1.Giriş

Dilimize Arapça’dan geçen “eşkıya” kelimesi, şaki kelimesinin çoğulu olup sözlük anlamı bedbaht, asi, günahkârdır. Ancak kelime Türkçede anlam değişikliğine uğrayarak daha çok “yol kesen” manasına gelen kâtı’ut-tarîk ve “haydut, harami” anlamına gelen muharib kelimelerinin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple eşkıyalık ve eşkıya, İslam ceza hukukunun klasik sistematiğinde had suçları arasında yer alan “hırabe” suçunun ve suçlusunun Türkçedeki karşılığını teşkil eder (Bardakoğlu, 1995 s. 463). Ancak kavramın halk kültüründeki karşılığı, devlet söyleminden oldukça farklıdır. Halk için eşkıya, yasaya başkaldıran değil; adaletsiz düzene karşı duran kişidir. Bu nedenle halk anlatılarında eşkıyalar, genellikle “soyguncu” değil, “hak arayan” kimseler olarak yüceltilmiştir (Demirci & Arslan, 2012, s. 17).

Türk halk kültürü incelendiğinde eşkıya figürü sadece yasa dışı kişi yahut yasa dışı eylemler ile özdeşleştirilen bir toplumsal sapma biçimi olarak tanımlanmamakta aynı zamanda bulunduğu toplumun adalet duygusunun ve otorite karşıtı olarak direnişin sembolü olarak karşımıza çıkmaktadır. Direniş sebebi olarak dönemin siyasal, ekonomik ve sosyal koşullarına bakmak gerekmektedir.

Eşkıyalık ve eşkıyaların ortaya çıkmasının birçok sebebi bulunmaktadır. Bu sebeplerden merkezi otoritenin zayıflığı ve ekonomik durumun bozukluğu, diğer sebeplere göre daha etkili olmuştur (Yetkin, 2003 s.1-10). Eşkıyaların tarihsel düzlemde ne zaman ortaya çıktıklarına bakıldığında merkezi otoritenin taşra üzerindeki güç ve denetiminin zayıflamış olduğu 17. yüzyıl olarak saptama yapılabilir. Devletin merkezî otoritesinin zayıfladığı, taşra yönetiminde yerel güç odaklarının etkisini artırdığı dönemlerde eşkıyalık hareketlerinin belirgin biçimde arttığı görülmektedir (Ürkündağ, 2015, s. 49–50). Özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısı, Osmanlı taşrasında siyasi ve ekonomik yapının bozulduğu, halkın vergi baskısı ve keyfi yönetim uygulamalarıyla karşı karşıya kaldığı bir dönemdir. Bu dönemde ayan, voyvoda ve mütesellim gibi yerel elitler, merkezin otoritesinden bağımsız hareket etmeye başlamış; bu durum, halkın yaşadığı haksızlıkların artmasına ve yerel direniş biçimlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur (Özkaya, 1994, s. 59–98).

Eşkıya hikayelerinin de ortaya çıkışı ise doğrudan tarihsel arka plan ile bağlantılı bir seyir izlemektedir. 17. yüzyıl sonu itibariyle Anadolu’nun farklı bölgelerinde eşkıya tipi etrafında oluşan halk hikâyeleri, zamanla destan formu kazanmıştır. Bu hikâyeler halkın otoriteye karşı tepkisini sembolik bir biçimde ifade etmektedir. Örneklerine bakıldığında Köroğlu Destanı eşkıya geleneğinin en erken dönem örneklerindendir. 16. yüzyılda Anadolu, Azerbaycan ve Orta Asya coğrafyasında farklı varyantlarla anlatılan bu destan, Osmanlı otoritesine karşı halkın adalet ve onur mücadelesinin sözlü kültürdeki en güçlü yansımalarından biridir (Alptekin, 2000, s. 73).

