ÖZET

Suat Derviş, Cumhuriyet Dönemi için oldukça önemli yazarlardan biridir ve yazarlığına ek olarak, gazetecilik alanında da aktif olmuştur. Döneminin bir kadın yazarı olmasının yanı sıra Derviş’in, feminist eserler verdiği ve eserlerini kadın odaklı işlediği söylenebilmektedir. Gustave Flaubert ise yazdığı eser olan Madam Bovary ile öne çıkmış bir yazardır ve bu açıdan da Madam Bovary eserini bir erkeğin yazmış olması yine eserin yazıldığı döneme göre önemli bir noktadır. Bu sebeple, aynı konunun bir kadın ve bir erkek perspektifinden nasıl işlendiği de çalışmada karşılaştırılarak analiz edilecektir. Derviş’in Çılgın Gibi eserinde, Celile on yıllık evliliğinde başka birine âşık olmuş ve kocasını aldatmıştır. Flaubert’in Madam Bovary eserinde ise Emma Bovary, eşi ile yaşadığı hayattan bunalarak, başka arayışlar ile eşini aldatmıştır. Bu eserler aldatma eyleminin, iki farklı dünya edebiyatında, iki farklı dönemde nasıl işlendiğini karşılaştırılarak benzerlikleri ve farklılıklarıyla incelemek amacıyla seçilmiştir. Bu çalışmada, iki eserin de ana karakterlerinin kadın olması sebebi ile feminist eleştiri kuramı ışığında disiplinlerarası bir inceleme yapılacaktır. Bu incelemenin amacı, kadın odaklı olan feminist eleştiri kuramı ile kadının bulunduğu konumun, o konumda sergilediği tavrın veya etrafındaki insanların ona bakış şeklinin ve aldatma olgusunun iki ayrı dünya edebiyatında nasıl yansıtıldığını analiz etmektir.

Anahtar Kelimeler: Suat Derviş, Çılgın Gibi, Gustave Flaubert, Madam Bovary, Aldatma.

 

GİRİŞ

Suat Derviş Türk edebiyatında önemli kadın yazarlardan biri olmasının yanı sıra, aynı zamanda gazetecilik yapmış ve eserlerinin büyük bir kısmında da kadınlara yer vermiştir. Derviş’in faaliyet gösterdiği dönemde yeniliklerle birlikte kadınlar hak kazanmış ve bu haklar ile birlikte de bazı yazarlar tarafından eserlerde kadınlar güçlü bir karakter olarak ortaya konmuştur. Ancak diğer eserlere bakıldığında, Derviş’in de kadınların güçlü olduğu eserler vermesi düşünülürken, onun tam tersini yaparak geri planda kalmış kadınlara yer verdiği görülmektedir. Onun eserlerinde yer verilen kadınlar öne çıkan, kendi ayakları üstünde durabilen güçlü kadınlardan ziyade, genellikle daha çok içine kapanık ve kendi kararlarını veremeyen kadınlardır. 

Gustave Flaubert’nin ise en ünlü romanlarından biri Madam Bovary’dir. Flaubert’tin de yaşadığı dönemin durumunu Madam Bovary’de yansıttığı söylenebilmektedir. Bu eserdeki ana karakter Emma Bovary’dir ve Emma da Celile gibi geri planda kalmış bir karakter olarak yansıtılmıştır. İkisinin de bu geri planda kalma durumundan eşlerini aldatarak sıyrılma çabalarının olduğu yorumlanabilmektedir. Bu çalışmada, bu iki eserdeki ana karakterlerin feminist eleştiri kuramı ışığında, aldatma eylemini nasıl gerçekleştirdikleri ve iki ayrı dünya edebiyatında bu durumun nasıl işlendiği benzerlikleri ve farklılıkları ile analiz edilecek, ayrıca birden fazla disiplin kullanılacağı için disiplinlerarası bir çalışma yapılacaktır. 

