Beli iyiden iyiye bükülmüşken ellerini sırtındaki yükün altında sıkılaştırıp kısa bir mesafede zıplatarak yeniden konumlandırdı bedeni üstünde. Gittikçe yorulduğu bir yolculuk değildi onunki ve ne yaşının önemi vardı ne de başka bir şeyin. Çıktığı bu yolun ta en başından itibaren bedenindeki her bir uzuvda bir engel belirmişti. Gözleri görse de diline gidemeyen sözleri, bileklerinde ellerini kaldırmasını engelleyen eskilerden bozma zincirler vardı. Ne vakit bir adım ilerlese 5 adım geri itiliyordu. Çevresindekilerin alaycı kahkahası kulaklarına erişiyor, kalbinde devam et diyen ses, hiç de zorlanmadan zaten zihninde onu daima aşağılayan tarafın altında ezilmeye hazır halde yok olup gidiyordu karanlıklar içinde. Öyle ya dışarısı aydınlıktı bakan herkes için ama o yalnızca karanlık görüyordu.

Kan ter içinde kalmış halde yeniden adımlamaya başladı. Bazen şu sırtındakini bırakmak istiyor, tüm o çevredekilerin yanına geçme fikri cazip geliyordu. “Başından belliydi...” laflarına da bir şekilde alışırım diye düşünüyordu. Nelere alışmıştı, nelere alışmışlardı, nelere alıştırılmışlardı... Yine de geride kalmış onca gözyaşına hürmeti ve gelecekte umut olacağı o cesur davranışlar, içindeki ateşi canlı tutmayı başarıyordu. Yol zordu. Taşımak, kulak tıkamak, karanlıkta çarpa çarpa yürümek, susmak, susturulmak, yardım beklediğinden tekme yemek ve yine en derinlerden mavi göğe başını uzatmak zordu. Alevler yükseliyordu sağından, solundan, içinden çığlıkların geldiği. Madem bir cadıydı, neden bunca yükün altında kemikleri kırılacak dereceye geliyordu. Madem bu denli tehdit ediyordu birilerini neden yok edemiyordu, yalnızca canını yakmakla kalmayıp ruhunda da kapanmayacak yaralar açmış kişileri.

Dudaklarından sızlanır gibi bir ses çıktı. Yüzü buruşurken zaten nemli yüzüne gözleri de eşlik etmeye başladı. Şimdi iki farklı ses duyuyordu. İkisi de kendininkinden oldukça farklı, kalın seslerdi. Biri ağlamasını aşağılıyordu yanında olmaktan çok içine işlemiş gibi; diğeri de belli belirsiz bir cesaret veriyordu. Uzaktan seçilen altın bir tahtın oradan geliyordu ses. Güç bulmak umuduyla diğer yanına dönerken bu defa kendisine benzer tonda sesler duydu. İlkinden farkı yoktu çoğunun. Öylesine çaresiz hissediyordu ki gözyaşları yanaklarını ıslatırken titreyen bacaklarını adım atmaya zorluyordu. Bu sırada birden önünde koca bir dağ yükselmeye başladı. Gözleri şaşkınlıkla açılırken yeryüzünde tabanı gittikçe yayılan dağ yolunu neredeyse tamamen kapatmıştı. Çorak toprağın tozlarını esen rüzgarla üzerine savururken tozların görüşünü engellememesi için gözlerini fazla açmamaya çalışırken diğer yandan kafasını kaldırıp önündeki yeni koca engele baktı. Etrafından dolaşmaktan başka çaresi kalmamış görünse de “Ne yapacağım ben?” demekten kendini alamadı. Sırtındaki koca yük iyice belini bükmüştü ve bu zamana dek geçtiği yolların dikenleri yüzünden çizilmiş bacaklarındaki sıyrıklar daha fazla sızlamaya başlamıştı. Çaresizlik içinde gözyaşları yanaklarından süzülürken yükselmiş koca dağın önüne çöktü öylece. Sırtındaki yükün yanına otururken “Bitti!” diye düşündü. Artık dayanacak ne fiziksel ne de ruhsal gücü vardı elinde. Kollarını dizleri etrafına sararken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Uzun saç tellerinin arasından ter damlaları sızıp şakaklarına iniyor, gözyaşlarıyla birleşen teri tuzlu bir tat bırakıyordu ağzına. Öylesine perişan haldeydi ki bu yolun başından beri işitmediği hareket, düşüp kalkmaktan morarıp kanamamış tek yeri kalmamıştı. Kalbi ilk baştaki heyecanını ve isteğini çoktan kaybetmiş ve onarılması mümkün olmayan birçok yarayla yıpranmıştı. Evet, onun hayatında her şey çıkmaza girmişti artık. İmkansız kelimesi uzak gelmiyordu ilk baştaki kadar. Halbuki nice yüksek tepeleri tırmanmış, nice kez sırtladığı o yükün altında can verme tehlikesi atlatmıştı ve şimdi başlarda göz yumduğu şeyler de tıpkı bu acılarının son raddesi gibi canını yakıyordu. Onca duyduğu aşağılanma, o an önemsiz ve boş seslerden oluşan bir kakofoni gibi görünmüştü ama şimdi bu gürültüler kulağına bir koro gibi geliyordu. “Haklılarmış” içinde tıpkı diğerleri gibi düşüşünü bekleyen o ses de çoktan zihninde çınlamaya başlamıştı. Yanından geçen bedenler “biliyorduk bırakacağını” minvalindeki cümlelerini alay ederek söylerken ağlaması şiddetleniyor, şu ana dek ettiği dualarını daha yalvarırcasına daha yüksek sesle ediyordu.

