24 Ağustos

Sanırım söylemem gereken ilk şey, Isabella ve Roberto’nun ayrıldığı. Evet, o büyük aşk cidden bitti. Caffe Rustico’da oturup uzun uzun konuştuğumuz hangi çiçekler seçilecek, gelinlik nasıl olacak ve hangi akrabalar davet edilecek sohbetlerinin hepsi zaman kaybıymış yani. Şimdi Carmen diye bir kızla evli. Sana anlatmaya nereden başlamalı ki? Baya esaslı bir kız, şimdi birbirlerini çok seviyorlar. Bir tane oğulları oldu, adı Carlos. Çok tatlı bir çocuk. Amca oldum yani anlayacağın. Artık temelli Amerika’dayız. 

Ve sen öleli dokuz yıl oldu.

 

29 Ağustos

Ne anlatmalıyım? Bugün çok güzel bir yemek yedim, Rus mutfağıydı sanırım. Bunu yazmak biraz aptalca hissettiriyor ama Roberto terapist ne derse yap diye tutturdu. Bir de gidip bana bu defteri almış. Güzel, kaliteli de bir şey. Birkaç gündür ne yazsam diye düşünüyorum. Aklıma bir şey gelmiyor. Çoktan bilmediğin hiçbir şeyi yazamam herhalde.

 

8 Eylül

Terapist kafamı kurcalayan ne varsa yazmamı söyledi, sanırım seninle ilgili yazdıkça seni tüketeceğimi düşünüyor. Ama bu kadar aptal ve Amerikalı başka bir düşünce olamaz. İnsan bir başkasını yaşamadan onu nasıl tüketip bitirebilir? Birkaç gündür ne yazacağımı düşünüyorum, yine. Sanırım her gün, bana seni hatırlatan bazı şeyleri konuşabiliriz? Sabah gözümü açtığım ilk an geliyorsun. Daha doğrusu, yokluğun geliyor.  Odam boş oluyor. Oysa sen sabahları çok severdin. Sonra gün boyu kendimi işe vermem gerekiyor. Bir şeyle uğraşmam gerekiyor. Ara sıra ofisin önünden geçenleri izlerken gördüğüm her sarışının arkasından bir umut bakıyorum. Sonra yüzlerini çeviriyorlar ve bir de bakıyorum ki sinirleniyorum. Kapının önünden geçen herkese, sen olmadığın için çok sinirliyim. Sanki bir gün aniden çıkıp gelecek; bak şaka yaptık sana, aslında hastanede kafamı tekrar diktiler, iyileştim ben, bunca zamandır seni arıyordum diyeceksin. Neden demiyorsun? Neden kapıdan geçenlerden biri sen olamıyorsun? Neden yanımdaki masada kahvelerini içen ve mutlu mutlu köpeklerinin başını okşayan çift biz değiliz? Neden alışveriş poşetlerini bagaja taşırken pahalılıktan şikâyet edemiyoruz? Neden çamaşırları asamıyoruz ve beyazların arasına karışmış kırmızı bir çorap için kavga edemiyoruz?

 

10 Eylül

Cuma günü biraz sinirlendim ve yazıyı yarım bıraktım. Şimdiye kadar bu günlük bana hiç yardımcı olmadı. Ama Roberto terapi biraz da rahatsız hissettirmeli diyor. İyileşeceğime inanmıyorum ben. Ama madem devam ediyorum, kardeşimi endişelendirmeye gerek yok. Bana bu terapiyi ayarlamak için bayağı uğraştı.

Cuma günkü konseptten devam edelim. Bana seni hatırlatan şeyler. Aslında bana seni hatırlatmayan ne var ki?

 

14 Eylül

Tanrım, ya ben bu işte çok kötüyüm ya da aklımı gerçekten toparlayamıyorum. O gün fark ettim ki ben gerçekten seni çok fazla düşünüyormuşum, yani aktif olarak düşünmesem de bir yerlerde, gözümün ucunda, sokak köşelerinde hep bir resmin var sanki. Ama bu resim çok soluk, Laurent. Sen asla bu kadar soluk değildin. Ben korkunç bir sevgiliyim.