Suat Derviş, Cumhuriyet döneminde faaliyet göstermiş yazarlardan biridir. “Cumhuriyet döneminde gelen yenilikler ile birlikte, kadınlara da haklar tanınmış ve yavaş yavaş ikincil bir konumdan çıkarak gerek iş alanında gerekse toplumda ve aile içinde bir birey haline gelmeye başlamışlardır”. (bkz. Bakacak, 2009, s. 628). Derviş de yaşadığı dönemdeki bu haklardan yararlanarak hem yazarlık hem gazetecilik yapmıştır. “Ancak bu haklara kentli ve üst sınıftaki kadınların ulaşması daha kolay olmuştur”. (bkz. Bakacak, 2009, s. 637). Daha yeni yeni kadının birey olarak görüldüğü bir dönem için üst düzey kadınların bu haklara ulaşması daha kolaydır, zira taşrada yaşayan kadınlar için çevre bu kadar gelişememiştir. “Suat Derviş'in özellikle ilk romanları, psikolojik roman türünde sayılabilir ve bu olgu, onun romancılığını bir siyasal kalıp ve modernleşmeci yaşam biçiminin savunucusu olma anlamında cumhuriyetçi, ulusçu, ideolojinin dışında kaldığını gösterir. Aynı şekilde halkçı ve köylü de değildir; daha doğrusu, döneminde baskın olan eğilimin tersine, böylesi toplumsal tezler içermez bu romancılık”. (Körpe, 2001, s. 22). Derviş herhangi bir tarafta değilmiş gibi görünse de aslında toplumun bir kısmına değinmektedir, bu kısım da Çılgın Gibi eserinde görüldüğü üzere toplumun üst tabakasından veya Osmanlı soyundan olan kadınlardır. Ancak bu kadınlar, belli bir statüye sahip olmalarına rağmen, onun için özgüvenli olamayan ve ayakları üzerinde duramayan kadınlardır. 

Gustave Flaubert ise en bilinen eserlerden olan Madam Bovary’nin yazarıdır. “Realizm akımı romancılarından biri olan Flaubert aynı zamanda gerçekçilik akımını başlatan kişi olarak da bilinir. Fransız edebiyatının gerçekçi ilk romancısı sayılan Gustave Flaubert, eserlerinde gözlemlerini, kendi duygu düşüncelerini işe karıştırmadan sergilemeye, aktarmaya çalışır”. (bkz. www.edebiyatokulu.org.). Flaubert’in yaşadığı dönemde burjuva ve taşra sınıfını arasında kesin bir şekilde ayrım söz konusudur. “Burjuva sınıfının ve kapitalizmin ekonomik, düşünce ve dünya görüşü olarak egemenliğini kurması ile birlikte kent ve taşra hayatının belirleyici değerleri doğrultusunda, kent ve taşra burjuvazisi olarak güçlü bir örgütlenme oluşturmuştur”. (Kaba, 2013, s.10). En önemli eseri olan Madam Bovary’de ise bir kadının aşk hikayesini anlatıyormuş gibi görünse de aslında dönemindeki durumları yansıttığı söylenebilir. Bu kent ve taşra hayatının ayrımını Flaubert’in Madam Bovary’de Emma ve Charles üzerinden verdiği görülmektedir. Ayrıca realizm akımının bir yazarı olan Flaubert, bu dönemde ortaya çıkmış olan romantizm akımının da karşısındadır. “Madam Bovary’de de Emma’nın olaylara aşırı duygusal tepkilerini ve mükemmel hayata olan inancını yansıtarak, dönemin birçok romantik özelliğini eleştirmiş ve alaya almıştır”. (Haider, 2014, s.3). Buna binaen, eserde bir aşk hikayesi dışında farklı ögeler ile bir eleştiri durumunun da söz konusu olduğu söylenebilmektedir. 

İki eserde de ana karakter olan Celile ve Emma’nın yaşadıklarının, aldatma eyleminin karşılaştırılarak analiz edileceği bu çalışmada feminist eleştiri kuramından yararlanılacaktır. Çalışmada gözetilecek kuram olan feminist eleştiri, kadın odaklı olarak metinlerdeki kadın ve erkek rollerini inceleyen, alışılagelmiş olan erkeğin üstünlüğünü eleştiren bir kuramdır. Kadının hangi konumda olduğunu, nasıl yansıtıldığını ya da kadının nasıl bir tutum sergilediğini ele almaktadır. Süregelen toplumsal cinsiyet rolleri, kadın ve erkeğin konumlarını da toplumdaki ayrımı sorgulamadan devam ettirmiş, kadına yönelik ve erkeğe yönelik beklentiler gelenek ve kültürle nesillerce aktarılmıştır. Moran, feminist eleştiri kuramını okur olarak kadına yönelik ve yazar olarak kadına yönelik şeklinde ikiye ayırmıştır. (Moran, 2002, s. 250). Her iki yönden de ayrı şekilde bakıldığında farklı feminist eleştiriler ortaya çıkabilmektedir. Okur olarak kadına yönelik eleştiride, eleştiri için okuyucu ön plandadır. “Okur kadın bir birey olduğunda, onun metni algılaması ve eleştirisi bir erkek bireyinkinden farklı olacaktır”. (Moran, 2002, s. 250). Kadın okur, deneyim ve edinimlerinden ötürü esere ve karaktere farklı açılardan bakabilmektedir, özellikle eserdeki de bir kadın karakter ise çoğunlukla ortak paydalarının olması sebebi ile değerlendirmeler de farklı olabilmektedir.

