Sarı beyaz minderli sandalyemde, karşımda. Avucundaki çakmağı sağa sola sallayarak bir şeyler anlatıyor. Beden dili doğal değil, eğreti. İçten ses tonu; dar kelime dağarcığından istediklerini bulup seçemeyince ‘şey’ sözcüğüne sığınmasını, ııı’lamasını biraz da olsa katlanılabilir hale getiriyor. Elleri de olması gerekenden fazla hareket ediyor, aşırıya kaçıyor. Dakikalardan beri çenemin altında duran başparmağım istem dışı ağzıma doğru gidiyor. Fark eder etmez göğüs kafesimden gerdanıma, gerdanımdan sırasıyla boynuma, yanaklarıma ve şakaklarıma yükselen utanç duygusu aklımda silik duran bir anıyı ete kemiğe bürüyor. Zihnimin gözlerini sıkıca yumarak bir yaz akşamı ılık kumlar ayak parmaklarım arasında dolanırken yaptığım itirafı unutmaya çalışıyorum. Günah çıkarıcımın duygu karmaşalarımda tırnaklarımı yediğimi hatırladığını sanmıyorum. Yine de bunun hiçbir önemi yok. Kusurlar bir kere seslendirilince gerçek oluyor. Havaya karışıyor, atmosfere yayılıyor.

Elindeki çakmağı yakıp söndürmeye başlıyor. Klik sesi beynimde yankılanıyor. Daha önce defalarca dinlediğim olayı anlatırken kelimeleri bile öncekilerle birebir. İçimdeki sesin bana, kendimin de tekrara düştüğünü hatırlatmasına izin vermiyorum. Ben olayları farklı yönlerinden değerlendiriyorum.

Kendimi daha sevilebilir ve masum hâle getirene kadar aynı şeyi yinelemiyorum. Benim onayımı alarak bilinçsizce kendini aklatıp vicdanını rahatlatmaya çalışıyor. Benim ikilemlerim kendi içimde onun tersine. Başkasına böylesine ihtiyaç duymuyorum. Genelde, onu sevdiğimden; bazen de beni gaddarlıkla suçlayıp suratına yapay bir korku ifadesi yerleştirmesine tahammül edemediğimden ona duymak istediklerini söylüyorum. Benim aksime o aynı şeyleri duymaktan yorulmuyor. Hâlâ çakmağımla oynuyor. Gazını bitirecek ya da mekanizmasını bozacak. Rahatsızlığımı dile getirmek istiyorum. Ama uyarım onu utandıracak. Utancını gizlemek için buna takılmamdan duyduğu şaşkınlığı, sesi içine kaçmış gibi kıs kıs gülerek ifade edecek. “Üç liralık çakmak için mi?” diyecek. Beni gererek diyaloğu tartışma haline getirmemek için önemsememiş gibi yapacak ama bozulduğu suratından okunacak.

Aniden, aklımı okumuş gibi çakmağı masanın üstüne bırakmaya karar veriyor. Çakmak, plastik boş bir gazlı içecek şişesi, hoparlör, tütün kağıtları, kullanılmış bir maske, ıslak mendil kutusu… En az, birbiriyle bağlantısız ve çoğunlukla kullanışsız ürünlerin satıldığı bi milyonculara benzediği kadar, kafamın içine de benziyor. Karman çorman, pespaye ve ucuz…

Gözlerim hâlâ çakmağa kilitli. Çalışıp çalışmadığı konusunda ikilemdeyim. Peki ya tuvaletin ışığını kapatmış mıydım? Banyoya girdim, çişimi yaptım… Işık? Keşke hiç açmasaydım ışığı, ne var yani kapıyı kapatmadan tuvaletimi yapmışlığım var, bu neden olmasın?

