İnsanın düşünen bir hayvan olarak nitelendirilmesi, bilişin ne kadar derinlere inip karmaşıklaşabileceğini ustalıkla göz ardı eder. Bir insanın "düşünmesine" neden olan şeyin beyinleri değil, alet kullanan elleri olduğuna inanırız. Ancak bu görüntü ortadan kalktığında, gerçek daha az belirgin hâle gelir: İnsan, düşünen bir hayvan olmasının yanı sıra, yaşadığı doğal dünyadaki en sinsi, yırtıcı ve kurnaz avcıdır.

Çünkü insanların bilişsel kapasitelerinden ziyade düşüncelerini gizleme yetenekleri onları bu kadar tehlikeli kılar. Diğer hayvanların eylemleri niyetlerini açığa vurur, bir fikir ortaya çıktığı anda saldırganlık ve kaçış temsil edilir. Öte yandan insan zihni bir laboratuvara benzer şekilde işler, deneyler gizlenir ve sonuçlar ertelenir. Bir düşünce eyleme dönüşmeden önce, başka bir düşünceyi tetikler. Zihin, tuşları arızalı bir makine gibidir, düşünce tuşuna basınca bir eylem başlamaz. Bunun yerine, fikirler akmaya başladıkça zihin karışır ve gerçek amaç belirsizleşir.

Medeniyet dediğimiz olgu da zihindeki bu karmaşayı terbiye etme girişiminden başka bir şey değildir. Ancak içeride… İçeride hiçbir hayvanın sahip olmadığı bir şey bekler: bastırılmış ve iyi hesaplanmış karanlık.

Medeniyet denen makyaj, insanın karanlığını bir ölçüde kapatmayı başarır ya da en azından biz öyle olduğuna inanırız. Medeni insan, içindeki vahşeti ehlileştirdiğini iddia ederken aslında onu güzelce paketleyip görmezden gelmeyi öğrenmiştir. Ve işte tam bu bastırılmış alanda, edebiyatın ve sinemanın en sevdiğimiz ucubeleri boy atar. Derine itilen kötü düşünceler ve kirli zihinler karakterleştirildiğinde mucidi olan insan öteki denen şeyi yarattığı için kıvanç duyar. Kirli düşünce canavar suretine büründüğü anda sahibini terk eder; artık bir zihnin değil, bir figürün yüküdür. Böylece onu yaratan insan, yaratımın sorumluluğundan azat olur. Karanlık düşünce, failinden koparılıp bir bedene giydirildiğinde medeniyet rahat bir nefes alır çünkü suç artık insana değil, canavara aittir.

Canavarlar tesadüf değil, birikimlerdir. Bastırılmış içgüdülerin yoğunlaştırılmış hali, lekelenmiş düşüncenin kalıntısıdırlar. Onlardan, yüzlerindeki yaralar, dişlerinin büyüklüğü veya doğal olmayan bedenleri yüzünden değil, zihinlerinin aşinalığı yüzünden korkarız. Canavar, bilmediğimiz bir şeye benzediği için değil, bildiğimiz ama itiraf edemediğimiz bir şeyi anımsattığı için korkunçtur.

Her canavar, insanların söylemekten korktuğu şeyin bir ifadesidir. Kendimizi toplumun yasalarına hapsettiğimizde, canavarlarımız toplumun hem sınırlarının üstünde hem de ötesinde var olurlar. Yargılanmazlar veya kelepçelenmezler; bunun yerine planlarını uygularlar ve eylem bittikten sonra da göçüp giderler. Biz ise suçun adresi değişmişken rahat bir nefes alır, hemen yeni, daha sinsi fikirler üreterek döngüyü sürdürürüz.

Bu, medeniyetin en dürüst itirafıdır: canavarları yaratarak kendimizi aklarız.

Frankenstein’ın yaratığı aslında “canavarlık” suçunu değil, yaratma eyleminin sorumluluğunu taşır. Frankenstein ise ellerini aklar; çünkü suç, dehaya değil, canavarın bedeninde somutlaşan zihne aittir. Ardından Dracula gelir - ölümlülükten iğrenen,

arzuyu kana bulayıp asalete dönüştüren aristokrat açlık. O ısırık yalnızca hayvani bir saldırı değil, bastırılmış iştahın resmî mührüdür. Ve Hyde… Ahlakın paltosunu askıya

astığı anda aynada beliren o gölge; Jekyll’ın toplumla imzaladığı usluluk sözleşmesinin dipnotu, kuralların gizli ihlal maddesidir.

Bu durumda canavarlar, bireylerden ziyade hafifletici sebeplerdir. İnsan karanlığını onlara tahliye eder, suç dosyasını onların üzerine bırakır, sonra da en inandırıcı

maskesini takıp hayret eder: “Nasıl olur?”

Çünkü insanın hayali, kuralların var olduğu, ama sadece başkaları için geçerli olduğu bir dünyadır. Kendi sınırlarını yaratır ve sonra hayatını onları kırmanın gizli yollarını bulmaya adar. Canavarlara hayranlık duyar çünkü onlar, yasanın ötesinde değil, dışında ortaya

çıkarlar. Bastırılmış dürtüler, şiddetin uğursuz hazzı, zarar verme arzusunun çıplak itilimi… İnsan bunları kendinde taşımayı sevmez; ama bir bedene giydirilmiş hâlini izlemekten de vazgeçmez.

Çünkü canavar, insanın en gizli dileğini gerçekleştirir:

Sonuçsuz güç, cezasız içgüdü, ahlaksız özgürlük.

Canavarlar öldüğünde insanlar rahatlamaz; aksine, gerginleşirler. Suçluluk duygusu silinir, karanlığın özgürleştiği beden kaybolur ve kişi hemen yeni bir canavar doğurmaya zorlanır. Şimdi bir kez daha zihinle yüzleşmeli: İçimize dönmeli, kötülüğü tanımlamalı ve ardından, tıpkı bir ebenin rahimden bir bebeği çıkarması gibi, canavarları el yordamıyla beynimizden çıkarmalıyızdır. Düşünce canavarları, kendilerine verilen ömürden daha

uzun yaşarlarsa bizden daha gerçek ve dayanıklı hale gelirler, bu yüzden bu zorlu ve yorucu döngü gereksiz değildir. Gerçek ile efsaneyi birbirinden ayırmak için, kaynağı korumak adına ürünün ortadan kaldırılması gerekir.

Her çağın vampir, cadı veya serseri gibi kendine özgü bir canavarı vardır. İsimler değişse bile, ihtiyaç aynı kalır. Tehlikeli görünen yönü, toplum tarafından yabancılaştırılır ve

toplum, onu kusar gibi dışarı atarak teselli arar. Korku artık bir uyarıdan ziyade bir

rehberdir: "Şuraya bak," der, "bak, devam et, sakın kendine bakma." Çünkü korkulacak bir şey olmadığında, kişi kendi anlayışının derinliklerini keşfetmeye ve içindeki gerçek kötülükle yüzleşmeye zorlanır. Medeniyetin bu kadar nefret ettiği ihtimal de tam olarak budur.

Canavar, nihayetinde, içimizden sürgün ettiğimiz düşüncenin sığındığı gövdedir; dişleri keskin olabilir, ama asıl kesici olan onlara yüklediğimiz itiraf edilmemiş zeka, iştah ve öfkedir. Canavarları öldürmek kolaydır. Zor olan, içimizdeki canavarı ehlileştirmek, onunla birlikte var olmayı öğrenmektir.