Yazar olarak kadına yönelik eleştiride ise kadın yazar söz konusudur. Karadeniz’in de belirttiği gibi “Kadın yazarlar toplumun içinde var olmuş ve yetişmiş olduklarından ötürü, toplumdaki kadınların yaşadığı acıları ve sıkıntıları bilmektedirler. Hayatlarının bir kısmında ortak paydada kadınlar bir durumu veya hissi aynı yaşamışlardır”. (Karadeniz, 2019, s. 287). Kadınların ortak olarak yaşadığı durumlardan dolayı kadın yazarlar, bunu eserlerindeki karakterlerde ortaya koymuşlardır. Bu ortaklığa ek, kadın yazarlarda kadınca söylem oluşmuştur. “Kadınca söylemin ortaya çıkmasındaki etken erkek egemenliğini savunan yalnızca felsefe ve din değil, aynı zamanda dildir. Erkek egemenliğini savunan bu dile karşılık olarak da kadın söylemi şeklinde yeni bir dil ortaya koymuşlardır”. (Moran, 2002, s. 259). Kadın yazarlar, ilk başlarda erkek isimleri ile eser ortaya koymaktaydılar, daha sonra ise kadın kimlikleri ile eserler ortaya koyarak kadınların ortak sorunları ve yaşamlarını da karakterlere yansıtarak eserler ortaya koymuşlardır, ki Suat Derviş’in eserinde de bu durumun söz konusu olduğu söylenebilir. Bir erkeğin yaşayışı veya bakış açısından ziyade, bir kadınınki ön planda tutulmuş, ortaya konulmuştur. Bu bağlamda eseri okuyan ve yazan kişi de eleştiri açısından önemli bir role sahiptir, hemcins durumu söz konusudur, karşı cinsten ziyade bireyi hemcinsinin anlaması daha olağandır. Buna ek olarak, iki açıdan da farklı eleştiriler çıkmasıyla birlikte, kadın yazarın ortaya koyduğu temalar kadın okurlar tarafından algılanan ile erkek okurlar tarafından algılanandan daha farklı olabilmektedir. 

Derviş’in Çılgın Gibi eserinde ana karakter Celile’dir ve roman, Celile üzerinden işlenmektedir. Celile ve ailesi Osmanlı’dan kalma soylu bir ailedir. Annesini kaybetmiş, anneannesinin yanında yalıda büyümüştür. Anneannesi soylu, sert, dominant bir Çerkez kadınıdır. Celile ise Ahmet ile yaklaşık on yıllık evlidir. “Romandaki dönem II. Dünya Savaşı dönemidir. Bu dönemde insanlar vurgunculuk ile karaborsadan para kazanarak zengin olmaya çalışmışlardır. Celile’nin kocası Ahmet’te böyle bir insandır”. (bkz. Körpe, 2001, s. 92). Eşi Ahmet ise Celile’ye nazaran daha sıradan ancak hırslı bir insandır. Celile’nin ondan daha üstün olduğunu düşündüğü için her zaman çok para kazanmaya çalışarak Celile’yi en iyi şekilde yaşatmak ister. Fakat Celile ve Ahmet’in evlilikleri dışardan güzel görünmesine rağmen birbirlerine uzak iki insanın olduğu bir evliliktir. Bu iş hırsı ile Ahmet, Muhsin adında bir iş adamı ile tanışır ve sonrasında Celile ve Muhsin birbirlerine âşık olurlar. 

