Özet

Bu çalışma, Sait Faik Abasıyanık’ın Son Kuşlar adlı kitabında yer alan seçili hikâyeleri ekoeleştiri kuramı (çevresel eleştiri) çerçevesinde incelemeyi amaçlamaktadır. Ekoeleştiri, edebî metinlerde doğanın temsiline, insan–doğa ilişkisinin nasıl kurulduğuna ve metnin ekolojik duyarlılık üretme biçimlerine odaklanan bir eleştiri yaklaşımıdır. Çalışmada nitel içerik analizi yöntemi kullanılmış; hikâyelerde yer alan doğa ve çevre unsurları, antroposentrik (insan merkezli) ve ekosentrik (doğa merkezli) perspektifler doğrultusunda değerlendirilmiştir. İnceleme sonucunda Sait Faik’in hikâyelerinde doğanın yalnızca bir arka plan unsuru olmadığı, anlatının anlamını ve yönünü belirleyen etkin bir unsur olarak işlev gördüğü tespit edilmiştir. Hikâyelerde insanın doğayla kurduğu ilişki, çoğunlukla ekosentrik bir duyarlılık üzerinden sunulmakta; çevresel tahribat, modernleşme ve insan müdahalesi eleştirel bir bakışla yansıtılmaktadır. Bu yönüyle çalışma, Sait Faik’in hikâyelerinin ekoeleştirel bir okuma için güçlü imkânlar sunduğunu ortaya koymaktadır.

Anahtar Kelimeler: Sait Faik Abasıyanık, ekoeleştiri, doğa, çevre, ekosentrizm, antroposentrizm

 

Abstract

This study aims to examine selected short stories from Sait Faik Abasıyanık’s Son Kuşlar through the lens of ecocriticism. Ecocriticism is a critical approach that focuses on the representation of nature in literary texts, the construction of human–nature relationships, and the ways in which literature produces ecological awareness. Using qualitative content analysis, this study analyzes environmental elements in the stories from both anthropocentric and ecocentric perspectives. The findings reveal that nature in Sait Faik’s stories functions not merely as a background but as an active narrative component that shapes meaning and ethical stance. The stories predominantly reflect an ecocentric sensitivity, critically addressing environmental degradation, modernization, and human intervention in nature. In this respect, the study demonstrates that Sait Faik’s short stories provide a significant foundation for ecocritical literary analysis.

Keywords: Sait Faik Abasıyanık, ecocriticism, nature, environment, ecocentrism, anthropocentrism

 

Giriş

Edebî metinlerde doğanın temsili ve insanın çevreyle kurduğu ilişkinin sorgulanması, modern eleştiri yaklaşımlarının önemli inceleme alanlarından biridir. Özellikle çevresel krizlerin derinleştiği günümüzde edebiyat; etik, kültürel ve ekolojik boyutları olan bir tartışma alanına dönüşmüştür. Bu bağlamda ekoeleştiri, edebiyat ile fiziksel çevre arasındaki ilişkiyi merkeze alan disiplinlerarası bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır.

Bu çalışmada, Sait Faik Abasıyanık’ın Son Kuşlar adlı kitabında yer alan seçili hikâyeler, ekoeleştirel kuramın temel ilkeleri doğrultusunda incelenmiştir. Ekoeleştirel yaklaşım, edebî metinlerde doğanın nasıl temsil edildiğini, insan–doğa ilişkisinin hangi değerler üzerinden kurulduğunu ve metnin ekolojik farkındalık üretme potansiyeli sorgulanır. Bu doğrultuda çalışmada nitel içerik analizi yöntemi kullanılmış, hikâyelerdeki doğa ve çevre unsurları belirlenmiş, bu unsurların anlatı içindeki işlevleri betimleme, kişileştirme ve metafor gibi anlatım teknikleri çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ayrıca metinlerde yer alan çevresel tahribat örnekleri, antroposentrik ve ekosentrik bakış açıları temelinde karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır.

Son Kuşlar adlı eser ilk kez 1952 yılında yayımlanmıştır. Ekoeleştirinin kuramsal bir disiplin olarak henüz ortaya çıkmadığı bu yıllarda kaleme alınan hikâyeler, insanın doğayla kurduğu ilişkiye dair güçlü bir duyarlılık içermektedir. Sait Faik’in hikâyelerinde doğa, çoğu zaman insanla eşdeğer bir varlık alanı olarak kurgulanmakta; çevresel tahribat, modernleşme ve insan müdahalesi eleştirel bir söylemle görünür kılınmaktadır. Bu yönüyle yazarın metinleri, ekoeleştirel bir okuma için elverişli bir zemin hazırlamaktadır.

Sait Faik’in doğaya yaklaşımı, yalnızca betimleyici bir estetik anlayışla sınırlı değildir. Onun hikâyelerinde doğa, insanın iç dünyasıyla ve toplumsal ilişkileriyle sürekli etkileşim hâlindedir. Bu etkileşim, insan–doğa ve insan-toplum dengesini merkeze alan bir bakış açısını da beraberinde getirir.

