Kahramanlık hep dışarıda sandığım bir şeydi. Birinin gelip eliyle kaldırdığı, adını koyduğu ve sonunu yazdığı bir hâl.

Uzaktan bakılan, hayran olunan, insana ait ama insandan biraz daha fazlası.

Meğer kahramanlık, kimsenin gelmediğini fark ettiğin anda başlıyormuş.

En dip dediğimiz her yerin altı varmış.

Bir duygunun, yenilme hissinin daha dibi olamaz dedikçe saplandığın bir bataklığın daima oluyormuş.

Korku yorulmadı, umut ise erken vazgeçti.

Ben, aralarında bir yerlerde kaldım.

Ne tamamen düşmüş ne de gerçekten ayakta.

Aslında beni en çok zorlayan şey kafamın içindeki kendimim.

İnsanın en büyük engeli bazen yine kendisi olabiliyor. Kapıyı kapatan da o, anahtarını saklayan da.

Acabalar vardı, hiç yaşanmamış ihtimallerden yapılmış.

Olmamış ama olmuş gibi can yakan keşkeler,

Hiç gelmeyecek günler için kurulmuş iyi ki’ler.

 

Dışarıdan bakılınca durgundum,

İçerideyse sürekli mahkemeler kuruluyordu.

Suçlusu da bendim, hâkimi de tanığı da.

Cezası ise hiç bitmeyen bir yargı.

Sonra bir noktada şunu fark ettim:

Kahraman olmayı istemiyordum. Bir kahramanı da.

Başka kimse de yoktu, kendime gelmem gerekirdi.

Bu asla bir karar hali değildi,

Bir aydınlanma ise hiç olmadı.

Sadece.. Daha fazla yok sayamadığım bir an geldi.

 

Destanlarda kahramanlar yollara çıkar, ben çıkmadım.

Olduğum yerde kaldım ve bu kalma hâlinin de bir yolculuk olduğunu sonradan anladım.

Mitlerde, hikayelerde kahramanlar daima canavarlarla savaşır ya benim canavarım oldukça sessizdi.

Adı yoktu.

O yüzden de herkes görmezden geldi.

Kahramanlık burada bir zafer anı olmadı.

Kendimi yenmedim, kendimle savaşmadım.

Kendimden kurtulmadım.

Sadece en gürültülü halimle bile kendimi o anda bırakmadım.

Bugün kendime kahraman demiyorum çünkü bu kelime bana hâlâ büyük geliyor. Ama şunu da çok iyi biliyorum:

Düşüp kaldığım, kalkmaya çalıştığım yerde kendimi yalnız bırakmadım.

Belki de kahramanlık buydu:

İnsanın kendi içinden geçerken kendini geride unutmaması.

Ben o gölgede kendimle karşılaştım. Asıl hikâye belki de o anda başladı.