Eserde Celile içine kapanık, kendi kararlarını vermeyen, hiçbir şeye karşı çıkmayan ve kabulleniş içinde olan bir karakter olarak yansıtılmıştır. Annesi doğumda öldüğü için büyükannesinin yanında büyüyen Celile gerçek hayat ile tanışamamış, büyükannesi öldükten sonra da amcası ile birlikte yaşarken ise Ahmet ile tanışıp evlenmiştir. Bu süreçlerde de Celile’nin hiçbir karar vermesine gerek kalmadan çevresindeki insanlar onun yerine karar vermişlerdir. Celile’nin bu şekilde büyüyüşü, sonrasında hayatındaki diğer insanların onun yerine bir şeylere karar vermesi ve itiraz etmemesi onu, her şeye karşı bir kabullenişe ittiği söylenebilir: O her zaman hayatla kendi arasında, hayatla kendi temasını temin eden bir başka insanın olmasını pek tabii görmüştü. Büyükannesinin ölümüne kadar büyükannesi hayatı ondan saklamıştı. (Derviş, 2023, s.239). Hayatında sürekli onun yerine var olan birisinin olması aynı zamanda Celile’yi de hayata karşı daha pasif bir hale getirdiği gözlemlenebilir: …her zaman kendisiyle kocası arasında bir mesafe bırakmış bulunduğunu, her zaman kocasına uzak ve yabancı kalmış olduğunu bütün acılığıyla hissediyordu. (Derviş, 2023, s. 221). Celile’nin kocası Ahmet ile evliliği de böyle bir kabulleniş ile gerçekleştiği, yaklaşık on yıllık evliliklerinde bile herhangi bir şeye karışmadığı, Ahmet’in hem onun için hem de kendisi için yapılan şeylerde bir fikir belirtmediği görülebilmektedir. Ancak Celile’nin annesi onu doğururken öldüğü için, Celile anne olmak istememe kararını kendisi vermiş ve Ahmet’te buna saygı duymuştur: “Bana çocuğun ne lüzumu var? Benim çocuğum, yavrum, her şeyim sensin,” demiş ve onun anne olmamak arzusunu itirazsızca kabul etmişti. (Derviş, 2023, s. 61). Eserin yazıldığı döneme bakıldığında (1945), bir kadının anne olmak istememesi olağandışı bir durumdur, zira o zaman için bu durumun kutsal bir mesele olmasından ötürü pek de saygı duyulmadığı söylenebilmektedir. Fakat Ahmet tam tersini yaparak, hiçbir şekilde karısına karşı çıkmadan onun isteğini kabul etmiştir, ki bir kocanın da bu şekilde davranması yine o zamanlar için pek rastlanılır bir durum değildir. Bunun bir sebebi de Celile’nin statü olarak Ahmet’ten daha yukarıda olmasıdır, çünkü Celile Osmanlı’dan kalma soylu bir aileden gelmekte, ancak Ahmet ve ailesi sıradan insanlardır. 

Celile daha sonraları Ahmet’in iş sebebiyle arkadaş olduğu Muhsin ile tanışır ve birbirlerine âşık olurlar. Celile bu süreçte kocasından olabildiğince uzaklaşır ama Ahmet bunu fark etmez, oysaki Celile eşlerini aldatan hemcinslerini kınayan bir insandır: Celile bütün hayatı müddetince, böyle hareket eden zevceleri ayıplamış ve bütün izdivaç hayatı müddetince parmakla gösterilecek kadar sadık ve dürüst bir zevce olmuştu. (Derviş, 2023, s. 96).  Buna bağlamda, Celile için de eşini aldatarak o eşlerden biri olduğu söylenebilir. Celile eşinin iş arkadaşı olarak tanıştırdığı Muhsin’e âşık olur ve Ahmet’i aldatır. Eserde aldatmasına bir sebep olarak eşiyle arasındaki mesafe ve ilişkinin monotonlaşması söylenebilmektedir. Hiçbir şekilde kendi hayatında karar vermeyen Celile, Muhsin konusunda onunla birlikte olmaya karar vermiş ve Ahmet’ten ayrılmıştır: ..., hiçbir zaman, hiçbir erkeğe böyle bir cesaret vermemiş, bu nevi bir harekete hiçbir zaman müsaade ve müsamaha göstermemişti. (Derviş, 2023, s.17). Celile Ahmet ile evlenmeyi kabul etse de ona âşık olmamıştır fakat Muhsin’e “çılgın gibi” âşık olmuş ve bu sebepten de kendisi radikal bir karar vererek Muhsin’i seçip ona gitmiştir. Eserin yazıldığı dönem açısından bakıldığında bir kadının eşini bırakarak başka birine gitmesi, oldukça cesaret gerektiren ve toplum tarafından kadın için olumlu olmayan hatta ayıplanan bir durumdur. Celile de çevresindekilerin, ailesinin ve Ahmet’in ne diyeceklerine aldırış etmeden bu cesareti göstererek kendi kararı ile Muhsin’le birlikte olmaya başlamıştır. 