Bu çalışma, Sait Faik’in hikâyelerini ekoeleştirel bir perspektiften inceleyerek yazarın doğa ve çevreye ilişkin duyarlılığını estetik bir unsurun ötesinde, ekolojik farkındalık üreten bir anlatı pratiği olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

 

Kuramsal Çerçeve

İnsanın doğaya karşı faydacı tutumu, çevresel krizlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bilimsel ilkelerle bağdaşmayan bu tutum doğal kaynakların tükenmesine, ekosistemin bozulmasına ve biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla insanı merkeze alan düşünce biçiminin sorgulanması ve doğayla kurulan ilişkinin yeniden değerlendirilmesi gereklidir (Özdağ, 2017).

Bu bağlamda ekoloji bilimi, doğayı birbirinden bağımsız unsurların toplamı olarak değil, karşılıklı ilişkilere dayalı bütüncül bir sistem olarak ele alır. Ancak bu bakış açısının toplumsal düzeyde içselleştirilmesinde bilimsel söylemin teknik dili çoğu zaman sınırlı kalmaktadır. Edebiyat ise estetik yönü ve anlatısal imkânları aracılığıyla insanın doğayla kurduğu ilişkiyi sorgulamasına ve dönüştürmesine olanak tanıyan önemli bir kültür alanı sunar (Özdağ, 2017). Bu çalışmanın kuramsal zemini, edebiyat ile çevre arasındaki ilişkiyi inceleyen ekoeleştiri yaklaşımına dayanmaktadır.

“Ekoloji” kavramı, ilk kez Ernst Haeckel tarafından 1866 yılında Generelle Morphologie der Organismen adlı çalışmada tanımlanmıştır. Yunanca oikos (yaşam alanı) ve logos (bilgi) sözcüklerinden türetilen ekoloji, canlıların -başta hayvanlar ve bitkiler olmak üzere- çevreleriyle kurdukları ilişkilerin bütününü inceleyen bir bilim dalı olarak kabul edilir. Bu yönüyle ekoloji, canlılar arasındaki karmaşık ilişki ağlarını ve doğanın işleyişini anlamayı amaçlayan disiplinler arası bir yaklaşım sunar (Sevgi, 2015).

Ekoeleştirinin ortaya çıkışı, 1960’lı yıllarda gelişen çevre hareketleriyle yakından ilişkilidir. Rachel Carson’ın 1962 yılında yayımlanan Silent Spring adlı eseri, insan faaliyetlerinin doğal sistemler üzerindeki yıkıcı etkilerini görünür kılarak modern çevrecilik düşüncesinin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Carson, özellikle koruma aktivizminin başlamasında ve Norveçli ekofilosof Arne Naess’in Batı sanayileşmesinin zararlı etkilerine yanıt olarak radikal bir derin ekoloji felsefesi geliştirmesinde etkili olmuştur (Opperman, 2002).

Edebiyat ile çevre arasındaki ilişkiyi kuramsal düzeyde ele alan ilk çalışmalardan biri Joseph W. Meeker’ın The Comedy of Survival: Studies in Literary Ecology adlı eseridir. Meeker, “edebî ekoloji” kavramı aracılığıyla edebî türleri ekolojik işlevleri açısından değerlendirmiş; komediyi doğayla uyumlu bir dünya görüşüyle, trajediyi ise insanı merkeze alan antroposentrik bir anlayışla ilişkilendirmiştir. Meeker’a göre trajedi, ağırlıklı olarak Batı uygarlığının bir ürünüdür ve kahramanlık mitlerinden doğmuştur. Buna karşılık komedi, insan kültürünün var olduğu her yerde ortaya çıkan neredeyse evrensel bir türdür. Trajedi, idealleri uğruna acı çeken ve ölen bireysel bir kahramana odaklanırken komedi kahramanı, bu tür idealler olmaksızın hayatta kalmayı başarır (Mahapatra, 2025).

“Ekoeleştiri” terimi ise William Rueckert tarafından “Literature and Ecology: An Experiment in Ecocriticism” başlıklı makalede tanımlanmıştır. Rueckert, ekoloji ilkelerinin edebî çözümlemelere uygulanmasını önererek edebiyatın doğayla kurduğu ilişkinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurgular (Rueckert, 1978). 1980’li yılların sonlarından itibaren Glen Love’ın çalışmaları ve 1992 yılında kurulan Association for the Study of Literature and Environment (ASLE) ile ekoeleştiri akademik bir disiplin olarak kurumsal bir yapı kazanmıştır (Love, 1989).

Cheryll Glotfelty ve Harold Fromm’un editörlüğünü üstlendiği The Ecocriticism Reader adlı eser, ekoeleştirinin kuramsal çerçevesini sistematik biçimde ortaya koymuştur. Glotfelty’ye göre ekoeleştiri, en yalın tanımıyla “edebiyat ile fiziksel çevre arasındaki ilişkinin incelenmesi”dir (Glotfelty, 1996:  xv). Feminist ya da Marksist eleştirinin edebî metinleri belirli toplumsal eksenlerde değerlendirmesi gibi ekoeleştiri de metinleri insan–doğa ilişkisi bağlamında ele alır.

