Teknolojinin hayatımızın her alanını işgal ettiği bu çağda, en ufak bir baş ağrısında bile telefonu açıp “başım ağrıyo ne yapıyım?” diye arama motoruna sorarak anında tıbbi deha kesilebiliyoruz. Grip mi olduk? Hap. Sinek ısırdı mı? Merhem. Ayağımız şişti mi? Jel. Peki ya bu mucizevi ürünlerin olmadığı o karanlık çağlarda insanlar ne yapıyordu dersiniz? Şaşırtıcı ama: ölmüyorlardı. En azından hepsi değil.

İnsanlık, kimyasal laboratuvarlarda beyaz önlüklü bilim insanlarıyla tanışmadan çok önce, doğaya bakıp “şu bitkiyi kaynatayım da bakayım ne oluyor” diyerek hayatta kalmaya çalıştı. Bitkilerin kökleri kaynatıldı, yaprakları yakıldı, odunları çiğnendi… Kısacası doğadan gelen her şey, “belki iyi gelir” ümidiyle mideye indirildi veya vücuda sürüldü. Bu harikulade bilgelik (!) önce hayvanların ne yediğine bakarak edinilmişti. Hasta hayvan bir otu yiyorsa, “demek ki ilaç bu” diye düşünmek, o dönem bilimin zirvesiydi.

Tabii bu “deneme-yanılma” metodunun yanılma kısmı, bazen iltihaba, bazen uzuv kaybına, bazen de ufak tefek ölüm gibi sonuçlara yol açtı. Ama olsun: Başarıyla sonuçlanan birkaç deneme, nesilden nesile “kutsal bilgi” olarak aktarıldı. Böylece bugün “kocakarı ilaçları” dediğimiz halk hekimliği ortaya çıktı. Dünya Sağlık Örgütü’nün uzun tanımına göre halk hekimi; hastalığı teşhis eden, iyileştiren, ruhu düzeltip bedeni onaran kişidir; bizim tanıdık tabirle ise “her derdin devasını bilen teyze”.

Kocakarı ilaçları kulağa büyülü bir şifa yöntemi gibi gelse de aslında modern ilaçların çoğunun temelinde aynı mantık vardır. Örneğin bir halk hekimi mide ağrısına nane çayı veriyorsa, bu “mistik bilgi”den değil, nanenin içindeki mentolün düz kasları gevşetmesinden olur. Yani o meşhur rahatlama hissi, köy büyücüsünün ruhani gücünden değil, bildiğin mentolden gelir. Bugün kullandığımız pek çok ilaçta hâlâ bu bitkisel maddeler bulunur; yalnızca üstüne daha havalı kutular koymayı öğrendik.

Daha eskiye gidersek bitkilerin bir de “manevi yönü” olduğunu görürüz. Şamanlar, kahinler, büyücüler… hepsi bitkileri hem tedavide hem de “öte âlemle bağlantı” kurmada kullanırdı. Mesela bazı şamanların, geleceği gördükleri ayinlerde, takipçilerin bu “vizyon gücünü” elde etmek için şamanın idrarını içtiği anlatılır. Elbette ki bunun açıklaması rohatsız edici derecede basittir: tükettikleri mantarlardaki psikoaktif maddeler idrarla atılıyor ve geri içilince ikinci tur halüsinasyon başlıyordu. Ama o dönem insanlar, bunu Tanrı’nın mesajı sanıp gayet ikna oluyorlardı. Pazarlama açısından bakarsak: şamanlar bu konuda gayet başarılıydı.