Ancak Ahmet bu duruma başta hiddetlense de Celile’yi affetmeye hazırdır: Ve hepimiz o, siz ve ben unutmaya çalışalım bu müthiş geceyi, unutmaya... (Derviş, 2023, s. 203). Ahmet’in olan her şeyi unutup Celile’yi affetmek istemesi olağan bir durum değildir çünkü alışılan olgu böyle bir durumda kadının erkeği affetmesidir. Bu bağlamda, Celile Ahmet’ten daha yüksek bir statüye sahip olduğu için Ahmet’in her halükârda Celile’ye sahip olmak istediği gözlemlenebilir: Bu ne hazımlı bir kocaydı. Kimse kendisinden af istemeden o, bol keseden affediyordu. (Derviş, 2015, s. 203). Muhsin’in bu düşünceleri de tıpkı dönemin toplumun düşüncesiyle aynı olduğu, onun da Celile’nin affedilmesinin yanlış olduğunu düşündüğü söylenebilmektedir. 

Madam Bovary’de ise roman ana karakter olan Emma Bovary üzerinden işlenmiştir. Ancak eserin ilk kısmında Emma’nın kocası olan Charles Bovary’nin nasıl doktor olduğu ve Emma ile nasıl evlendiği işlenmiştir. Charles çok başarılı, yüksek gelirler kazanan bir doktor değildir. Emma ise Charles’ın bu gelirini bilmeden onunla evlenmiş ve Charles doktor olduğu için onunla evlendiğinde küçüklüğünden beri okuduğu romanlardaki gibi bir aşk yaşayacağını düşünmüştür. Fakat bir süre sonra öyle olmayacağının farkına vararak, eşinden de uzaklaşarak Charles’ı aldatır. Eserde Emma’nın evlendikten sonra neler yaşadığını, ne gibi düşünceler ile bu aldatma eylemine giriştiğini ve en sonunda da intihar ettiği aktarılır. 

Emma babası ile birlikte yaşayan, annesini kaybetmiş genç bir kızdır. Charles’ın babasını tedavi için köye gelmesiyle tanışır, Charles Emma ile evlenmek için babası ile konuşur ve evlenirler. Ancak Emma evleneceği zaman babası ona evlenmeyi isteyip istemediği hakkında fikrini sormuştur: Kız da benim gibi düşünüyordur kuşkusuz; ama gene de düşüncesini sormam gerekir. (Flaubert, 2024, s. 45). Emma’nın babasının, kızına evlilik hakkında fikrini sorması taşra hayatında alışıldık bir durum değildir, çünkü büyükler ya da erkekler karar vererek kadınlarla evlenirler fakat babasının Emma’ya değer vererek onun da fikrine danıştığı görülmektedir. Emma küçüklüğünde bir dönem manastırda yaşayarak eğitim görmüş ve bu süreçte de çokça romanslar okuyarak vakit geçirmiştir, bu yüzden de Charles ile evlendiğinde de aşklarının ve evliliklerinin okuduğu kitaplardaki gibi olacağını düşünmüştür: Evlenmeden önce, içinde bir aşk olduğunu sanmıştı Emma, ama bu aşkın sonucu olması gereken mutluluk gelmediğine göre aldanmış olmalıydı, öyle düşünüyordu. Kitaplarda alabildiğine güzel bulduğu mutluluk, tutku, sarhoşluk sözcükleri yaşamda tam olarak hangi anlama gelirdi, şimdi bunu anlamaya çalışıyordu. (Flaubert, 2024, s. 55). Ayrıca Emma evlilik dışında Charles’ın da hayal ettiği romantik bir eş gibi olmayışından dolayı da mutsuzdur ve ona göre Charles’ın tıp dışında herhangi bir bilgisi yoktur: Ne yüzmesini biliyordu ne kılıç kullanmasını ne de tabanca atmasını; bir gün Emma bir romanda bir binicilik terimine rastlamıştı da onu bile açıklayamamıştı. (Flaubert, 2024, s. 62). Charles ile evliliğinin kitaplardaki gibi olacağını düşünen Emma, böyle olmayışının olarak sonucu Charles’tan ve evden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştır. Bu tekdüze ve sıradan taşrada sıkışan hayat, Emma’nın istediği şehir hayatının tam karşıtıdır ve o da bu hayattan içine kapanarak kurtulmaya çalışmaktadır. 