Köroğlu’nun kişiliğinde “adalet”, “onur” ve “başkaldırı” temalarının iç içe geçmesi, onu sonraki dönemlerde ortaya çıkan Dadaloğlu, Çakırcalı Mehmet Efe ve Yörük Ali Efe gibi halk kahramanlarının öncülü hâline getirmiştir (Yetkin, 2003, s. 45–48). Köroğlu, Dadaloğlu, Çakırcalı Mehmet Efe gibi halk kahramanları tarihsel enlemde merkez otoritesinin baskısına maruz kalmış ancak bu baskıya karşı durmuş, bulundukları toplumun halkı başta olmak üzere hak arayışının temsilcileri olmuş kişilerdir. Bulundukları halk deme sebebimiz bu anlatı karakterlerinin daha sonrasında anlatıların yayılım göstermesi ve farklı bölge halkları tarafından da benimsenmesi durumu kaynaklıdır. Bu açıdan bakıldığında “meşru isyan”ın kültürel simgeleri haline gelen karakterlerden bahsedilebilmektedir (Başgöz, 1998, s. 42).

Halk anlatılarında eşkıya olarak isimlendirebileceğimiz bu karakterler, hikayelerinin alt katmanları incelendiğinde bireysel çıkarları yüzünden kanundan kaçan kişiler olarak görülseler de haksızlığa uğrayan kişilerin, hor görülüp ezilen kitlelerin sözcüsü olarak idealize edilebilmektedir. Eşkıya anlatıları olarak halk arasında bilinen bu anlatılar aslında toplumun vicdanında yer etmiş ve zamanla kültür kodlarında kendilerine yer bulmuş, adalet anlayışını ve halkın otorite ile kurduğu çelişkili ilişkinin aydınlatılmasında yarar sağlamaktadır.

Modern dönem eşkıyalığı ele alındığında ise “eşkıya” kavramının büyük bir dönüşüme uğradığı görülmektedir. Kentselleşmenin getirisi olan bireyselleşme ve modern yabancılaşma süreçleri, halk kahramanlarının yerini “anti-kahraman” olarak adlandırılacak yeni bir karakter tipine bırakır. Tam bu arada eşkıya tipi ile modern yaşamdaki anti kahraman arasında yer alan, geçiş eseri olarak bahsedilebilecek Yaşar Kemal’in “İnce Memed” eserinden bahsetmek doğru olacaktır. Bu eser halk anlatılarındaki eşkıya figürü ile modern edebiyat içinde var olan bireyci anti kahraman arasında bulunan bir geçiş eseri niteliği taşımaktadır. İnce Memed gibi modern romanımızda önemli bir durak olan ve Türk edebiyatının kültürel birikiminden üst düzeyde istifade edilerek inşa edilmiş bir eşkıya tipi, okurda uyandırdığı izlenim ve zihinsel bütünleşme bağlamında kusursuz gözükebilir. Ancak Dede Korkut Kitabı’nda okurun karşılaştığı tipler ve tarihsel süreç boyunca varyantlara ayrılarak belirsizleşen Köroğlu’ndan da büyük izler taşıyan bu eşkıya tipi, topluma teklifleri ve eylemleri bağlamında çok büyük sorunları bünyesinde barındırmaktadır (İlyaz, 2021, s. 148). Yaşar Kemal’in romanı, anlatı yönünden Köroğlu geleneğinden tamamen kopmamış, halk için adalet arayan eşkıya figürünü görmeyi ne kadar sağlıyor olsa da asıl davasının bireye yönelmesi sebebiyle eşkıya ve anti-kahraman figürleri arasında geçiş oluşturmayı sağlamaktadır. Aynı zamanda İnce Memed’in roman boyunca yaşadığı değişimden gözlemlenebileceği üzere salt halk kahramanı kategorisinden çıktığını da görmek mümkün olacaktır. Artık o bireyci başkaldırı çerçevesinde yer almaktadır. Romandaki kişisel hesaplaşma, fizikî direnişin ötesinde bir bilinç değişimi ve yalnızlaşma içerir. Bu durum, Lukács’ın (2011) modern roman kahramanının toplumsal bütünlükten kopuşu tanımıyla örtüşür ve İnce Memed’i “eşik” (liminal) bir figüre dönüştürür: hem kolektif adalet söylemini sürdürür hem de bireysel varoluş sorunlarının taşıyıcısıdır. Bu okuma, İnce Memed üzerine yapılan çalışmalarda hem formel (roman dili ve türü) hem de ideolojik (köylülükten bireyselliğe geçiş) yönleriyle desteklenmektedir (İlyaz, 2021, s. 148).