Elinde oynaya oynaya, siktiğimin çakmağının gazını bitirmiş. Gaz bitik gibi gözükse de bazen çalışabiliyordu. E yeniden de doldurulabilirdi. Kim üç liralık çakmağı yeniden doldururdu ki? Aklında başkası olmasına rağmen sevgilisinden bahsediyor. Benim de aklımda birden fazla insan var ama ben kendimi kandırmıyorum. Biriyle aramdaki ilişki istediğim gibi gitmediğinde, en mümkün olan bir diğerine razı gelmiyorum. Aşkın, sevginin masallardaki gibi olmadığının farkında değil. Beyaz atlı prensinin arkasında dörtnala mutlu sonsuzluğa veya sonsuz mutluluğa gitmeyi planlıyor. Dikkat edin de attan düşmeyin. Ben ondan farklı mıyım? İçten içe birinin elimden tutmasını beklemiyor muyum? Benimki farklı. Ben asla sevilmeyeceğimi biliyorum.

Tuvalete oturdum, işedim, kıçımı sildim, ellerimi yıkadım, kurulandım… Eğer ışığı kapatıp kapatmadığımı kontrole gidersem aklımın havada olduğunu düşünebilir. Dikkatsiz olduğumu. Belki takıntılı olduğum geçer aklından. Bir anda kalkıp içeri gitsem? Ne olduğunu sorar. Ona sorsam? Hem onu dinlemediğimi anlar hem de takıntılı olduğumu düşünür. Benim de yerimden kalkıp tuvalete kadar gidesim yok açıkçası.

Çakmağın üzeri kareli. Şeffaf tabana, dikey kesişen mavi çizgiler... Alındığı büfedeki diğer çakmaklar nasıl gözüküyor peki? Farklı renkleri olabilir. Sarı, kırmızı kesin vardır ve yeşil de tabii. Ya mor? Olabilir. Pembe… Turuncu… Farklı renkler değil farklı desenler de olabilir. Onunla göz teması kurmak içi bakışlarımı yukarı kaldırdım. Gözlerim gözlerine sonra başının arkasındaki tezgâha kaydı. Sütü orada bırakmışım. Dün akşamdan beri yüksek ihtimalle bozulmuştur. Kaynatsam içilir mi acaba? Her zaman bir yanda, kapağını açar açmaz burnumun direğini titretmesi de bir olasılık. Tezgâhın üstünde süt harici bir şeyin bozulup bozulmadığını merak etmeden duramadım. Bir bardak daha koymaya yer yoktu. İki gün önce yaptığım akşam yemeğim olduğu gibi ocağın üstünde duruyordu. Domates püresi kavanozunu kırınca her yer domates içinde kalmıştı. Acaba bu dağınıklığım için ne düşünüyordu?

İğreniyor muydu? Bugün eve ilk geldiğinde sordu birlikte toplamak isteyip istemediğimi. Diğerlerinin aksine laf olsun diye değildi samimiydi. Bu dağınıklığın beni utandırmamasından, rahatsız hissettirmemesinden rahatsız olarak daha sonra temizleyeceğim yalanıyla reddettim teklifini. Mesela annem bu hâlde yaşamama inanamıyordu, kızına yakıştıramıyordu. Onun sevgisi hep koşulluydu, hak edilmeliydi. Temiz olunmalıydı, düzenli olunmalıydı, başarılı, zeki, mental olarak dengeli olunmalıydı. Beni asla sevilmeye değer olamayacağıma alıştırmıştı. Banyoya girdim, tuvalete oturdum, telefonuma bir mesaj geldi, çişimi yaptım, mesaja bakıp elime sıvı sabun sıktım, yüzüme su çarptım… Ve ışığı kapadım! Açık kaldığı sürede faturama nasıl bir miktar yansır acaba?

Çakmağın kareleri, masa örtüsünün çizgileriyle çapraz kesişiyor. İkisinde de dikey çizgiler var ama birbirine girmiyor. Parmakları stresini azaltmak için bilinçsizce, çakmaktan da bihaber hâlde onu pencere pervazının altına, masanın kenarına itiyor. Çakmağın bir kısmı masanın dışında duruyor.

