. Eliria dişlerini sıktı, kılıcı daha da itti. Kol kasları yırtılacak gibiydi. Ejder doğruldu ve hâlâ güçlüydü. Eliria kılıcı çekti. Bu kez yukarı, kalbe doğru. Metal kemiğe sürttü. İçeride bir kemik çatırdadı. Duman Nefes’in çığlığı yarım kaldı. Kanatları son kez açıldı, gökyüzü karardı. Devasa beden dengesini kaybetti, büyük bir gümbürtü koptu. Yer sarsıldı. Ejderin bedeni yere çakılışıyla toz bulutu yükseldi. Pullarındaki ışıltı söndü, mor-yeşil parıltı kül rengine döndü ve gözlerindeki ışık söndü. Fırtına sonrası bir sessizlik çöktü. Sadece yanık kokusu ve uzaklarda inleyen yaralıların sesi kaldı.

Leyla’nın düşürdüğü tencerenin sesini kimse umursamadı. Leyla da. Sadece eğildi, tencereyi tekrar yıkadı, kaldırdı ve yerine koydu. Ellerini önlüğüyle kuruladı. Artık kahve içebilirdi. Ama içinde istemsizce dışarı bakma isteği kabardı. Pencereye yaklaştı. Dışarıdaki duman dağılmıştı. Gökyüzü, dolunayın soylu beyazlığında, uzun zamandır ilk kez temiz görünüyordu. Sanki büyük bir fırtına dinmiş, ardında sessizlik kalmıştı. İçinden bir ferahlık hissi geçti ama adını koyamadı. Sadece kahve içmek istiyordu. Önlüğünü çıkarıp ışığı kapattı. Mutfaktan adımını atar atmaz kapı çaldı.

Açtığında karşısında zırhlı bir kadını gördü; beline kadar örgülü sarı saçlar, yüzü is, yanık ve morluklar içinde, sırtında insan boyu kadar bir kılıç… Gözleri yorgun, ama sakindi. Sormadan kafa işaretiyle Eliria’yı içeri davet etti.

“Su var mı? İçim yandı,” dedi Eliria.

“Var,” dedi Leyla, “Ama bir şartla.”

“Neymiş?”

“Benimle kahve içersen sana su veririm.”

Eliria başını sallayarak onayladı.

Leyla gülümsedi, “Bugünü bir zaferle bitirdik.” Eliria kıkırdadı.