Daha sonra Charles Emma’nın bu haline başka bir yerin havasının daha iyi geleceğini düşündüğü için farklı bir yere taşınırlar fakat Emma yine aynıdır çünkü onun için problem sadece yaşamak zorunda olduğu taşra değil, aynı zamanda ona göre sıkıcı, tekdüze olan evliliktir ve Charles’ın da bunu anlayabilecek kadar ince ruhlu bir karakter olmadığı görülmektedir: Onu asıl deli eden, Charles’ın bu acıları anlar gibi görünmemesiydi. Emma’yı mutlu ettiğini sanması, budalaca bir alçaltma, bu konudaki güveni bir nankörlük gibi geliyordu ona. (Flaubert, 2024, s. 137). Emma’nın asıl kendi eşinin de onu anlamamasına daha çok sinirlenerek başka arayışlara girdiği gözlemlenebilir. Daha sonra Emma ve Charles’ın bir kızları olur ancak Emma’yı bu eve bağlamaz ve hatta dönem bağlamında annelik görevlerini bile zorla yerine getirir. Yeni taşındıkları yerde tanıştığı Leon ise onu, onun istediği şekilde mutlu ve memnun etmektedir çünkü Leon, Charles’in aksine kültürlü bir insandır ve bu sebepten de Emma’nın dikkatini çeker: Leon yanına oturur, resimlere birlikte bakarlar, sayfaların altında birbirlerini beklerlerdi. (Flaubert, 2024, s. 126). Charles ile hiçbir ortak noktaları bulunmazken Leon ile birlikte kitap okuyabilen Emma, Leon ile her ne kadar bir ilişki yaşamasa da ona âşık olarak eşini aldattığı söylenebilir. Ancak Leon farklı bir yere gidişinden sonra Emma tekrar eski haline dönerek mutsuz ve memnuniyetsiz hale gelir, içine kapanarak hayattan kopar. 

Leon’dan bir süre sonra ise Emma Rodolphe ile tanışmış, sonra ona âşık olmuş ve onunla bir birliktelik yaşayarak yine eşini aldatmıştır. Rodolphe ile ilişkilerine o kadar kaptırarak ona aşk ve tutku ile bağlanmıştır ki onunla kaçarak yeni bir hayat kurmak istemiştir fakat Rodolphe kaçmak için ayarlanan buluşmaya gelmeyerek onu terk etmiştir: Size gelen kederleri düşünmek bile içimi eziyor, Emma! Beni unutun! Ne diye tanıdım sizi! (Flaubert, 2024, s. 239). Emma’nın Rodolphe ile kaçarak yeni bir hayata başlamak istemesi aslında sevdiği ile kaçmanın yanında onun için sıkıcı olan evden, taşradan, evlilikten ve en önemlisi Charles’tan kaçmak istemesi olarak gözlemlenebilmektedir. Emma’nın bu aldatışlarındaki sebeplerin ise içinde bulunduğu evliliğin ve eşinin hayal ettiği gibi olmaması ve farklı heyecanlar araması olarak yorumlanabilmektedir. 

