Ulus Hali'nin çiğ balık kokan nemli taşlarındayım. Siyah, yağlı sular ayak bileklerime sıçrıyor. Ankara'nın isli ayazı tenimi kesiyor. İliklerim donuyor. Kemiklerim sızlıyor. Etrafımdaki bitmek bilmez uğultuyu dinliyorum. Paslı satırlar beynimi kesiyor. Kasapların önünde sallanan kanlı et parçalarına bakıyorum. Yüzülmüş deriler, parçalanmış kemikler, koparılmış başlar sergileniyor. Ölüm burada son derece sıradan. Ölüm burada günlük bir rutin.

Solungaçları koparılmış balıkların camsı gözleri bana bakıyor. Kendi derin boşluğumu o ölü gözlerde net bir şekilde görüyorum. Ansiklopedilerin o kalın ciltlerindeki kutsal ölümsüzlük maddeleri masal anlatıyor. İlim irfan sahipleri yüzyıllarca o süslü efsanelere inandı. Kandırıldılar. Hepsi toprak oldu. Âb-ı hayat koca bir yalan. Gerçek ölümsüzlük şu çürüyen meyvelerin asitli suyunda saklı. Çamurlu çizmelerin altında ezilen lahanaların pörsümüş yapraklarından bahsediyorum. Hayatın asıl özü o yeşil, yapışkan çamurda yatıyor. Paslı kepenklerin altından sızan kirli sularda hayat bulan mikroorganizmalar bizden daha canlı. Bizden daha kalıcı. İnsanın o kof kibrini ayaklar altına alıyorlar. Nefes alıp vermek bir yaşam belirtisi değil. Sadece biyolojik bir zorunluluk.

Tezgâhların arasından bir radyo cızırtısı duyuluyor. Sahte neşeli bir arabesk şarkı. "Gel güzelim gel..." Kim söylüyor, kim dinliyor, kim umursuyor? Patetik bir ironi çalıyor ortalıkta.

Bir çocuk, haldeki başıboş köpeğe simit uzatıyor. Köpek önce ürküyor, sonra ağzına alıp kaçıyor. Çocuk gülümsüyor. Bir anlık kırılgan saflık. Sonra annesi çekiyor kolundan: "Gel, oğlum, gel." Gülümseme sönüyor. Her şey yerine oturuyor.

İnsan yığınları, dar koridorlarda birbirini eziyor. Omuzlar çarpışıyor. Dirsekler kaburgalara batıyor. Ayaklar eziliyor. Kimse kimseden özür dilemiyor. Havaya paçavra teri karışmış ağır bir sefalet siniyor. Midemi bulandıran bu kokuya çoktan alıştım. Alışmak insanın en aşağılık kusuru. Satıcıların yırtık, boğuk sesleri sabah sessizliğini parçalıyor. Müşteri çekmek için gırtlaklarını yırtıyorlar. Sattıkları malların çürüklüğünü yüksek sesle örtbas ediyorlar. Hiçbir şey bedava değil. Bedelini ruhumuzla, onurumuzla, insanlığımızla ödüyoruz. Kafamın içindeki gürültü devasa bir uğultuya dönüştü. Tam bir toplumsal cinnet hali. Bütün yüzlerde aynı hastalıklı tüketme açlığı. Ceplerindeki üç kuruşu kirden renk değiştirmiş kâğıt paralar karşılığında veriyorlar. Çürük elmaları altın bulmuşçasına poşetlerine dolduruyorlar. Boyunlarına görünmez zünnarlar geçirmişler. Modern dünyanın bu utanç bağlarını gururla, madalya gibi taşıyorlar. Köleliklerini her gün yeniden kutsuyorlar. Farkındalıktan yoksunlar. Sistem onları çiğniyor. Tükürüyor. Onlar o tükürüğün içinde yüzmekten sapkın bir haz alıyor.