Lawrence Buell, çevresel metinlerde doğanın pasif bir arka plan değil, anlatının anlamını ve yönünü belirleyen etkin bir unsur olduğunu belirtir. Bu yaklaşım, insanı merkeze alan antroposentrik bakış açısına karşı ekosentrik bir perspektif sunar. Ekosentrik anlayışta insan dışı varlıklar, etik ve anlatısal özne olarak değerlendirilir (Buell, 1995).

Ekoeleştiriyle yakından ilişkili olan derin ekoloji yaklaşımı ise Arne Naess tarafından geliştirilmiştir. Naess, çevre sorunlarının yalnızca insan yararı temelinde ele alınmasını eleştirerek “sığ ekoloji” ve “derin ekoloji” arasında ayrım yapar (Naess, 1973). Derin ekoloji, doğanın insanlara sağladığı faydalardan bağımsız olarak içsel bir değere sahip olduğu kabulüne dayanır. Bu yaklaşım, tüm canlıların yaşama hakkına sahip olduğu, biyolojik çeşitliliğin korunmasının etik bir zorunluluk olduğu ve insan müdahalesinin sınırlandırılması gerektiği ilkeleri etrafında biçimlenir (Naess, 1986).

Sonuç olarak ekoeleştiri, edebiyatı yalnızca estetik bir üretim alanı olmanın ötesinde insanın doğayla kurduğu ilişkiyi sorgulayan ve dönüştüren bir kültürel pratik olarak ele alan bütüncül bir kuramsal yaklaşım sunmaktadır.

 

1.Bulgular ve Metin Analizi

1.1.Son Kuşlar

Kitaba adını veren Son Kuşlar hikâyesi, anlatıcının “Ada” olarak adlandırdığı bir mekânda geçmektedir. Hikâyede ada; ağaçları, sonbahara özgü ılıman havası ve kuşlarıyla insanın huzur, arınma ve ilham duygularını deneyimlediği bir doğa alanı olarak sunulur. Bu bağlamda doğa, yalnızca fiziksel bir çevre değil, insanın ruhsal dünyasıyla doğrudan etkileşim kuran bir varlık alanıdır.

Hikâyede bazı doğa unsurları kişileştirme yoluyla anlatılır. Yaz mevsimi güzel yüzlü bir göçmen kıza, deniz Bozburun’a doğru yürüyen bir insana, çimenler ise koyu yeşil saçlı bir anaya benzetilir. İnsanın kendini tanımlarken doğaya, doğayı anlatırken ise kendine özgü niteliklere başvurması, insan ile doğa arasındaki ayrılmaz bütünlüğü vurgular. Bu anlatım biçimi, ekoeleştirel açıdan değerlendirildiğinde doğayı insanın karşısında konumlanan bir nesne değil, onunla eşdeğer bir varlık olarak gören ekosentrik bir bakış açısını yansıtır.

Hikâyede özellikle saka, iskete, florya ve serçe gibi kuşların iki yıldır yaz sonlarında adaya gelmemesi dikkat çekici bir biçimde vurgulanır. “Tabiat harikası” olarak nitelenen bu kuşların, insani ve etik değerlerle bağdaşmayan avlanma pratikleri sonucu yok edilmesi, türlerin azalması ve göç döngüsünün bozulması gibi ekolojik sorunlara işaret eder. Anlatıcının aktardığı av sahnesi, insan merkezli faydacı yaklaşımın doğa üzerindeki yıkıcı etkisini açık biçimde ortaya koyar:

 “(…) Sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. Ökselerden kurtulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlardı. Ve hemen canlı canlı yolarlardı” (2012: 3).

Bu sahne, doğanın canlı ve değeri kendinden menkul varlıklar bütünü olarak değil, insanın çıkarına hizmet eden bir kaynak olarak algılanmasının doğrudan bir sonucudur.

Benzer bir ekolojik tahribat, adadaki çimlerin sökülmesiyle de görünür hâle gelir. Mühendis Ahmet Bey’in talimatıyla dört çocuğa söktürülen çimler, Hollandalı bir deri tüccarının bahçesinde kullanılmak üzere çuvallara doldurulur. Anlatıcının duruma müdahale ederek yetkililere başvurması ise sonuçsuz kalır. Çimlerin sökülmesiyle birlikte yolların kış aylarında çamur deryasına dönüşmesi, ekosistemdeki dengenin insan eliyle bozulmasının somut bir sonucudur. Bu durum, bireysel çevre duyarlılığının kurumsal ve toplumsal karşılık bulmadığında etkisiz kaldığını da gösterir.

Hikâyede yalnızca yok edilen türler değil, korunabilen türler de anlamlı bir biçimde yer alır. Ada’ya gelmeye devam eden kargaların etlerinin kültürel ve dinî nedenlerle tüketilmemesi, bu türün varlığını sürdürebilmesini sağlar. Bu ayrıntı, insan davranışlarının ekosistem üzerindeki belirleyici etkisini bir kez daha ortaya koyar.