 Yeraltı edebiyatı olarak tanımlanan alana tekrar geldiğimizde kahraman artık halk adına mücadele etmemekte, kendi varoluşu adına sisteme karşı duruş sergileyen ancak çoğu zaman kendi iç çatışmaları içinde git gel yaşayan bir figür olarak son hâlini bulmaktadır.

Hakan Günday, Altay Öktem, Murat Uyurkulak gibi çağdaş yazarların romanlarında rastlanan bu tip karakterler; marjinal, yasa dışı ve toplum dışı yaşantılarıyla geleneksel halk kahramanlığının bireyci uzantısını temsil eder.

Çalışmamızda ise halk anlatılarında kolektif direnişinin sembolü olan “eşkıya” figürünün modern edebiyat ve yeraltı kültüründeki bireyci anti-kahramana dönüşümü gözler önüne serilecektir.

2. Kavramsal ve Kuramsal Çerçeve

2.1. Eşkıya Figürünün Halkbilimsel Kökeni

Türk halk kültüründe “eşkıya” motifine bakıldığında sadece kanun dışı bir yapıdan bahsedilmemekte aynı zamanda toplumsal adaletin yeniden oluşup şekillenmesi üzerinde rol oynayan “meşru isyancı” olarak tanımlanabileceğini ifade etmiştik. Bu bağlamda eşkıya-lık halkbilimin işlevsel ve toplumsal yönleriyle yakından temas kurmaktadır.

Malinowski’nin işlevsel halkbilimi kuramına göre halk anlatıları doğrudan toplumun ihtiyaçlarına cevap veren ve sosyal düzeni anlamlandıran bir araçtır. Eşkıya motifi ve eşkıya anlatıları üzerinden değerlendirme yapılacak olursa, toplumun otoriteyle yaşadığı çatışmayı sembolik bir şekilde temsil ederken aynı zamanda halkın vicdanına adaletin sesi olma işlevini de üstlenir (Bascom, 1954, s. 333-349).

Boratav’a göre eşkıya tipleri “adaletsiz düzene karşı duran, halkın içinden çıkan, yasaya değil hakka dayalı bir adalet anlayışının sözcüsüdür”. Bu anlayışta Köroğlu, Dadaloğlu, Çakırcalı Mehmet Efe vb. karakterler, devlet otoritesine hem başkaldırmış hem de halk tarafından hafızalarda kahramanlaştırılmıştır. Sebebi ise bu figürlerin bireysel hak arayışlarından ziyade haksızlığa uğrayan tüm kitleler adına mücadeleci tavırlarıdır.

Halk anlatılarındaki eşkıya figürüne performans kuramı bağlamında bakıldığında bu hikâyelerin sadece anlatı düzeyinde kalmadığını görmek mümkündür. Bu anlatılar toplumsal belleğin canlı tutulduğu bir performans alanıdır. Hikayeleri aktaran her kişi, dinleyici kitlesine kendi değerleri bütününde uyumlu bir şekilde eşkıya figürünü yeniden üretmektedir. Böylece bu anlatılar, toplumun tarihsel adalet anlayışının sözlü kültürdeki devamlılığını sağlar (Bauman, 1977, s. 9-30).

Bu yönüyle eşkıya hikâyeleri, halk kültüründeki otorite karşıtı pasif direnişin sözlü biçimi olarak işlev kazanmaktadır. Kısaca halkbilimsel açıdan eşkıya anlatılarının üç işlevinden söz edilebilir: toplumsal adaletin sembolü olması, kimlik inşası, kültürel bellek aktarımıdır. Bu bağlamda “eşkıya” toplumsal düzenin bozulduğu dönemlerde halkın moral kaynağı işlevini üstlenmektedir. Anlatılar üst perdede yasa dışı kişilerin hikâyeleri gibi gözükse de toplumsal düzeyde “adaletin savunucusu”dur.

2.2. Anti- Kahraman ve Yeraltı Kültürü

Modern dünya dönemine gelindiğinde, toplumdaki yapısal kırılmalar sonucu yaşanan gelişim ve dönüşümler ile beraber eşkıya figürü de değişime uğramıştır. Kırsal kesimin adalet savaşçısı olan eşkıya tipi, modern kent yaşamında bireysel yabancılaşmanın ve sistem eleştirisinin taşıyıcısı olan anti-kahraman tipine dönüşmüştür. Bu dönüşüm, edebiyat ve kültür kuramları çerçevesinde incelemeye tabi tutulabilir.

