Sabah dediğin şey, uyanmak zorunda kalanların icadıdır. Benim için sabah yok. Sadece başka bir gecenin kalıntısı. Yerde yarım sigara, kahverengi bir şişe, üstü pas tutmuş bir aynanın kenarında kendi yüzüm. Gözlerim sanki benden bağımsız yaşıyor. Göz altı morluklarım bile benden daha kararlı.

Kendimi izliyorum. Yüzüm suç mahalinde unutulmuş bir kanıt gibi. Ne saklanabiliyorum ne de kurtulabiliyorum. Kim neden kurtulsun ki kendinden? Kim neden kurtulabilmiş ki kendinden?

Bir yerlerde insanlar kahvaltı yapıyor. Yumurtalar pişiyor, tost makineleri cızırdıyor. Hayatın sesi bu mu? Cızırdayan ekmek ve tıkanmış lavabolar…

Benim sesim paslı. Boğazımda demir tadı var. Her nefeste biraz çürüyorum sanki. Kendimi içimden dışarı kusmak istiyorum ama midem alışmış bana. İsyan etmiyor artık.

Odayı havalandırmak için camı açıyorum. Sokaktan egzoz, küfür ve pişmanlık giriyor içeri. Temiz hava bu şehirde sadece bir söylenti. Kirlenmeden yaşamak, çocukça bir fantezi.

Telefonun ışığı yanıyor. Kimse aramıyor ama bildirim sesi beynimin içinde yankılanıyor:

“Yaşıyor musun hâlâ?”

Evet, hâlâ.

Ama bu yaşamak değil. Bu sadece, sistemin beni silmeyi unutması. Simülasyonda rolümün figüran olması. Bir anlığına düşünüyorum: Yaşamın asıl hatası doğmak mıydı? Yoksa sürdürmek mi? Cevap aramıyorum artık. Çünkü cevaplar, sorular kadar dürüst olmuyor.

Sigaranın izmaritini küllükten bozma tabağa bastırıyorum. Tabağın kenarında ince bir duman dönüyor. Gözlerimi kapatıyorum, kulaklarımda şehrin uğultusu. İçimden bir ses dışarı bağırıyor:

“Yeniden başlamayacaksın. Çünkü hiçbir zaman bitirmedin.”