Ekoeleştirel açıdan değerlendirildiğinde Son Kuşlar, doğanın yalnızca anlatının arka planı olmadığı; canlı, hisseden ve kendi başına değer taşıyan bir varlık olarak kurgulandığı ekosentrik bir metindir. Kuşların yok oluşu, çimlerin sökülmesi ve anlatıcının çabasının sonuçsuz kalması, antroposentrik bakış açısının ekosistem üzerindeki tahribatını görünür kılar. Hikâye, doğayı seven, ona kulak veren ve onunla var olmayı öğrenen bir insan tipinin önemini vurgulayarak güçlü bir çevresel farkındalık üretir. Bu yönüyle Son Kuşlar, Sait Faik’in hikâyeleri arasında erken bir ekolojik bilinç örneği olarak değerlendirilmeye elverişlidir.

 

1.2.Radyoaktiveli, Röportajlı Hikâye

Radyoaktiveli, Röportajlı Hikâye adlı hikâyede mekân, şifalı banyoları ve maden sularıyla tanınan, adı ve konumu açıkça belirtilmeyen bir Çerkez köyüdür. Köye harap bir yoldan güçlükle ulaşım sağlanmasına rağmen köy; badanalı balkonları sarmaşıklarla çevrili, çiçeklerle donatılmış evleri ve etkileyici dağ manzarasıyla doğayla uyumlu bir yaşam alanı olarak tasvir edilir. Bu karşıtlık, insan eliyle ihmal edilmiş ulaşım altyapısı ile doğanın sunduğu estetik ve iyileştirici imkânlar arasındaki gerilimi görünür kılar.

Hikâyede doğa, yalnızca bir arka plan unsuru değildir. Doğa, anlatının atmosferini kuran ve anlam katmanlarını derinleştiren etkin bir özne olarak yer alır. Doğaya yönelik bu yaklaşım, onun insan deneyimini dönüştüren ve yönlendiren bir güç olarak temsil edildiğini göstermektedir. Ancak bu doğal uyum alanı, hikâye ilerledikçe ekonomik çıkarların müdahalesiyle dönüşüme uğrar.

Geçmişte köye, çeşitli hastalıklara çare bulmak amacıyla gelen insanlar banyolardan ücretsiz ya da düşük maliyetlerle yararlanırken maden suyunun işletme hakkının özel bir şirkete devredilmesiyle bu durum köklü biçimde değişir. Kaynağın yakınına kurulan maden suyu doldurma tesisi, doğal bir varlığın kamusal bir şifa alanından ticarî bir metaya dönüşümünü simgeler. Anlatıcının aktardığı “yedi türlü dertle radyoaktiveli” etiketlerle satılan su ifadesi, doğanın pazarlanabilir bir ürüne indirgenişini açıkça ortaya koyar.

Maden suyunun çıktığı alanın alüminyum sac perdelerle çevrilmiş olması, doğanın erişilebilirliğinin fiziksel olarak da sınırlandırıldığını gösterir. İşletmecinin, anlatıcıya “sizin gibi beyler buraya teşrif ettikçe suyumuzun kıymeti artacak” şeklindeki hitabı, suyun değerinin şifa ya da ekolojik önem üzerinden değil, onu kullanan bireylerin sosyo-ekonomik statüsü üzerinden belirlendiğini ortaya koyar. Bu yaklaşım, ekoeleştirel kuramın eleştirdiği antroposentrik ve sınıf temelli doğa anlayışının belirgin bir örneğini oluşturur.

Şirketin dar gelirli vatandaşlar ve köylüler için düşük ücretli bir alan ayıracağını belirtmesi ise uygulamada karşılığını bulmaz. Nitekim bu gruba sunulan maden suyu, son derece sınırlı ve yetersiz bir akışla temsil edilir. Bu durum, doğal kaynaklara erişimin ekonomik güç ilişkileri doğrultusunda düzenlendiğini ve çevresel adaletsizlik olgusunun hikâye düzleminde somutlaştığını gösterir. Doğal bir kaynağın kamusal niteliğini yitirerek ayrıcalıklı bir tüketim nesnesine dönüşmesi, ekolojik olduğu kadar etik bir soruna da işaret etmektedir.

Metinde doğrudan ifade edilmese de kaynağın çevresine inşa edilen villalar ve endüstriyel tesisler, geleceğe yönelik ekosistem tahribatına dair örtük bir uyarı niteliği taşır. Hikâyede doğa–insan ilişkisi, farklı bakış açıları üzerinden sunulur: Anlatıcı doğayı estetik ve bütüncül bir varlık olarak algılarken köylüler için maden suyu bir şifa kaynağı, işletme sahibi içinse yalnızca ekonomik kazanç sağlayan bir meta niteliğindedir. Böylece doğanın değeri, etik ya da ekolojik ölçütlerle değil, fayda ve kâr odaklı bir anlayışla yeniden tanımlanır.