İncelenen eserlerinin ikisinde de karakterler belli sebeplerden eşlerini aldatmışlardır, ancak bu sebepler iki karakterde de farklılıklar göstermektedir. Celile, eserde hayatında karar veremeyen ve başkalarını verdiği kararları da kabullenen bir karakter olarak işlenmiştir. Eşi Ahmet ile de evliliği bu şekilde gerçekleşmiş ve ona âşık olmamıştır. Emma ise ona kararı sorularak ve Charles’a âşık olduğunu sanarak onunla evlenmiştir fakat âşık olmadığını ve evliliğin okuduğu kitaplardaki ve hayalindeki gibi olmadığını sonradan fark etmiştir. Bu fark edişinden sonra farklı heyecan arayışlarına girerek eşini aldatmış ve bu aldatma eylemi ile sıkıcı, monoton hayatına bir hareketlilik geldiği için devam ettiği gözlemlenebilir. Celile’de ise durumun herhangi bir arayıştan ziyade aşk olduğu görülmektedir. Celile Ahmet ile uzun yıllar evlilik yaşamasına rağmen ona tam manada âşık olamamıştır. Ancak Muhsin ile tanıştıktan sonra ona âşık olan ve hayatında karar veremeyen Celile hem kendisi hem de eserde geçen dönem için radikal bir karar vererek eşinden ayrılmıştır. Karakterlerin benzer noktası ise Celile ve Emma’nın bu toplum ahlakına aykırı aldatma eylemini gerçekleştirerek, bir kadın olarak görünmez konumdan çıkarak daha görünür hale gelmeleri olarak gözlemlenebilir.

SONUÇ

Eserlerin her ikisinde de işlenmiş olan aldatma olgusunun her iki yazar tarafından da ortak paydalar olmasına rağmen genel olarak farklı şekilde işlendiği feminist eleştiri kuramından yararlanılarak tespit edilmiştir. Çılgın Gibi eserindeki Celile karakteri daha içine kapanık ve eşine dahi pek sosyal olmayan bir karakter olarak işlenirken, Madam Bovary eserindeki Emma karakteri tam tersi şekilde dışadönük, tutkulu ve macera arayan bir karakter olarak işlenmiştir. Bu bağlamda da eşlerini aldatmadaki amaçlarının ve sebeplerinin iki karakterde de farklılık gösterdiği kanısına varılmıştır, bir taraf aşk için aldatırken, diğer taraf bir nevi macera için eşini aldatmıştır.

Ayrıca bu farklılıklarda iki yazarın da sebep olduğu söylenebilir, çünkü bir tarafta kadın perspektifinden işlenen bir karakter ve eser varken, diğer tarafta da karakter ve eser bir erkek yazar tarafından işlenmiştir. Bunlara ek olarak iki eserde de karakterlerin farkı statüye sahip olmalarına rağmen bu eylemi gerçekleştirmelerinin ikisi için de bir cesaret göstergesi olarak görülmüştür. Çünkü soylu ya da taşradan olmak kadın olmayı değiştiremeyeceği için böyle bir eylem gerçekleştirmenin cesaret gerektiren bir eylem olduğu gözlemlenmiştir.

Sonuç olarak çalışmada karakterlerin nasıl işlediği, aldatma eyleminin kadın bir birey üzerinden nasıl tavırlar ile iki farklı ülkenin yazarından ve iki farklı dönemden eserlerde nasıl aktarıldığı feminist eleştiri kuramı ışığında, disiplinlerarası bir çalışma ile tespit ve analiz edilmiştir.

 

KAYNAKÇA

Bakacak G., A. (2009). Cumhuriyet Dönemi Kadın İmgesi Üzerine Bir Değerlendirme. Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 44, s. 627-638.

Derviş, S. (2023). Çılgın Gibi. 4. Baskı. İstanbul: İthaki Yayınları.

Flaubert, G. (2024). Madam Bovary. 28. Baskı. İstanbul: Can Yayınları.

Gustave Flaubert. (https://www.edebiyatokulu.org/2015/12/gustave-flaubert.html). Erişim: 01.07.2024.

Haider, M. (2014).  The experince of marriage: a comparative study of Gustave Flaubert’s Madame Bovary & Halit Ziya Uşaklıgil’s Aşk-ı Memnu with a psychoanalytic feminist perspective. A Thesis Submitted To The Graduate School Of Social Sciences Of Middle East Technical University, Ankara.

Kaba, F. (2013). Emma Bovary ve Therese Desqueyroux’da Kendilik Sorunu. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 15, s. 9-22.

Karadeniz, H. (2019). Feminist edebiyat eleştirisi ve Hatice Bilen Buğra’nın Mal Sahibi Adlı Hikâyesinin İncelenmesi. Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 5(2), s. 284-298.

Körpe, Oya. (2001). Suat Derviş’in hayatı, edebi kişiliği ve eserleri üzerine bir inceleme. Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Ortaöğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Anabilim Dalı Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Yüksek Lisans Tezi, İzmir.

Moran, B. (2002). Edebiyat Kuramları ve Eleştiri. 7. Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları.