“Mehmet Ali Sever,” diye seslendi sekreter kadın. Yanımdaki sehpaya dizdiğim ceketimi, atkımı ve can sıkıcı kâğıt parçalarını telaşla kolumun altına sıkıştırıp ayaklandım.

“Beyefendi, klima içerde de açık,” dedi kadın bir hukukumuz varmış gibi. Ceketle atkıyı olduğu gibi sehpanın üzerine bırakıp avukatın kapısına iki kere tıkladım ve ses gelmesini beklemeden daldım içeri. Gündüz saatleri olmasına rağmen yağmur yüzünden olacak, alacakaranlık mavisi vardı havada. Avukatsa bundan şikâyetçi değil gibiydi, masa lambasıyla yetiniyordu.

Uzun uzadıya anlattım olan biteni. Avukat ise kahve fincanındaki çizgilere bakıyordu dikkatle. Yine de dinlediğini belli etmek isterce her cümlemden sonra onaylar gibi kafasını sallıyor ya da söylediğim cümleye göre dudağını aşağı yukarı büküyordu. Başıma ilk defa geliyordu böyle bir şey. Olanların şaşkınlığı, olmazlığı, rehaveti üzerimdeydi hâlâ. Aynı hikâyeyi belki ellinci kez dinlediğini belli etmekten gocunur bir hâli yoktu. Dert etmiyordu, hoşuma gitti. Saklamıyordu kendini. Özel değilsin diyordu ağzını bile açmadan ve bunu küçümsemeden yapıyordu. Hallederiz diyordu yani.

Anlatacaklarım nihayete erdiğinde, her şeyi en ufak ayrıntısına kadar anlattığımdan emin olmak için önümdeki kâğıtları karıştırdım. Hepsini ona uzatıp çayımdan bir yudum aldım. Bekledim. Uzun bir bekleyişti. Yüzünden anlamlar okumaya çalışıp neyi yanlış yaptığımı düşünecek kadar uzun.

“Seninki görev değişimi değil, sürgün gibi olmuş o zaman,” dedi kaşlarını kaldırıp.

“Gibi mi? Düpedüz!” dedim.

“İyi de neden?” diye sürdürdü sözlerini. “Durduk yere mi oldu hepsi? Bir sabah uyandın, işe gittin ve amirin seni zora koşacak şeyler mi yapmaya başladı? Kıdemini düşürdü, liderliğini aldı, ücretsiz izne gönderdi. Hatta yaşadığın şehri değiştirmeye varıncaya kadar da tacizlerine devam etti. Öyle mi?”

Yüzümde cevap aradı. Zeynep’i anlatmadım. Elbette anlatmadım. Bu hikâyenin haklısı benim. Küçük ayrıntılarla tarafımdan feragat edecek değilim. Nasıl sevdiğimi, onun için neleri göze aldığımı, beni ilk kez gören, şu an tanıyan avukata neden anlatayım, anlatsam ne kadarını anlayabilir? Üstelik konumuzla ne ilgisi var? Bu bir mobing davası. Zeynep’se bir kalp ağrısı. Ne olmuş her sabah sevdiği çöreği götürdüysem? Ne olmuş evine sağ salim gitmesini sağladıysam. Bu devirde kim kimin için yapar bunu?

“Aynen öyle avukat bey. Sevmiyor beni. Seneler oldu. Hep bir gözü üstümdeydi zaten zırtonun. Ne yaptıysam yaranamadım. Adam akıllı zam bile yapmadı ama bağlılıkla çalıştım. Gecemi gündüzüme kattım. Bak kâğıtlara. Onu zengin etmekten başka ne yapmışım? Bak, bak. İyice bak. Kaç çalışanın böyle profili var?”

Uzun uzadıya inceledi beni. Neyi arıyor, ne bulmaya çalışıyor? Eh, avukat adam. En ince ayrıntısına kadar sorgulayacak, inceleyecek tabii. Beni temsil edecekse, önce beni çok iyi tanıması lazım. Haklı.

“Peki neden istifa etmedin? Böyle bir kariyerle benzer bir yerde, hatta daha iyisinde bile çok rahat iş bulabilirdin. Eskişehir’e taşınmayı neden kabul ettin?” dedi bu kez de. Psikoloğa mı geldik avukata mı anlamadım ki ben. Galiba iyi niyetinden be oğlum, yorma kalbini kötüye. Bak nasıl da anlamaya çalışıyor seni.

“Niye istifa edecekmişim? Niye onca emeğimden vazgeçecekmişim?” dedim ama soruları bitmek bilmiyordu. “Niye seni işten çıkarmadı, bu kadar uğraşmak yerine? Aklına bir sebep geliyor mu?” diye sordu. Açıkçası bunalmaya başlamıştım bu durumdan.

“Eğlencesiyim belki, ne belli. Deliye akıl sır mı erer avukat? Adam benimle uğraşmayı seviyor. Tıktı beni Eskişehir’deki fabrikaya. İzliyor kameralardan, biliyorum. Hem gözü üstümde olacak hem işkence çektiğimi görecek. Niye kovsun?” dedim.

“Tamam, anladım, sakin ol,” dedi. Sakindim. Kafamı salladım.

Arkasına yaslandı. Görmesem de ayağıyla masadan destek alıyordu belli ki. Döner koltuğunda sağa sola salınarak, “Bu akşam mı döneceksin Eskişehir’deki evine?” dedi.

“Evet,” dedim. Tekrar haberleşmek üzere vedalaştık.

Yol boyu avukatın sorularını düşündüm. Dedikleri kadar varmış bu avukat. Nasıl da her detayı soruyor. Ah, Zeynep ah! Senin için girdiğim şu zahmetleri görsen, bir bilsen. Yollarda harap oldum. Eskişehir, İstanbul… Görseydin hâlimi. Belki anlardın. Sen de seviyordun beni. O dümbük amir aramıza girmese, nasıl da başka olurdu her şey. Kimbilir neler dedi de bulandırdı aklını. Nasıl kandırdı kimbilir seni. Şimdi tıkıldım bu bozkıra. Soğuğu bile bir insafsız bu mendebur memleketin. Bir de tuhaf bakıyorlar burada bana. Eve varıncaya değin düşmedi kem gözleri üzerimden. Görüyorsun ya, nasıl da düşman herkes bana, sana, bize. Ama başaracağız. Sen de anlayacaksın beni. Seveceksin yeniden. Şu dava bir görülsün de. Kim iyi kim kötü. Kim sürülüyormuş bozkırlara. Göreceksin.

*

Kaç zaman geçti, ne avukattan ses var ne Zeynep’ten. Kaç mektup yazdım sana Zeynep. Mektuplarım mı ulaşmıyor? Yoksa postacıyı da mı satın aldı gavurun oğlu. E-posta göndermeli belki. Sen mektupları severdin gerçi Zeynep. Sana yazılanlara dokunmak, birinin kalbini eline tutmaya benzerdi senin için. Çekmecenden mektuplarımı her çıkardığında izlerdim seni. Ellerin titrerdi gözlerin satırları takip ederken. Tüm kalbimi avcunda tutmanın heyecanı sarardı çehreni. Ensendeki buğday tüylerin kabarışını bile. Görürdüm. Öylece izlerdim seni. Ne güzeldin.

Belki de avukatı aramalı tekrar. Arayı fazla açmamalı. Unutturmamalı Zeynep’e varlığımı. Olsun bitsin ne olacaksa. Dayanamıyorum buralara.

“Alo. Merhaba Avukat Bey. Bir gelişme oldu mu diye soracaktım… Anladım… E gelmiyor musun buralara? Gel misafirim ol… Hem konuşuruz ne olacak ne bitecek… Anladım… Sağ olasın. Ben de… Ben de… Eyvallah… Görüşürüz.”

Ahizeyi tam indirecektim ki elim yine sana gitti Zeynep. Yazmakla geçmiyordu özlemin. Sesini duymalıydım. Sesimi duyunca da mektuplarımı okuduğundaki gibi olur muydun? Kavuşacağımız günün hayalini kurar mıydın sen de? Yoksa acır mıydın halime? Başıma gelenlerden kendini mi mesul tutardın? Aman ha. Sakın ha. Hiç suçun kabahatin yok senin. Sen kurbandın. O it oğlu itin kurbanı.

“Alo... Nasılsın güzelim... Yağmurluymuş hâlâ oralar… Evet… Halledeceğim her şeyi. Merak etme. Kurtaracağım seni o şerefsizden… Iıı… Şimdi böyle diyorsun ama o söyletiyor bunları, biliyorum. Yalnız mı? Neden yalnız kalacakmışız? Neden kalacakmışım. O kalsın. Seni daha fazla üzemeyecek. Az kaldı.”

*

Onlarca çağrı, mesaj… Kafam iyice allak bullak oldu. Bu hikâyede eksik bir şeyler var ve eksik bilgiyle kimseyi savunamam. Mantıklı değil hiçbiri. Bunca yıldır avukatım, elbet oluyor işyeri davalarında sebepsiz tacizler, işveren zorbalıkları filan. Tuhaf olan patron değil, beni böyle patronlar şaşırtmaz. Ama Mehmet Ali. Bir şeyler saklıyor. Hâli tavrı da bir garip. Bunca araması sonra… Oyaladım durdum her arayışında.

Şu fabrikayı bir arayayım, soruşturayım neymiş ne değilmiş.

Bir bant kaydı dinledim uzun süre, sonra ilgili birine bağlanabilmek umuduyla müşteri temsilcisi için hep dokuza bastım. Vivaldi’den Four Season. Bekleyenler listesinde 6. Sıradayım. Kim arar ki kap kacak fabrikasını. Nihayet bir muhatap bulabildim. Kendimi tanıttım, bir dava ile ilgili olduğundan altını çizerek bahsettim ki yarım saat daha oradan oraya aktarılmayayım. İlgili amirin adını verip onunla görüşmem gerektiğini belirttim.

Sesi tok, genç bir adamdı. Kendini ifade etme biçiminden, hiç de Mehmet Ali’nin bahsettiği gibi zırcahil biri olmadığını düşünmeden edemedim. Belli de olmazdı. Neler görüyoruz. Bir eksiklik, tuhaflık olduğu belliydi ama adamın anlattıkları daha da tuhaftı. Bu telefonu açarken, atlanan birkaç detayı karşı taraftan dinleyeceğimi düşünüyordum sadece. Ben daha duyduklarımı tam kavrayıp sindirememişken ilgili raporların, belgelerin olduğu dosyayı e-posta olarak iletebileceğini söyleyip adresimi istedi. Verdim. Teşekkür edip kapattım telefonu. Arkama yasladım, sonra tekrar masaya çektim kendimi. E-posta sayfasını açıp sürekli yeniledim.

Bir yeni ileti. Kurumsal dille yazılmış girizgâh metnini hızlıca atlayıp sayfanın en altına, eklerin olduğu kısma indim. Tek tek açtım ekleri.

Bir uzaklaştırma kararı. Şikâyetçi: Zeynep Turna.

Psikiyatri sevki. Patalojik. Obsesif kompülsif bozukluk. Yatışı yapılmalı.

Sıra sıra onlarca belge.

Telefonum çaldı yine.

“Buyurun Mehmet Ali Bey. Sağ olasınız… Şimdilik bir gelişme yok… Olabilir tabii… O taraflara gelirsem uğrarım… Oldu o zaman… Güle güle…”