Rüzgârlı, soğuk bir ikindi vakti;

Bağrımın taş, soframın geniş olduğu bir vakit…

Sokakta mahallenin külkedisi,

Sallanır Necmettin abi gibi.

Bilirsin, putlardan da eskidir devrilmek ve yıkılmak…

 

Çökmek, illaki şatafatlı moloz yığınlarıyla, sağır edici patlamalarla gerçekleşmez buralarda. Bazen ruh ufalanır, etin altında sessizce kanarsın. Necmettin’in bitişi tam böyleydi; kokuşmuş putlardan kadim, tanrılardan bile beter bir yok oluş... Gri, kusmuk kokulu binaların arasına sıkışanların onu sıradan ayyaş sanması bundandı. Eskiden sokağı titreten geniş omuzlu silüeti anımsamak kimsenin işine gelmiyordu. Geçmişi hafızadan silme ivmesi, riyakâr vicdanları aklama hızına denkti. Soluk, veremli sokak lambasının cılız ışığında, tüyleri dökük uyuz köpekle yan yana adımlardı. Kaldırıma basmaz, yeraltındaki dipsiz uçurumların kenarında gezinirdi sanki. Sırtında taşıdığı kambur, yalnız kendi mazisinin leşinden ibaret sanırdım. Başkalarına ait enkazların hamallığını üstlendiğini çok sonraları öğrenecektim.

 

Necmettin abi iyi adamdı;

Bira içer, susardı.

Mahalleli korkardı; o betondan mezarlarda yaşayanlar anlamazdı

Aslında iyi adamdı.

Selam gönderirdi babama;

Söylemezdim, korkardım.

 

Sabilik eblehliğidir... Gecenin rahminden fırlayan ucube silüetlerden kaçarcasına ürkerdim yollanan kelimeden. Sokakta ne zaman karşılaşsak sararmış çürükleriyle kederlice sırıtır, kavrulmuş derisiyle titreyen devasa pençelerini kafama kondururdu. "Baban nicesidir ufaklık?" diye homurdanırdı, genzimi oyan kesif mayalanmış arpa, isli tütün dumanıyla harmanlanırken. "İlet şuna, emanetimi aklından çıkarmasın." Asla yapamadım. Cesaret edemedim. Peder sabahları kolalı jilet gömlekler kuşanan, saygınlık maskesi takmış itibarlı mahluktu. Gelen mesaj, evdeki steril sahtekârlıkları lekeleyecek, sığındığımız kalın duvarları ufaltacak tonajda ağır küfeydi. İçgüdülerim haklı çıkmıştı. Masumane hatır sormayı aşan, tahsilatı gecikmiş kanlı senetlerin soğuk fısıltısıydı bu. Yarısı karanlık saatlerde yatağından fırlayıp avuçlarına kusarcasına hıçkırdığını, şifonyerin dibine gömdüğü kenarı köşesi yanık renksiz surete bakarak zıkkımlandığını benden gayrı kimseler bilemezdi. Kadrajda kömüre bulanmış iki toy surat sırıtıyordu, arkalarında harlayan cehennemvari tomruk atölyesi... Şimdilerde mahvedilmiş ayyaşın alkol denizinde söndürmeye çabaladığı korkunç alevlerin tıpkısı babamın gözbebeklerinde kudurtucuydu.

 

Bir gün haber geldi eve:

"Necmettin abi bira köpüğünde boğuldu!" diye.

Babam olduğu yerde doğruldu,

Ya bir gün ortası ya bir geceydi; ölüm geldi sessizce…

"Aleykümselam," dedi babam sadece.

O gün mahalleyi bir koku sardı sinsice;

Derin, hüzünlü bir arpa suyu kokusu…

Külkedisi ölmüş, masal bitmişti şimdiye,

Tükenmiş yangınlar, dumana teslim olmuştu sokaklar.

 

Pederin dudaklarından süzülen iki hecelik kabulleniş, yirmi yıllık suskunlukla gırtlağına dizilen jilet parçalarının kanlı kusmuğuydu. Haberi yumurtlayan mahalleli telaştan geberiyordu. Bizimkinin çehresinde ise tekinsiz, ürpertici huzurun teslimiyeti asılıydı. Karanlık çökünce beni yanına çağırdı. Ömrümde siftah kez karşımda o ütülü zırhından soyundu. Çekmecesinde sakladığı kavruk sureti önüme fırlattı. "Emaneti bana taşımadın ufaklık," diye mırıldandı çatallı sesiyle, "Oysa ciğerime çektiğim tüm nefeslerde yuttum ben kelimeyi." Ardından döküldü bütün leş gerçekler. Seneler evvel kör öfkesinin kibritiyle tutuşturduğu lanet kereste atölyesini... İçeride sıkışıp kalan kalleş dostunu kurtarmak uğruna lavların ortasına dalan, derisi eriyen fedakâr adamı... Hücrelerde çürümeyi kabullenişini, sırf kundaktaki bebesiyle eşi sahipsiz kalmasın niyetiyle kundakçılığı üstlenen devasa enayiyi anlattı. Rahmetli, babamın iğrenç günahlarını satın almış, bedelini gençliğini ateşe vererek ödemişti. Mahpustan kurtulduğunda suratına bakmaktan utanan itibarlı sahtekârın pısırık ihanetini, kafasına diktiği malt şırıngasıyla zehirlemeye çalışmıştı aylarca. Merhumun soluk borusu birada tıkanmamıştı, çeyrek asır öncesindeki şerefsizliğin isli dumanı boğmuştu gırtlağını. Sokağı esir alan kesif koku, köze dönmüş bedenden sızan nihayet ahıydı. İhtiyardan kopan kabulleniş nidası, "Bana bağışladığın çalıntı ömrü bitirdim kan kardeşim, artık şahsi cehennemimde kavrulma sıram geldi," itirafından ibaretti.

 

Şimdi her rüzgârlı ikindide,

Sokak başından yokuş aşağı iki şişe yuvarlanır,

O eski bira şişeleri günah çıkarır.

İçinde Necmettin abinin kahkahası…

Peşlerinden bakarken ben de anlıyorum artık;

Yürümekle yol bitmiyor bu yokuşlarda.

O kahkahalar ki şimdi, Teneke damlara vuran yağmur,

Babamın cebinde unutulmuş o selamın sarmalında…