Ben karanlık bir köşede durmuş izliyorum. Hepsinden iğreniyorum. Kendimden daha çok iğreniyorum. Pörsümüş sebzeleri ganimet bulmuşçasına kapışıyor kalabalık. Gözler oyuk. İfadeler donuk. Dudaklar mühürlü. Damarlarında kan yerine uyuşuk bir kabulleniş akıyor. Yaşamak basit, mekanik bir alışkanlık.

Kalabalığın içinde bir kadın çocuğunu çağırıyor: "Hadi canım, bitirdik, eve gidiyoruz." Sesi yorgun değil. Yorgunluğun ötesinde, yıpranmış bir şefkat. O an onu kıskandım. Benim sesim böyle bir şey diyemez artık.

Halden dışarı çıkıyorum. Havanın o isli, boğucu ağırlığı ciğerlerime doluyor. Bankaların devasa, parlak camlarına yansıyan suretime bakıyorum. İçeride paranın soğuk, hesaplı dini yaşanıyor. Şık takım elbiseli, kravatlı adamlar rakamları tapınırcasına izliyor. Bilgisayar ekranlarında parlayan yeşil sayılar onların tek tanrısı. Vitrinlerin ardındaki dünya bana yabancı. Oradaki zenginlik bir yanılsama. Dışarıda sokağın kirli, merhametsiz gerçeği duruyor. Camda duran o silik, ruhsuz yansımama dikiyorum gözlerimi. Çökmüş omuzlar, anlamsız bakışlar, solgun bir yüz. İliklerime kadar o kusursuz, o muazzam hiçliği hissediyorum. Varlığımın hiçbir ağırlığı yok. Dünyanın hiçbir anlamı yok. Rüzgâr yüzüme sertçe vuruyor. Gözlerimi kısıyorum. Yakalarımı kaldırıyorum. Ulus Meydanı'na doğru yürüyorum. Adımlarım ağır. Taşların dondurucu soğukluğunu ince tabanlarımda hissediyorum. Tarihin en büyük yalanlarının söylendiği bu caddeleri adımlıyorum. Eski Meclis binaları yan tarafımda nöbet tutuyor. Duvarları çatlamış, sıvaları dökülmüş. İçi boşaltılmış, içi çürümüş kavramlar gibi dikiliyorlar. Caddede yürüyen insanları izliyorum. Hepsinin yüzünde o aynı yenilmişlik. Boyunlarını eğmişler. Önlerine bakıyorlar. Gökyüzüne bakmayı unutmuşlar. Başlarını kaldırmaya korkuyorlar. Görecekleri dipsiz boşluktan ölesiye korkuyorlar. Gökyüzü kasvetli bir gri. Güneş yok. Umut yok. Işık yok. Gelecek yok.

Zafer Anıtı'na doğru ilerliyorum. Şahlanmış atın bronz heybeti artık bana hiçbir şey ifade etmiyor. Kahramanlık destanları yıllar önce bitti. Tarih kitapları bir illüzyon. Heykelin devasa bacakları gökyüzünü deliyor. Altındaki gölgede yatan adam yerin dibine çekiliyor. Hayatın bütün adaletsizliği bu iki zıtlıkta özetleniyor. Geriye sadece bu çürüyen, kokan, can çekişen şehir kaldı.

Heykelin soğuk, ürkütücü gölgesine sığınmış bir şarapçı var. Kirli, yırtık paltosuna sıkıca sarınmış. Titriyor. Önünde boş bir şişe yuvarlanıyor. Yanına yaklaşıyorum. Adım seslerimi işitiyor. Başını yavaşça kaldırıyor. Gözlerini aralıyor. Kan çanağı göz bebeklerini bana dikiyor. O gözlerde dünyanın bütün acılarını, bütün yenilgilerini, bütün sahtekârlıklarını görüyorum. Dudaklarında eksik dişlerinin arasından sızan sarı bir tebessüm beliriyor. Acı bir tebessüm. Alaycı bir karşılama. Sonra bir şey mırıldanıyor. "Boş ver" mi dedi, "suç mu" mu, anlayamadım. Ama her iki kelime de aynı yere çıkıyordu.