Kalbi öylesine hızlanmıştı ki kulakları bu çarpıntıyla uğulduyordu. Bu sayede o sesleri duymadığı için de minnettardı -özellikle kendisininkine benzeyenleri-. Tutunacak bir dal, arka çıkacaklarını düşündüğü bir taş gibi gördüklerinin sevinci daha fazla bir hayal kırıklığı oluşturuyordu kalbinde.

Kafasını biraz daha dizleri arasına gömüp tüm o acısını boşaltır gibi ağlamaya devam etti. Tüm bedeni zangır zangır titrerken başarısızlığın zaferi çoktan o çokbilmiş konuşmasına başlamıştı. Kafasındaki tüm o harfler anlamlı anlamsız birleşiyor, sonunda devam etmesi gerektiğini yolda olmanın ulaşmaktan daha önemli olduğunu söyleyenlerin bozgunu ile sonuçlanıyordu. Vücudundaki ve ruhundaki bunca yara bere kuru bir gürültüyle kapanacak gibi de değildi zaten. Öylesine bitap hissediyordu ki gözleri yıllarca sürecek bir uykuya, ruhu hiç benzeri olmayan bir sükuta kavuşsa bile hiçbir zaman eski gücünü toplayamayacaktı.

Az önce dizleri büküle büküle yürüdüğü yolun yanından bazı adım sesleri erişiyordu kulağına, yalnızca küçük taşlardan olan bir patikanın sesi. Adımların hızı da hayli fazlaydı kendisininkilere göre, demek ki daha güçlüydü ya da buraya dek kendisi kadar çok bir engel çıkmamıştı karşısına. İşte bu ihtimali bilmek ve düşünmek daha çok yakıyordu canını. Onun düşe kalka geldiği yolun sonu, önündeki taşların dahi temizlendiği kişilerle aynı yere çıkıyordu. Bunca çabasının hiçten başladığını ve zaten olmayacağa doğru sapan bir yolla devam ettiğini düşünüyordu. Sanki ta doğarken kaybetmişti bu yarışı. Felsefik değildi bu konuda ne yazık ki. İlk ağladığı andan beri bir yarışın içinde olduğunu biliyordu, yaşamak zorundaydı ve bu hak için altın tepsisi olanlar arasında değildi. Elbette ki daha ince bir düşünce, daha kuvvetli bir çaba ve daha emin bir sabır sahibi olmalıydı. Gözleri yorgunluktan kapansa dahi ayakta kalmalı, kalbi dursa dahi nefes almalıydı. Ama artık tüm bu yük ve dahası zorunluluk içinde yanan inanç ateşini kendine çeviriyordu, hisleri yanıyordu artık. İşittiği onca aşağılanma sanki gelip boğazına oturmuştu da ağlarken soluklarını batar hale getirmişti. Bir kadın olarak çıktığı bu yolda saçının boyundan aklına mı hüküm verilmemişti, gördüğü şiddete bir kılıf mı uydurulmamıştı...

Düşünceleri iyiden iyiye bacaklar ve kollarına sarılıp girdiğini hissettiği mezarına özgürlüğünü, hayallerini, isteklerini, azmini, iyi olan tüm hislerini prangalarken bir el hissetti omzunda. Kafasını kaldırmadan bekledi öylece, ağlamasına da kesmedi. Hiçbir söz hakkı olmayan hayatımda sorulmamış fikrini söylesin de gitsin diye düşünüyordu.

-Biliyorum, diye başladı kendisine benzer yumuşak bir ses.

Ses tonu her ne kadar şefkatli olsa da genç kadın şu hayatta kimseye tatlı dili için güvenmemesi gerektiğini anlayalı çok olmuştu. Böyle yavaş yavaş yaklaşıp iyiliğini ister gibi bir dizi nasihatle başlardı böyleleri ama yine de gördükleri başarısızlıktan aldıkları zevkin gülüşünü silmeyi beceremezlerdi o yüzlerinden. Sessizce devam etmesini bekledi.

-Biliyorum çok yoruldun ve bırakmak istiyorsun. Şimdi önünde yükselmiş bu koca dağ yolun sonu gibi görünüyor sana. Buraya kadar aştığın anca deniz, geçtiğin onca çöl binlercesinin elini tuttu. Şimdi izin ver elini tutayım ve bu dağın etrafından birlikte geçelim. Çünkü...

Kan ter içinde uyandığında eli hızlı hızlı atan kalbini bulmuştu. Az önce rüyasında olanların bir kısmı gerçek hayatına da kaymış olacaktı ki yüzü nemliydi ve hayli terlemişti ocak ayının ortasında. Nefeslerini yavaş yavaş hal yoluna koyarken kasetten oynayan kısa bir film gibi zihni sürekli olarak rüyasını tekrarlıyordu.

Yüzünü sıvazlayıp alnına yapışmış saçlarını geriye ittirdi. Gözleri kararlı bir ifadeyle açılırken keskin bir soluk verdi genişlemiş burun deliklerinden. Rüya diye sözlük tanımına uydurduğu bu görüntülerin aslında...