Ekoeleştirel bir okuma çerçevesinde değerlendirildiğinde Radyoaktiveli, Röportajlı Hikâye, doğal kaynakların kapitalist sistem içinde metalaştırılmasına yönelik güçlü bir eleştiri sunar. Hikâye, doğa–insan ilişkisini çevresel adaletsizlik, sınıfsal ayrım ve ekolojik tahribat eksenlerinde ele alarak ekoeleştirel kuramın temel sorunsallarını görünür kılar. Bu bağlamda metin, yalnızca insanın doğayı değil, bununla birlikte insanın insanı da sömürdüğü çok katmanlı bir tahakküm ilişkisini açığa çıkarır.

 

1.3.Haritada Bir Nokta

Haritada Bir Nokta adlı hikâyede Sait Faik, insan-doğa ilişkisini ekosentrik bir bakış açısıyla ele alır. Anlatıcı, doğayı insanın fiziksel ve ruhsal gelişimini şekillendiren aktif bir güç olarak sunar. Anlatıcının haritaya bakarken bir ada araması, doğayla kurduğu duygusal bağın ve doğanın insana sunduğu “dostluk ve “sevgi” hissinin bir göstergesidir. Bu bağlamda metin, doğayı insanla etkileşim içinde bir aktör olarak resmeder.

Metindeki doğa, sosyal adaleti sağlayan, yol gösteren bir buyurucu olarak tasvir edilmiştir. Bir “mübarek anadan” doğulduğu ifadesi doğadaki yüce bir gücün bir araya getirdiği bütünselliği ifade eder.

“(…) ancak tabiatın buyurduğu şekilde yaşanabileceğini; sıkı ve sağlam adalelerin çelimsizlere yardım için; keskin aklın daha kör, daha mülayim, daha gürültüsüz ve yavaş akla, hatta akılsıza arkadaşlık için verildiğini; çorbanın çorbasızlarla taksim edilmek için mis gibi koktuğunu öğreten, belki de öğretmeden öyle iyi, öyle mübarek anadan doğulduğunu hayal ettiren bir düşünceyle haritalardaki maviliğin ortasında, kocaman kıtaların kenarındaki büyük denizlerin bir tarafına kondurulmuş adalara bakar, kurar dururdum” (2012: 66).

Denizde meydana gelen fırtına, rüzgâr ve diğer doğa olayları, insanı sınar, geliştirir ve güçlendirir. Doğa hem öğretici hem de disiplinline eden bir rol üstlenir. Burada insanın doğaya boyun eğmesi değil, onunla uyum içinde hareket etmesi önemlidir. Anlatıcının gözlemleri, doğa ile uyumlu yaşamın etik ve pratik boyutlarını ortaya koyar. Balıkçıların günlük çalışmaları, doğanın ve ekonomik koşulların insan yaşamına doğrudan etkisini gösterir. Ekonomik güçsüzlük ve emeğin karşılığını alamama, insan-doğa ilişkisindeki sosyal adaletsizlik boyutunu ekler ve ekoeleştirel bakış açısına göre çevresel ve toplumsal adaletsizlik örneği olarak değerlendirilebilir.

Metin ayrıca, doğanın insana sunduğu deneyim ve dersler üzerinden öğretici bir işlev üstlendiğini vurgular. İnsan, doğal kurallara uygun şekilde hareket ederek hem kendini tanır hem de toplumsal yaşamını daha uyumlu biçimde sürdürür. Bu, ekoeleştiri kuramının doğa–insan etkileşimine dair temel sorunsallarından biri olan doğayla uyumlu yaşam ve sürdürülebilirlik temasını güçlü bir şekilde destekler.

 

1.4. Sivriada Geceleri

Sivriada Geceleri adlı hikâyede doğa, yalnızca anlatının arka planını oluşturan bir unsur olarak değil, dünyanın yaradılışını çağrıştıran bütüncül ve döngüsel bir süreç olarak sunulmaktadır. Zorlu hava koşulları anlatıcı tarafından dünyanın ilk günleriyle ilişkilendirilirken bir martının ölümü, insan ölümüyle eşdeğer bir anlam kazanır. Anlatıcının bu ölüm üzerine bir mersiye yazması, insan ile insan-dışı canlı arasında kurulan hiyerarşik ayrımı askıya alan ekosentrik bir yaklaşımı ortaya koyar.

Anlatıcı, balıkçı olmamasına rağmen Ada’daki balıkçılarla birlikte Sivriada açıklarında su üstü karagöz avına çıkar. Yolculuk sırasında kapalı hava yağmura dönüşür ve ardından yedi renkli bir ebemkuşağı belirir. Balıkçı Kalafat, ebemkuşağını fırtınanın dineceğinin bir işareti olarak yorumlarken anlatıcı bu anı, “dünyanın kuruluşundan bir gün yaşıyor gibiyiz” sözleriyle ifade eder. Deniz kıyısındaki avlanma, ateş yakma ve ölen martı için yazdığı mersiyeyi ateş başında okumaya hazırlanması, anlatıcıda yaratılış anına tanıklık ediyormuş hissi uyandırır. Bu sahneler, doğanın zamansız ve mitsel bir çerçevede algılandığını gösterir.