Kelimelere ihtiyacımız yok. Konuşmuyoruz. Sessizliğimiz etraftaki bütün motor gürültülerini, bütün insan çığlıklarını bastıran en büyük feryat. İkimiz aynı devasa anlamsızlığın yitik parçalarıyız. O benden çok daha dürüst. Teslimiyetini açıkça ilan etmiş. Şişenin dibinde bekleyen o acı, uyuşturucu suya sığınmış. Gerçeği kusmuş. Ben hâlâ aklımın o hastalıklı, dolambaçlı koridorlarında debeleniyorum. Ben hâlâ yürüme taklidi yapıyorum.

Hakikat tam olarak bu kirli, balgamlı, çatlak kaldırım taşlarında yatıyor. Yüksek felsefe kitaplarında aranılan o büyük sırlar yalan. Gerçeklik bu sokağın karanlık köşesinde parlayan kusmuk lekesinde saklı. Şarapçının o titreyen, nasırlı, kirli ellerinde duruyor hayatın bütün özeti. Yanından sessizce geçip gidiyorum. Arkama bakmıyorum. Onu kendi cehennemine terk ediyorum. Kendi cehennemime yürüyorum. Anlam yok. Yalnızca etin yavaş yavaş çürümesi var. Bedenlerimiz zamanın paslı dişlileri arasında öğütülüyor. Ruhlarımız çoktan çürüdü. Etimiz o amansız çürümeye ayak uyduruyor. Caddenin karşısına geçiyorum. Eski dolmuşların simsiyah egzoz dumanı genzimi yakıyor. Gözlerimi yaşartıyor. Kornalar beynimi tırmalıyor. Şehrin bu çirkin, kakofoni senfonisi hiç bitmiyor. Deliliği besliyor.

Birkaç adım ötede metro istasyonunun karanlık, doymak bilmez ağzı esniyor. Yeraltı dünyası bütün günahkârları, bütün yorgunları, bütün kaybedenleri yutmaya hazırlanıyor. Merdivenlerin başına geliyorum. Aşağıdan soğuk, yapay, mekanik bir rüzgâr yüzüme çarpıyor. Yerden yükselen o ağır, mide bulandırıcı idrar kokusunu ciğerlerime çekiyorum. İnsanın asıl kokusu budur. Bütün o pahalı parfümlerin, sahte gülüşlerin, süslü kıyafetlerin altına gizlenen o iğrenç, o saf öz budur.

Yürüyen merdivenin korkuluğunda kurumuş bir kan lekesi var. Belki bir burun kanaması, belki bir kavga, belki bir şey. Kim bilir. Yanında bir duvar yazısı: "Ali Toprak 2008'de buradaydı." Ali Toprak şimdi nerede?

Turnikelerin önünde duruyorum. Kartımı bulamıyorum. Cebimde bozuk paralar, bir anahtar, bir mendil. Kart yok. Bekliyorum. Bir şey olmuyor. Arkamdaki adam usulca itiyor. Geçiyorum. Kartım orada, evde, komodinin üzerinde duruyor. Hâlâ orada.

Bozkırın kurşuni bulutlarına sırtımı dönüyorum. Gökyüzüne uzanan bütün bağlarımı koparıyorum. Yüzeydeki o iğrenç, o sahte yaşamlara veda ediyorum. Basamakları birer birer iniyorum. Karanlığa karışıyorum. Her basamakta kendimden biraz daha uzaklaşıyorum. Her adımda hiçliğin merkezine biraz daha yaklaşıyorum. Yeraltına doğru yürüyorum. O kusursuz karanlığın sıcak, boğucu kucağına teslim oluyorum. Yok olmanın dayanılmaz hafifliğini bütün hücrelerimde hissediyorum.