Düşebilirdi… O zaman onu kaybederdim. Masanın üstündeki ıvır zıvırların altında kalabilirdi. Tuzlu fıstık tabağı, dövme kremi, internet modemi, tost ekmeği, tütün paketi… Diğer çakmaklarımı ne kadar sürede unuttum? Bu çakmağı unutmam birkaç saati geçmezdi herhalde. Üstüne çok düşündüğüm için hatırlama ihtimalim de vardı ama genelde hatırlama ihtimalini hatırlar asıl fikri unuturum. Yani birkaç saat… Çakmağın eksikliğini ilk hissettiğimde, gayriihtiyari arkadaşlarımdan birinden cebime bir başka çakmak mı atarım yoksa ucuz bir çakmak daha mı alırım? Cebimde ne kadar bozuk para var? Beş, altı lira eder mi? Oturduğum yerde paraların birbirine çarpmaktan çıkartacağı şıngırtıyı duyabilmek için sallanıyorum. O gelecek diye market alışverişi yaparken tam para alabilmek için biraz bozuk vermiştim. İki yetmiş beş? Belki… Yirmi beş kuruş için para bozduracaktım? Banyo, klozet, mesaj, çiş, sabun, su, havlu… IŞIK(?) IŞIK(?)

Çakmağı öteye koyar koymaz, tütün kağıtlarıyla oynamaya başlıyor. Onları buruşturuyor, hafifçe yırtıp geri yapıştırır gibi yapıyor. Onlarla sigara sarıp içtiğimi, filtremin kağıdımdan fazla olduğunu düşünmemeye çalışıyorum. Tırnak yapısı geniş, onları pek uzatmamış. Parmakları çok kalın değil. Yine de parmak hareketleri hantal ve beceriksiz. Sol elinin yüzük, sağ elinin başparmağına pembe ve mavi renkli kocaman yüzükler takmış. Onları parmak diplerine kadar oturtmamış, eklemlerine yakın duruyorlar. Düzeltmemek için kendimi zor tutuyorum. Bir elimi diğerinin içine aldım. Sıktım, sıktım… Rahatsız oldukça daha çok bakmak istiyorum gözlerimi ayıramıyorum. Sıktım… Sanırım ışığı kapattım. Hayır, bir saniye… O sabahtı. AAHHH!

Bir haftalık sevgilisinin, geleceğe dair yaptığı planlar sözde onu korkutuyormuş. Gözlerinden tersini hissettiği apaçık belli. Yıllardan beri ailesi ve toplum tarafından oturtulmuş kalıpları kıramadığını, onun için çizilmiş çizgilerin dışına adımını atamadığını itiraf edemiyor. Hayatında ilk defa duygularını yoğun yaşayan taraf olmamak geçmişine gömülmüş egosunu toprağın altından çıkartıp şişiriyor. Ama yüzleşecek cesareti yok. Hiç olmadı. Çünkü benim aksime, insan gibi bencil ve eksik bir varlığın; anlatılan kusursuz duyguyu, sevgiyi doğurmayı bırak barındıramayacağını bile bilmiyor.

Kareli çakmağımı yeniden eline aldı, düşüncelerini nasıl ifade edeceğinden habersizdi, elini kolunu nereye koyacağını bilmiyordu. Gazını bitiremediyse de kırmaya veya kaybetmeye niyetliydi. Onunla göz teması kurduğum anda konuştuğumu fark ettim. “…ifade edemediğini düşündüğünde gerilmek…” Hasiktir! Ne anlatıyordum lan ben? Şu an konuşmayı kesemem, daldığımı anlayacak. Onu dinlemediğimi mi düşünür, konuşmak için konuştuğumu mu? Belki de anlamaz bile, nasıl olsa şimdiye kadar anlayamadı. Yine de riske giremem. “…oldukça doğal.” Diyerek yuvarlak bir son ekledim cümleme. Ben devamını düşünemeden kelimelerin artakalanı da dudaklarımı ittirerek dişlerimin arasından havaya karıştı. “Yaptıklarının ve söylediklerinin ne kadarını senin anlamalarını istediğin şekilde anlayabileceklerini bilmiyorsun…”