Georg Lukács, Roman Kuramı’nda epik çağın bütünlüğünün modern çağda parçalandığını, bu nedenle modern roman kahramanının artık toplumsal bir bütünün parçası değil, kendi anlamını arayan yalnız birey olduğunu söyler. Lukács’a göre epik kahraman ile dünya arasında uyum varken modern kahraman artık bu uyumu yitirmiştir; o, “Tanrı’dan yoksun bir dünyada anlam arayışına düşmüş kişidir” (Lukács, 2011, s. 71-75).

Walter Benjamin Anlatıcı adlı eserinde, modern çağ koşullarının deneyin aktarımını zayıflattığını ve sözlü anlatı geleneğinin yerini bireysel deneyimlere bağlı kopuk hikâyelerin aldığını belirtmektedir. Bu durum, halk anlatılarındaki eşkıya tipinin toplumsal bellekte taşıyan konumunun modern anlatıda bireysel travmaya dönüşmesiyle doğrudan olarak ilişkilidir (Benjamin, 1992, s. 83-85).

Theodor Adorno, modern sanat ve toplum ilişkisini incelerken, kapitalist modernitenin bireyi yabancılaştırdığını, sanatın da bu yabancılaşmayı yansıttığını söyler. Ona göre modern sanatın kahramanı, toplumla bağını koparmış, içe dönük, “negatif kahraman”dır (Adorno, 2004, s. 45-48). Bu tipleme, yeraltı edebiyatındaki anti-kahramanların ruh hâlini açıklamak için elverişlidir.

Louis Althusser ise ideoloji kavramı üzerinden bireyin nasıl “özneleştirildiğini” tartışır. Halk anlatılarında kahraman toplum adına eylemde bulunurken, modern anti-kahraman artık ideolojik aygıtların farkında olmayan, sisteme direnirken bile onun yeniden üretimine hizmet eden bir özne hâline gelir (Althusser, 2006, s. 97-101).

3. Modern Kentin Eşkıyası: Yeraltındaki Anti- Kahraman

Modernleşme süreci, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden başlayarak Cumhuriyetin ilk yıllarında ivme kazanan bir süreçtir. Bu süreçte toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşüm yaşanmıştır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı etkisiyle değişen devlet yapısı, taşrada çözülmeye başlayan geleneksel ilişkiler ağı ve kırsal yaşamın yerini giderek kent merkezli bir düzene bırakması, halk kültürünün temel anlatı biçimlerini doğrudan etkilemiştir (Kongar, 2001, s. 214). Bu dönemde devlet otoritesi merkezî bir hâl almış, birey ve toplum arasındaki ilişki revize olmuş ve halkın adalet arayışı artık bireysel nitelik ile devamlılık sağlamıştır.

Cumhuriyet döneminde bu dönüşüm daha da belirginleşmiştir. 1950’li yıllarla birlikte hız kazanan köyden kente göç ve kentleşme, bireyin toplumsal dayanışma ağlarından kopmasına yol açmıştır (Bora, 2005, s. 97). Böylece halk anlatılarındaki kolektif bilinçte yer edinen “isyan” biçimi, modern edebiyatta kişinin iç çatışmalarına dayalı bir başkaldırı biçimine evrilmiştir. Bu geçişte toplumun adalet duygusundan modern insandaki varoluşsal sıkışmışlıkta yaşanan daralma yalnızca toplumsal bir değişim olarak kalmamış aynı zamanda edebiyatın da dönüşümünü gerçekleştirmiştir.

Lukács’ın toplumsal bütünlükten kopan kahraman bakış açısı, Adorno’nun yabancılaşan negatif bireyi ve Camus’un varoluşsal isyanın modern biçimi olarak bahsettiği bizim anti-kahraman olarak adlandırdığımız yeraltı edebiyatı figürüne baktığımızda artık kahraman toplumun vicdanı olmaktan vazgeçer. Kendi arayışında yarattığı kimliği yabancılaşma ve yalnızlık içinde kurar. Bu şekilde geleneksel halk eşkıyasının adalet için yurttan uzaklaşan tavrı modern anlatılarda varoluşun ağırlığı yüzünden çekilen sanıcıda yer altına inen bir figüre dönüşür. Zıtlıklara bakıldığında motifsel olarak yakalamalar dahi bulunabilir. Halk anlatılarındaki eşkıyalar genelde yüksek bölgelere gider. Taşradan uzaklaşırlar. Ancak bu uzaklaşma anti-kahramanın psikolojik olarak yer altına inmesi ile üst-alt ilişkisinde bir zıtlığın yaratıldığını göstermektedir.