Kıyıda, sırtüstü uzanmış, gözleri açık ve başını ara sıra sallayan bir martıyla karşılaşan anlatıcı, ölmek üzere olan bu hayvan karşısında derin bir kedere kapılır. Balıkçı Kalafat için ise bu durum, yalnızca doğanın olağan döngüsüne ait sıradan bir olaydır. Anlatıcının yaralı martının başını elleri arasına alarak gagasına bir avuç deniz suyu damlatması, insanın doğaya yönelik koruyucu ve şefkatli tutumunu simgeler. Ancak bu çaba, martının ölümünü engelleyemez. Bu sahne, insanın doğa karşısındaki etik sorumluluğunu ve aynı zamanda sınırlılığını görünür kılar.

Şair anlatıcı, ölen martının sıradan bir hayvan olmadığını özellikle vurgular. Martı, balıkçı Tahir ile kurduğu özel ilişki sayesinde bireysel bir kimlik kazanmıştır. Tahir’in sandalını beklemesi, onun ruh hâline göre davranması ve aralarında kurulan sessiz iletişim, insan ile hayvan arasında derin ve karşılıklı bir bağın varlığına işaret eder. Bu bağ, martının “başka türlü” bir varlık olarak tanımlanmasına yol açar ve onu anonim bir doğa unsurundan çıkararak anlatı içinde özne konumuna yükseltir.

Ekoeleştirel açıdan değerlendirildiğinde hikâye, insan-dışı bir canlının yaşamının ve ölümünün etik bir değer taşıdığını vurgular. Martının ölümü karşısında duyulan yas, doğanın yalnızca fayda ya da işlev üzerinden değil, varoluşsal bir eşdeğerlik temelinde algılandığını gösterir. Bu yönüyle Sivriada Geceleri, insan ile insan-dışı yaşam arasında kurulan hiyerarşiyi sorgulayan, doğayı bütüncül bir varlık alanı olarak ele alan güçlü bir ekosentrik anlatı örneği sunar

 

1.5. Sivriada Sabahı

Sivriada Sabahı, Sivriada Geceleri adlı hikâyenin devamı niteliğinde olup anlatıyı gece atmosferinden gündüzün açıklığına taşır. Hikâye, bir grup balıkçının “su üstü karagöz” avı etrafında şekillenirken insan ile doğa arasındaki ilişki bu kez gündelik emek, geçim kaygısı ve doğal döngü bağlamında ele alınır. Balıkçı Kalafat ve çırağı Sotiri’nin yaşamı; balık avlamak, ağ onarmak, martı yumurtaları toplamak ve yem hazırlamak gibi doğrudan doğaya bağlı faaliyetlerle sürdürülmektedir. Bu durum, onların doğayla kurdukları ilişkinin romantik değil, yaşamsal ve zorunlu bir bağ olduğunu göstermektedir.

Anlatıcı ise bu dünyaya dışarıdan bakan, son derece duyarlı bir gözlemci olarak konumlanır. Doğaya karşı estetik ve etik bir hassasiyet taşımakla birlikte, balıkçılığın zorlukları ve doğanın sert koşulları hakkında sınırlı bir deneyime sahiptir. Balıkçılıkta erken kalkmanın hayati önemini dahi bilmemesi, anlatıcının doğaya yaklaşımındaki mesafeyi ve balıkçılarla arasındaki farkı görünür kılar.

Metinde deniz ve denizde yaşayan canlılar, insan dünyasından bağımsız işleyen, kendi yasalarına sahip başka bir âlemi temsil eder. Deniz ekosistemi, zincirleme bir avlanma döngüsü içerisinde betimlenir: küçük balıkların büyük balıklar tarafından avlanması, kolozların martılar tarafından yakalanması ve orkinosların sürülere saldırması, doğanın kendine özgü düzenini ve sürekliliğini ortaya koyar. Bu sahnelerde avlanma, şiddet ya da ahlaki bir sorun olmaktan çok ekosistemin doğal işleyişinin bir parçası olarak sunulmaktadır.

Ancak hikâye, insanın bu doğal döngüye nasıl dâhil olduğu sorusunu etik bir düzlemde tartışmaya açar. Sotiri’nin kıyıda gördüğü topal tavşan bu bağlamda önemli bir kırılma noktası oluşturur. Kalafat, tavşanı yakalayabileceğini belirtmesine rağmen Sotiri, onun zayıf ve güçsüz hâlini ustasına aktarır ve birlikte onu beslemeye karar verirler. Bu tutum, insanın avlanma pratiğinin doğadaki diğer canlılarınkinden farklı olarak kültürel, etik ve vicdani ölçütlerle belirlendiğini gösterir.