Konuşmaya devam ediyorum. O ise elindeki çakmakla oynamaya… Çakmağı ağzına götürüp metal kısmını ısırdığı geldi aklıma. Dişlerim gıcırdayıp, vücudum irkilirken içim, çakmağıma zarar verdiği için öfkeyle doluyor. Gördüklerim gerçek değil ama tahammülsüzlüğümün ve yaşananların bilinçaltıma yansıması. Her ne kadar mahcup olmadan kabul edemesem de itaat etmeye olan meylinin getirdiği tanrı inancını da sevginin var olduğunu düşünmesini de kıskanıyorum. Cahillikle barışık yaşamanın sükûnunu tadabilmesine imreniyorum.

Odağımı istemeye istemeye çakmaktan çektim. Masanın tahtası ayak yaslamaktan griye dönük kirli bir renk almış. Çoraplarımdan biri açık mor, lilaya yakın, diğeri tozpembe. Biri sorarsa yeni görmüş gibi tepki vermeyi planladım. Kafamda birkaç sahneleme yaptım, olabilecek diyalogları hesapladım.

Birbirinin eşi iki çorap bulamamak utanç verici geliyor. Yine de içten içe biri onları soracak mı diye merak etmekten de alıkoyamıyorum kendimi. Banyoya girdim, hızlıca tuvalete oturdum kaçırma korkusuyla, telefonum çaldı, çişimi yaptım, kıçımı silerken kimin aradığına baktım; anne, sıvı ve katı sabun arasından tercih yaptım; katı, aynaya bakıp kendi bakışlarımla göz göze gelmekten rahatsız oluncaya kadar ellerimi yıkadım; dört saniye kadar sürdü, kurulandım… Ve ışığı… Kapattım? Hayır açıktı… Ama kapatmış olmalıydım. Kapattığım anı hatırlamıyordum. Kapalı mı? Değil mi?

SİKTİĞİMİN IŞIĞI!

Cümlemin ortasındayım, telefonu çalıyor. Hareketleri hızlanıyor, sesini daha cazibeli hâle getirircesine inceliyor, akıcı olmayan kısa cevaplar veriyor. Kimin aradığı ne kadar öngörülebilirse; bir anda ayaklanıp yarım ağız özür dileyerek kaskatı duran vücuduma, özensizce elini kolunu dolayıp bir anda evden çıkması bir o kadar tahmin edilemez.

ÇAT. O kadar hızlı hareket ediyor ki kapı arkasından çarpıyor.

Odadaki hava çok yoğun geliyor. Duvarlardaki minik tablolardan, yerdeki çikolata çöplerine her eşya fazlaca ben. Bu hazırlıksız, zorunlu yalnızlık aklımdan son geçen eleştiriyi hatırlatıyor bana.

Söylediklerime, yorumlarıma, onayıma ihtiyaç duyuyor. En ufak kararda bile bana danışması gerekiyor. Bir yandan açıklığa kavuşuyor. O bana değil bağımlı olmaya bağımlı. Düşüncelerim ağzıma tıkılıyor, yutkununca boğazıma iniyor, kursağımda düğümlenip kalıyor. Bana bağımlı olunmasına bağımlı olduğumla burun buruna geliyorum. Kendimle yalnız kalma korkumun yanına ilişiyor, odanın bir köşesinden ukala bir sırıtışla bana bakıyor.

Son nefesim tırtıklanarak, boğazımı yırtarak, yumruklarımın masaya çarpmasıyla zamanlı bedenimi terk ediyor. “SİKTİĞİMİN KARISI ÇAKMAĞIMI DA YANINDA GÖTÜRDÜ!”