Edebiyat, sanatın en karmaşık bir diğer başlıklarından biridir. Bize insanın hem en incelikli hem de en acımasız biçimde şekillendiği o büyük resmi sunar. Çoğu kişi, edebiyatın evrensel veya adil bir temsil sunduğunu iddia etse de bu anlatılar ve karakterler genellikle ataerkil bir bakış açısının süzgecinden geçerek şekillenir. Kadınlar, yüzyıllar boyunca anlatılarda ya pasif bir unsur, erkek kahramanların dikkatini çeken bir süs ya da ahlak bekçileri tarafından susturulan veya alay edilen figürler olarak yer almıştır. Bu, yalnızca karakterlerin yazımıyla sınırlı da kalmamış; anlatının kurgusu, değer yargıları, finaldeki “ödül” ya da “ceza” bile cinsiyetçi kalıplarla şekillenmiştir. Çünkü edebiyat yalnızca hayal gücünü değil, aynı zamanda egemen güçlerin değer yargılarını da yansıtır. Ve bu güçler tarih boyunca erkeklerin elinde olmuştur. Ancak edebiyatın perde arkasında keşfedilmeyi bekleyen sayısız kadın karakter gizlidir. Bu nedenle, edebiyatın inşa ettiği ve zamanla olağanlaştırdığı bu sistemi sorgulamaya ve bu anlatıların aslında kimler tarafından kontrol edildiğine ışık tutmaya çalışacağım.

Edebiyat metinleri toplumsal cinsiyet normlarını hem üretir hem de kontrol eder. Kadın yazarların bile bilinçaltında kodlanan ataerkil söylem, kahramanlarının seçimlerini ve kaderlerini şekillendirir. Kadın karakterler en büyük hayallerinin peşinden giderken bir erkek kahramana âşık olduklarında bu aşk, onların kendi arzularını ve hedeflerini terk etmelerine neden olur. Ve bu vazgeçiş ideal bir kadın hayatı gibi sunulmaya devam eder. Anlatıyı bir kadın öznenin bakış açısından okuduğumuzda bile eğer erkek karaktere karşı yeterince bağışlayıcı değilse suçlanan yine o olur. Kurmaca dünyalarda bile yeterince nazik, anlayışlı veya hoşgörülü olmamanın bedeli kadınlara kesilir. Bu normların tekrarlanması zamanla gerçek yaşamda kadınların rollerini de aynı biçimde daraltır. Anlatının sınırları kadının gerçek hayattaki hareket alanına dönüşür.

Klasik dönemlerde yazılmış eserlerde de kadın figürü çoğu zaman fedakâr bir anne veyahut şehvet unsuru olarak yer almıştır. Kadın karakterin bir olayda ‘işe yaradığı’ etkin bir rol üstlendiğinde hemen ardından bu gücün bedelini ödediğini okuruz.

Antik Yunan trajedilerinde bu örnekler iyice yer edinmiştir. Homeros’un Odysseia’sında Penelope yirmi yıl boyunca sadakatiyle övülen fedakâr bir eş imgesi sunar; ne var ki onun “gücü”, kocasını bekleme erdemine indirgenmiştir ve nihayetinde Odysseus’un dönüşüyle ödüllendirilir, özne konumuna yükselişi ise hep erkeğin hikâyesine bağlanır. Penelope’nin özneliği, yalnızca erkeğin hikayesiyle anlam kazanır. Sofokles’in Antigone’u ise tam tersine direnişin simgesidir. Kardeşinin onurunu savunma adına yasak bir eylemi göze alır. Fakat bu cesaret, onu trajik bir sona sürükler; bir mağaraya hapsedilir ve hayatına orada son verir. Antigone’un kararlılığı, sonunda ‘itaatsiz kız’ olarak cezalandırılmasıyla sonuçlanır. Bu iki örnek kadın karakterin ne zaman sınırları aşsa hikâyenin bir ceza döngüsüne girdiğini gösterir. Ya ödüllendirilen itaat ya da cezalandırılan özgürlük vardır.

Orta çağ kahramanlık destanlarında ise Tristan ile İzolette masalı, kadını tutku ve ihanet eksenine hapseder. Izolette’in aşkı 

Tristan’ın kahramanlık eylemlerine ilham verirken bu tutku o denli yıkıcıdır ki çiftin mutluluğu uğruna hem toplumsal düzen hem de bireysel onur altüst edilir. Izolette’in arzusu bir ölçüde erkeğin kahramanlık destanını besleyen bir araçtır ancak aşkın bedeli bir sonraki bölümde mutlaka ihanet ya da ölüm biçimleriyle geri ödetilir.