Yeraltı edebiyatında karşımıza çıkan anti-kahraman tipi, halk anlatılarında bulunan eşkıya tipi gibi yasa dışına çıkarak hareket eder ve yaşamını bu düzlemde gerçekleştirir. Ancak artık toplum için değil kendi ben’i için mücadeleci tavır takınır. Hakan Günday’ın romanlarında bulunan karakterler örnekleme adına önem arz etmektedir. Kinyas ve Kayra ya da Az gibi eserlerinde bulunan karakterler sistem dışında kendi istekleri doğrultusunda kalırlar. Bu durum onlar için adalet arayışı değil, bir benlik biçimidir. Günday’ın karakterleri toplumla yaşadıkları çatışmaları faaliyete dökerek kendi yasalarını koyarlar. Bu durum halk anlatılarındaki eşkıya tipinin faaliyetlerinin benzeri gibi gözükse de eşkıya tipinin aksine bu yasalar sadece kişinin iç dünyasında gerçekleşmektedir.

Benzer şekilde Murat Uyurkulak’ın Tol (2002) romanında bulunan figürler, şiddetin dışsal bir sonucu olmaktan çok, onun içselleşmiş taşıyıcıları hâline gelir. Anlatı, toplumsal adaletsizliğe karşı bir direniş anlatısından ziyade, şiddetin bireyin iç dünyasında yankılandığı bir varoluş biçimini görünür kılar. Bu yönüyle Tol, yeraltı edebiyatının bireysel başkaldırı estetiğiyle benzer bir düzlemde durur (Kılıç, 2015, s.7-10). Ayrıca eserdeki karakterler, dünyayı değiştirme iddiasında bulunmazlar; onlar için varoluş, bir tür şiddet ve yenilgi döngüsüne mahkûm olmaktır (Kılıç, 2015, s. 7). Bu yüzden roman karakterleri halk kahramanlarında bulunan toplumsal kurtuluşun simgesi olmayıp tamamen zıt olarak bireysel yıkımın temsilcileridir. Kılıç’ın da belirttiği üzere romanındaki karakterler dünyayı değiştirme, kurtarma gibi istekler üzerine var olmamıştır. Kurguda gözlemlenen eylemsizlik ve karakterlerin içe yönelen öfkeleri, yeraltı edebiyatının tipik anti-kahraman suretini oluşturmaktadır.

Sonuç

Türk halk anlatılarında eşkıya tipi adalet temsilcisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak tarihsel süreçte toplumun vicdanının ve meşru isyanın sembolü olmuştur. Bu figür, Osmanlı Devleti’nin otoritesinin zayıfladığı dönemlerde halkın hak arayışını temsil eden bir anlatı unsuru olarak ortaya çıkmıştır. Zamanla sözlü kültür aracılığıyla toplumsal adalet duygusunun sürekliliğini sağlamıştır. Modernleşme ve kentleşmenin getirisi olan bireyselleşme süreçleriyle beraber bu figür toplumsal dayanışmaya hitabını kaybederek bireysel yabancılaşmanın taşıyıcısı görevini üstlenmiştir.

Modern edebiyatta anti-kahraman olarak bahsettiğimiz tip, halk kahramanının toplumsal görevini yitirmiş, varoluşsal yalnızlık ve iç çatışma dairesinde yeniden tanımlanmasına yol açmıştır. Halk anlatılarında yer alan eşkıya tipi, adaleti toplum adına sağlama çabasındayken, yeraltı anti-kahramanı adaleti kendi içinde arar. Bu dönüşüm Lukács’ın (2011) toplumsal bütünlükten kopmuş roman kahramanı tanımıyla, Adorno’nun (2004) “negatif birey” kavramıyla ve Benjamin’in (1992) modern deneyin parçalanması görüşüyle örtüşmektedir.