 

19 Eylül

Galiba bu işin nasıl başladığını anlatmayı unuttum. Bizim için tuttuğum ev vardı ya hani? Sen orayı hiç görememiştin. Orayı tutarken Roberto’nun numarasını vermiştim çünkü sadece o ezberimdedir. Anlaşılan komşular arayıp kokudan şikâyet etmiş. Roberto kesin oraya gidip intihar ettiğimi düşünmüş -hiç dramatik değildir- ve evi kontrole gitmiş. Bunun bir adı varmış, istifçilik diyorlar. Ki bu saçmalık, çünkü ben orada bile yaşamıyorum. Sadece arada gidip evimiz için aldığım eşyaları oraya koyuyor, bazen de yemek yiyip çıkıyordum. Bana seni hatırlatan şeyleri yazmakta zorlanıyorum ama hepsini fiziksel hale getirebilsem orada o ev var işte. Bazen mağazaların önünden geçerken senin en sevdiğin renkte kazaklar görüyorum, bazen yerde bir şeftalili sakız paketi görüyorum, bazen duvarda sevdiğin bir şarkıcının konser posteri oluyor ve seni hatırlamadan yoluma devam etmemi bekliyorlar. Ben ne zaman bunları görsem ne olduğunu anlamadan sakız kağıdını elimde, kazağı mağazadan aldığım poşette, posteri de duvardan sökülmüş halde yumruğumun içinde buluyorum. Bunları çöpe atmaya elim gitmiyor, senin anılarını çöpe nasıl atabilirim ki? Onları gidip eve bırakıyor ve koşarak çıkıyorum. Ama insanlar buna çöp ev diyorlar, bizim evimize ne hakla çöp ev derler?

Roberto terapiye başlamam için yalvardı. Dediğim gibi, ben o evde bile yaşamıyorum ki? Neden terapiye başlamam gerektiğini anlamadım ama başladım. Terapist seni kurtaramadığım için etrafımda seninle eşleştirdiğim ne varsa onları korumaya çalıştığımı söyledi. Bir sakız paketini senden ayırt edemediğimi düşünüyorlar. Ama çok istiyorlarsa diye yazayım, o evde ne olduğunu biliyorum.

Şeftalili sakız paketleri. Eğrelti yeşili dört kazak. Sekiz tane Mina Anna Mazzini konser afişi. Winston slim paketleri. Eğrelti yeşili atkılar. Bulduğum her Franny ve Zooey kopyası. Bulduğum her Çavdar Tarlasında Çocuklar kopyası. İki In Utero cd’si. Zincir kolyeler. Üç Renk üçlemesinin her filminden 10 tane var sanırım. Daha neler sayamam ki Laurent, bunların hepsini üst üste koy, yine sen etmeyeceğini bilmiyor muyum? Neden hayatlarının aşkını kaybetmemiş insanlar bana deli muamelesi yapıyorlar? Bilmiyorum. Roberto istersem evi temizletebileceğini söyledi. Seni hatırlatan tek bir eşyayı bile atabilir miyim emin değilim.

 

24 Eylül

Yorgunum, kendimi işe vermeye çalışıyorum.

 

30 Eylül

Carlos bugün ilk defa adımı söyledi. İlk kez bir çocuk adımı söylemeye çalıştı, çok tatlıydı. Orada olup görebilmeni isterdim.

 

 4 Ekim

Carlos’la bugün resim yapmayı denedik, seni çizdim. Onu da eve bıraktım.

 

15 Ekim

Aslında bazen hiç tanışmamış olmayı diliyorum. O zaman sen hâlâ mutlu olurdun. Hâlâ bir yerlerde olurdun. Sabah uyanırdın ve In Utero’yu baştan dinlerdin. Kendine bir kahve alır ve saçlarını tarar, sevdiğin kazaklarını giyer ve işe gider, gelirken o gün canının istediği yemek için o kadar malzeme alır ve yemeğini akşam haberleriyle hazırlar, yemeğe oturmadan önce de komplo teorisi belgesellerini izlerdin. Biralar harici hep boş olan buzdolabından bir bira alır ve uyuyana kadar balkonda eski gazete küpürlerini okurdun. Ben de evde babamdan dayak yiyor ya da annemi, babamı boşamaya ikna etmeye çalışıyor olurdum. Seninle o graffitici oğlanların yanında hiç tanışmaz, ilk öpüşmemizi o salak hurdalıkta yaşamaz ve ilk kez senin evinde sevişmezdik. Aşk ne demek bilmiyor olurdum. Birini, gözlerin onun parlaklığından acıyıncaya dek izlemek nedir bilmiyor olurdum ve birinin sesinin karnımdan bıçaklanıyormuş gibi hissettireceğini bilmiyor olurdum.

