fıstıkyeşilli bebe pudralı

pembeli bir dantelişleme gibi kayıverir gönlüm

toz duman içinde yuvarlana yuvarlana otobansıcağı kedilerle

dama atılmış bebedişlerine ağlar.

 

ne yaptıysam tutturamam kınanın katılığını

gözlerin gibi ıslak olur

fazla ıslak

hep yaşlı, biçimsiz, kahve bulanıklığında olur.

 

böyle akşamlarda Bahriyeye çaya gitmek isterim

ama gidemem

ocağını yeryatağının ortasına çekip

kaynayan suda çürümüş ölüleri laflayamaz benle.

 

karnım bozuluverir ve bilirim ki

ben bir ülserim tanrının yara kabuğunda

annem sırtıma çiviler çakar durmadan

kustukça kendimi doğururum paslarında.

 

haritaların üzerini çocukluk silgimle bastıra bastıra çizerim

silmeye çalıştıkça daha da eskir daha da yırtılır

grapon kağıdı oluverir.

didem’le üstesinden gelemeyiz

yırtıklarımızın

acılarımızın

ve paslı çivili sırtlarımızın.

 

sokaklar ayaktabınımı grileştirir

ama kahverengileşmez tozlar

ayaklarım çıplak

sırtım kanlı

gözlerim bulutsu bulutsu olup çıkıverir

içine saklanmaktan korktuğum her delik göğsümdedir

onların ta içinde çocukluk beliklerim düğümlü.

 

kareli grili kırmızılı benim musalla taşım

lavantalar istiyorum üstünde morlu morlu

o şairin dediği gökyüzündeki mor bulutlardan-alacalı morlardan

pembeli mevcudiyetimden sarkan elyaflı özürleri de taşıma bağlayacağım sonra.

parlak ve simli bir kar küresi gibi benim kaderim

aldım onu fırtınalı yağmurlarda annemin makyaj masasında kırdım

çarpa çarpa ezildi.

kaderini kendin tayin edersin

rengini değiştirirsin

kırılan camını boğazına takıverirsin.

 

bir şairin dediği bir tereyağı vardı-onun gibi akışkan oluverir o camlar

yuttukça kanlı siğiller aşındırır boğazını

kusmak isterken başladığın yola geri döndüğünü fark edersin

parlak ve simli Ouroboros seni.

 

nasıl da sessizce ölüverdin

fıstıkyeşilli bebe pudralı

pembeli bir dantelişleme gibi

eriyiverdi işte gönlün

bir başına.