Yaşanan bu dönüşümün edebi yansımaları Hakan Günday, Murat Uyurkulak, Altay Öktem gibi yazarların eserlerinde gözle görünür bir biçimde yer almaktadır. Uyurkulak’ın Tol romanındaki tipler dünyayı değiştirme değil dünyalarını değiştirme tavrını takınmaktadırlar. Ayrıca bu kişiler şiddeti içselleştiriş konumundadırlar. Günday’ın kahramanları ise simgesel alan dışında yani toplum dışına çıkmakta ve sadece kendi ben’lerinin yasasını kurmaktadır. Eserlerdeki bu marjinal, anarşist ve muhalif tiplemeler bireyin varoluş sancısını bir yaşam biçimi olarak dönüştürmektedir. Bu şekilde modern anlatıdaki kahraman, toplumun hak arayan temsilcisi olmaktan çıkarak bireyin ruhsal buhranının sesi haline gelir.

Sonuç olarak Türk halk Edebiyatındaki eşkıya tipi ile modern edebiyatta var olan anti-kahraman arasında tamamıyla bir kopuştan ziyade kademeli olarak bir dönüşümün yaşandığını söylemek doğru olacaktır. Eşkıya tipinin dağdan çekilerek anti-kahramanın içine doğru inişi, halkın adalet arayışının yerini varoluşsal anlam arayışına bırakması durumları, Türk anlatı geleneğinin modern dönem Türk edebiyatına uyum sağlama biçimlerinden biridir. Bu minvalde yeraltı anti-kahramanı, halk kahramanının çağdaş biçimi olarak ele alınmamalı; onun modern topluma geçişte yaşadığı kırılmanın ve bu yeni toplumun getiri olan yalnızlaşmanın simgesidir. 

 

Kaynakça

Adorno, T. W. (2004). Minima moralia: Reflections from damaged life (E. F. N. Jephcott, Çev.). Verso. (Orijinal eser 1951’de yayımlandı)

Alptekin, A. B. (2000). Türk destanlarında kahraman tipi. Akçağ Yayınları.

Althusser, L. (2006). Lenin and philosophy and other essays (B. Brewster, Çev.). Monthly Review Press. (Orijinal eser 1971’de yayımlandı)

Bardakoğlu, A. (1995). Eşkıya. İçinde Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Cilt 11, ss. 463–466). Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Bascom, W. R. (1954). Four functions of folklore. The Journal of American Folklore, 67(266), 333–349. https://doi.org/10.2307/536411

Başgöz, İ. (1998). Köroğlu destanı üzerine incelemeler. Kültür Bakanlığı Yayınları.

Bauman, R. (1977). Verbal art as performance. Waveland Press.

Benjamin, W. (1992). The storyteller: Reflections on the works of Nikolai Leskov (H. Arendt, Ed.; H. Zohn, Çev.). İçinde Illuminations (ss. 83–110). Schocken Books. (Orijinal eser 1936’da yayımlandı)

Bora, T. (2005). Taşraya bakmak. İletişim Yayınları.

Demirci, S., & Arslan, H. (2012). Osmanlı Türkiyesi’nde eşkıya, devlet ve siyaset. Yalın Yayıncılık.

İlyaz, E. (2021). The effect of oral tradition on the novel type: The example of İnce Memed 1. Turkish Academic Studies (TURAS), 2(3), 137–155. https://doi.org/10.54566/turas.1021357

Kılıç, H. (2015, Mayıs). Çağdaş Türkçe kurmacada şiddeti yazmak: Tol ve Cennetin kayıp toprakları [Konferans sunumu]. Akdeniz Üniversitesi, Antalya. https://www.academia.edu/13935546/

Kongar, E. (2001). Toplumsal değişme kuramları ve Türkiye gerçeği. Remzi Kitabevi.

Lukács, G. (2011). Roman kuramı: Büyük epik biçimler üzerine tarihsel-felsefi bir deneme (C. Soydemir, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eser 1916’da yayımlandı)

Ocak, A. Y. (1992). Kültür tarihi kaynağı olarak menâkıbnâmeler. Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Özkaya, Y. (1994). Osmanlı İmparatorluğu’nda ayanlık. Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Ürkündağ, A. (2015). Uşaklı bir eşkıya: Acemoğlu Ahmet. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 17(2), 49–65.*

Yetkin, S. (2003). Ege’de eşkıyalık. Tarih Vakfı Yurt Yayınları.