Doğadaki canlıların birbirlerini avlaması, insan müdahalesine açık olmayan bir ekolojik zorunlulukken insanın avlanma biçimi, ahlaki bir seçime dönüşür. Topal ve savunmasız bir hayvanı öldürmemek, insanın yalnızca doğaya değil, kendi değer sistemine duyduğu saygının da bir göstergesidir. Bu bağlamda Sivriada Sabahı, insanın doğa karşısındaki konumunu üstünlük üzerinden ziyade, sorumluluk ve etik bilinç üzerinden yeniden düşünmeye çağırır.

Ekoeleştirel açıdan değerlendirildiğinde hikâye, doğanın kendi iç düzenine saygı duyan, insanın müdahalesini sınırlandıran ve yaşam hakkını merkeze alan bir yaklaşım sunar. Sivriada Geceleri’nde insan-dışı yaşamın etik özne olarak konumlandırılması, Sivriada Sabahı’nda gündelik emek ve avlanma pratikleri üzerinden sürdürülür. Böylece metin, doğayla birlikte yaşamanın yalnızca estetik bir duyarlılıktan öte, etik bir sorumluluk meselesi olduğunu vurgulayan ekosentrik bir bakış açısı geliştirir.

 

1.6. Korentli Bir Hikâye

Korentli Bir Hikâye ile Son Kuşlar adlı öyküler birlikte okunması gereken metinlerdir. Son Kuşlar’da problem hâline gelen “ökseyle kuş avı”, bu hikâyede “yeni gelen nahiye müdürü” üzerinden hukuki ve idari bir müdahale imkânı olarak yeniden gündeme getirilir. Doğaya yönelik tahribatın önlenip önlenemeyeceği sorusu, bireysel etik ile kamusal otorite arasındaki gerilim üzerinden sorgulanır. Anlatıcının “bir iki insanla, bir iki hayvanı felaketten kurtarmak” amacıyla nahiye müdürüyle yakınlık kurmayı planlaması, “ekolojik duyarlılığın kişisel çabalarla sınırlı kalışını” da görünür kılar.

Bu bağlamda yalnızca kuşlar değil, “iki sokak köpeğinin aşılanarak yaşatılması,” “zehirli köfteyle uyutulmaması” talebi de anlatıcının insan-merkezci olmayan etik bir bakış geliştirdiğini gösterir. Hayvanlar, metinde fayda ya da tehdit unsuru olarak değil, yaşam hakkı olan varlıklar olarak ele alınır.

Öyküde vurgulanan bir diğer önemli olgu, nahiyenin doğal ve kültürel dokusunun kuşatma altında oluşudur. Nüfus artışıyla birlikte adaya farklı kültür ve etnik kökenlerden insanların yerleşmesi, yalnızca demografik değil; mimari, sosyo-ekonomik ve ekolojik bir dönüşümü de beraberinde getirir. Geleneksel yapılar, komşuluk ilişkileri ve doğayla kurulan dengeli ilişki giderek çözülür.

Ancak anlatıcı, tüm bu değişime rağmen doğanın direncini ve sürekliliğini özellikle vurgular. Köyün hâlâ “yeşil yosunlu, insan ayağı değmemiş gibi yokuşlar; nar ağaçlı, mimoza sarılı, kocayemiş dallı, yabaninane kokulu” oluşu, doğanın edilgen bir arka plan değil, aktif bir özne olarak metinde yer aldığını gösterir. Kestane ağaçlarının hâlâ meyve vermesi ve çocukların bu meyvelerle futbol oynaması, insan-doğa ilişkisinin henüz tamamen kopmadığını simgeler.

Anlatıcının şu ifadesi bu direnişi açıkça ortaya koyar: “Ama dediğim gibi, bütün bunlara rağmen tabiat; toprak, bin senelik ağaçlar, küçük kiliseler, çan kuleleri, çanlar, manastırlar, koylar, yosunlu yollar sanki ayaklanmışlardı. Hiçbir şeyi değiştirtmiyorlardı” (2012: 111).

Burada doğa, kültürel mirasla iç içe geçmiş bir bütün olarak sunulur, bin yıllık ağaçlar ile manastırlar aynı direniş hattında yer alır. Ekoeleştirel açıdan bu durum, doğal ve kültürel ekosistemin ayrılmazlığına işaret eder.

Yerli halk olan Rumlar, geçmişe saygılı, sade ve doğayla uyumlu bir yaşam biçimini temsil ederken yeni yerleşen bazı grupların inşaat molozlarını denize dökmesi, doğayı sınırsız bir atık alanı olarak gören modern zihniyeti açığa çıkarır. Bu karşıtlık, metinde açık bir “iyi–kötü” dikotomisi kurmadan yaşam pratikleri üzerinden verilir.

Son Kuşlar ile ortak bir diğer motif de adaya yeni taşınan Hollandalı bir ailenin doğal çimleri söktürüp kendi villasının bahçesine taşımasıdır. Bu eylem, doğal bir ürünü yerinden eden, onu estetik ve mülkiyet nesnesine indirgeyen modern ekolojik şiddetin simgesidir. Doğa burada korunmaz, sahiplenilir ve taşınır.