Ama sen bir yerlerde olurdun.

 

27 Kasım

İnsanların bana acıyarak bakmasından yoruldum. Her aile buluşmasında anlayışlı ya da üzgün ya da çok bilmiş bakışlarla karşılaşmak istemiyorum. Ben hasta, zavallı bir adam değilim. Eşi olmayan bir adam değilim, eşi ölmüş bir adamım. Senin varlığını ruhumdan siliyormuş gibi yapıyorlar. Sana duyduğum sevgi gerçek olmasa elle tutulur olmasa kalbim neden ağrısın? Bu gözyaşlarım senin yaşadığının, benim de seni çok sevdiğimin kanıtı değil mi? Sen yaşadın, sen bu dünyadaydın ve dünya bunun için ne kadar şanslı olduğunu bilemedi diye sen silinip gitmedin ki. Tüm dünyaya bağırmak istiyorum, o bu dünyadaydı, bu dünyayı sevdi ve burada doğdu, burada güldü ve burada büyüdü, burada sevdi ve burada… Sen buradaydın. Ben de seni sevdim. Sen dokundun diye o günden beri saçlarımı hiç kesmedim. Bu saçlarım yaşadığının, benim delirmediğimin kanıtı değil mi?

 

29 Kasım

Sonbahardan nefret ediyorum, yağmurlardan nefret ediyorum. Her yağmur biraz daha seni siliyor gibi geliyor. Hayır, kimse seni silemez. Kimse seni benden silemez Laurent. Ama itiraf edemesem de sanki sesin benden gitti. Bunu sana itiraf edemezsem kime edeceğim ki? Ben senin için iyi bir adam olmak istedim. Beni babama dönüşmekten kurtaran sensin, ama sanki o çizgi siliniyor. Bir gün o adam mı olacağım? Bir gün “önüme bakarsam” ve “seni unutursam” o olmayacak mıyım? İğrenç, etrafındakilere zarar veren bencil bir adam mı olacağım? İstemiyorum, iyi bir adam olmak istiyorum ama sinirliyim, çok öfkeliyim Laurent.  Bence sen de bana kızgınsın, çünkü sen öldün ve ben hâlâ buradayım. Peşinden gelmedim. Ama yapamam, peşinden gelemem ki. Roberto kahrolur. Bana kızgınsın diye mi rüyalarıma girmiyorsun artık? Sadece yere, güzel alnındaki kurşun deliğiyle, tekrar ve tekrar düşüyorsun. Her gece, tekrar tekrar ve tekrar düşüyorsun. Yüzünün korkmayan, acıyla çarpılmamış halini hatırlamak için hep fotoğrafına bakmam gerekiyor. Gülüşünü hatırlamak istiyorum Laurent, kıkırdadığını duymak. Neden gelmiyorsun artık bana?

Tanrım, bir gün daha az acıyacak mı? Ve o gün seni daha az mı seviyor olacağım? Eğer öyleyse bu acının azalmasını asla istemiyorum. Bu acı, senin sevginin bende bıraktığıysa asla iyileşmek istemiyorum. Tanrım, geceleri nefes alamıyorum, delirecek gibiyim.

Tanrım, sen öldün. Sen öldün ve ben hâlâ buradayım. 

../../….

Neye dönüştüğümü görmeni asla istemezdim.

 

1 Mart

Roberto seninle kurduğumuz hayalleri tek tek gerçekleştirmemi söyledi. Senin ruhunu onurlandırmak yardımcı olabilirmiş. Bugün bir araba kiraladım. Route 66’ya süreceğim.

Tekrardan evi sordu. Temizletmemesini söyledim.