Sonuç olarak Korentli Bir Hikâye, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi idare, etik ve gündelik pratikler üzerinden sorgulayan; doğayı sessiz bir arka plan olmaktan çıkarıp direnen bir varlık olarak konumlandıran güçlü bir ekoeleştirel metindir. Anlatıcı, modern insan olmasına rağmen statü, iktidar ya da çıkar gözetmeden, insan ve insan-dışı canlılar arasında ahlaki bir eşitlik zemini kurmaya çalışır.

 

Sonuç

Bu çalışma, Sait Faik Abasıyanık’ın seçili öykülerini ekoeleştirel bir perspektifle inceleyerek yazarın doğayı edilgen bir arka plan değil; etik, kültürel ve tarihsel bir özne olarak konumlandırdığını ortaya koymuştur. Son Kuşlar, Radyoaktifli, Röportajlı Hikâye, Sivriada Geceleri, Sivriada Sabahı ve Korentli Bir Hikâye adlı metinler, insan ile insan-dışı yaşam arasındaki ilişkinin farklı düzlemlerini görünür kılarken ortak bir ekosentrik duyarlılık etrafında birleşmektedir.

İncelenen öykülerde doğaya yönelik tahribat, yalnızca fiziksel bir yıkım olarak değildir. Aynı zamanda etik bir kopuş olarak ele alınmaktadır. Son Kuşlar’da kuşların sistematik biçimde avlanması ve yok oluş tehdidi, insan merkezli bakışın doğrudan sonucu olarak sunulurken Radyoaktifli Röportajlı Hikâye’de çevresel felaket, modernleşme ve çıkar ilişkileriyle iç içe geçen yapısal bir sorun hâline gelir. Bu metinlerde doğa, sessizce katlanılan bir mağdur değildir. Kaybı ve direnişiyle anlam üreten bir varlıktır.

Sivriada Geceleri ve Sivriada Sabahı, insan-dışı canlıların etik özneleşmesini özellikle görünür kılar. Martıların bireysel kimlik kazanması, yas tutma eylemi ve doğal avlanma döngüsünün ahlaki yargıdan arındırılmış biçimde sunulması, doğanın kendi iç yasalarına sahip bağımsız bir alan olduğunu vurgular. Buna karşılık insanın avlanma pratiği, kültürel ve vicdani bir seçim olarak ele alınır; güçsüz ve savunmasız bir hayvanın öldürülmemesi, insanın doğa karşısındaki sorumluluğunu belirleyen temel bir etik eşik hâline gelir.

Korentli Bir Hikâye ise bireysel duyarlılık ile kamusal otorite arasındaki gerilimi öne çıkararak ekolojik sorumluluğun yalnızca kişisel vicdanla sınırlı kalamayacağını düşündürür. Doğanın ve kültürel mirasın birlikte direnişi, bin yıllık ağaçlar ile insan yapımı mekânların aynı ekosistemin parçası olarak sunulması, Sait Faik’in doğayı kültürden ayrı değil; onunla iç içe bir varlık alanı olarak kurguladığını gösterir.

Sonuç olarak Sait Faik’in öyküleri, ekoeleştirel açıdan değerlendirildiğinde insanı doğanın merkezine yerleştiren, anlayışı sorgulayan; insan, hayvan ve çevre arasında ahlaki bir eşitlik zemini kurmaya çalışan güçlü bir anlatı evreni sunar. Bu metinler, doğayla kurulan ilişkinin yalnızca estetik bir duyarlılık değil, aynı zamanda etik ve politik bir sorumluluk alanı olduğunu ortaya koyarak çağdaş ekoeleştiri tartışmalarıyla doğrudan ilişki kurar.

 

Kaynakça

Abasıyanık, Sait Faik (2012). Son Kuşlar. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür yayınları.

Buell, L. (1995). The environmental imagination: Thoreau, nature writing, and the formation of American culture. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Glotfelty, C., & Fromm, H. (Eds.). (1996). The ecocriticism reader: Landmarks in literary ecology. Athens, GA: University of Georgia Press.

Love, G. A. (1989). Revaluing nature: Toward an ecological criticism. Western American Literature, 25(3), 201–215.

Mahapatra, S. (2025). Comedy, tragedy, and ecological survival: Revisiting Meeker’s literary ecology. Journal of Ecocritical Studies, 7(1), 45–60.

Naess, A. (1973). The shallow and the deep, long-range ecology movement. Inquiry, 16(1–4), 95–100.

Naess, A. (1986). Ecology, community and lifestyle. Cambridge: Cambridge University Press.

Oppermann, S. (2002). Theorizing ecocriticism: Toward a postmodern ecological criticism. Interdisciplinary Studies in Literature and Environment, 9(2), 1–19.

Özdağ, U. (2017). Ekoeleştiri: Çevre ve edebiyat. Ankara: Ürün Yayınları.

Rueckert, W. (1978). Literature and ecology: An experiment in ecocriticism. The Iowa Review, 9(1), 71–86.

Sevgi, O. (2015). Ekoloji ve çevre bilimleri. İstanbul: Nobel Akademik Yayıncılık.

14.04.2026 Bodrum