Bu örnekler, klasik anlatılarda güçlü kadın karakterlerin bile ya bir erkeğin geri dönüşünü kolaylaştıran bekçiler ya da trajik sonların simgeleri olarak yer aldığını gösterir. Ne fedakârlık ne de başkaldırı, kadınları gerçekten bağımsız bir özne haline getirebilir. Aksine, erkek anlatısının gölgesine, ceza ve itaat ritüellerine sıkıştırılırlar.

Kadın bedeni edebiyatta çoğu zaman bir anlatı nesnesidir. Sahip olunacak, korunacak ya da fethedilecek bir yapı gibi sunulur. Bir kaleye benzetilir, ele geçirildiğinde anlam kazanır. Kadın arzusu, erkek kahramanın dönüşümüne hizmet ettiği sürece “kabul edilebilir” sayılır. Oysa kadının kendi arzusu, kendi hikayesini yazma çabası, sistemin direnişle karşılaştığı andır. Kadınların kendi arzularını sahiplenmeleri, kurulu anlatıların en büyük tehdididir. Bu yüzden arzular ya bastırılır ya da yok sayılır ve edebiyat kadının arzularını değil, vazgeçişlerini kutsamayı tercih etmiştir.

Bir başka bakış açısıyla edebiyatta kadın bedeni, çoğunlukla erkek kahramanın arzusunu haklı çıkaran, sahip olunabilir bir ‘ödül’ veya erdem sembolü olarak betimlenir. Tristan ve Izolette örneğinde Izolette’in bedeni, kahramanın efsanevi maceralarına anlam katan bir tutku nesnesidir. Onun aşkı ne zaman sınırları aşsa, bedeni ihanet ve cezalandırma temalarıyla karşılaşır. Böylece güçlü arzuları bile yalnızca erkek anlatısını besleyen bir unsur olmaktan öteye geçemez. Orta çağ metinlerinde kadın bedeni, bir kale ya da ganimet gibi fethedilmesi gereken bir yapı olarak sunulur ve bir özneden ziyade, sahip olunacak bir nesneye dönüştürülür.

Kendime şu soruyu sormaktan alıkoyamıyorum: Biz kadınlar bu kadar çok sessizliği nasıl taşıdık içimizde? Kaç kadın, yazmak için bir köşe bulamadı? Kaç kadının kelimeleri, başka birinin gölgesinde kaldı? Virginia Woolf’un da Kendine Ait Bir Oda kitabında dediği gibi, anonim olan çoğu yazarın kadın olduğuna inanıyorum. Çünkü tarihin karanlık sayfalarında kadınların isimleri çoğu zaman ya gizlenmiş ya da erkek müstear isimleriyle örtülmüştür. Anonim kalan bu kadınlar kendi düşüncelerini ve yaratıcılıklarını dünyaya duyurabilmek için ya sessiz kalmak ya da görünmez olmayı göze almak zorunda kalmışlardır. Onların eserleri erkek anlatılarının gölgesinde kaybolmuş, çoğu zaman birer “erkek yazarın ilham perisi” olarak ya da “ahlakın ve ailenin koruyucusu” gibi klişelerle tanımlanmıştır. Oysa bu sessiz cümleler anlatılarıyla yalnızca erkeklerin hikayelerini desteklememiş, aynı zamanda o hikayelerin altını oyan, onları sorgulayan ve onları yeniden yazan birer direniş biçimi oluştur

muşlardır. Kadınlar anlatılarda yer almak için mücadele etmiş ama aynı zamanda bu anlatıların kalıplarını ve sınırlarını aşmanın yollarını da bulmuşlardır. Anonim kalmak zorunda bırakılan kadınlar, seslerini kısarak değil, satır aralarında gizleyerek var olmuşlardır.

Nilgün Marmara’nın eşinin onun şiir yazdığını bile bilmemesi kadar kırgın hissediyorum. Sadece onun değil; onca kadının şiiri, hikayesi, çığlığı sessizlikle örtüldü. Kimi zaman aşkın gölgesinde, kimi zaman bir evliliğin görünmezliğinde. Oysa kelimeler hep vardı. Belki sesli değillerdi ama derin ve ısrarcıydılar. Kadınlar yazdı. Kendileri için, başka kadınlar için, suskun kalmış bütün cümleler için yazdılar.

Bu yazıyı yazarken yalnızca kadın karakterlerin değil, kendi içimde taşıdığım kırgınlıkların da izini sürdüm. Bazen kendi cümlelerimin bile benden utanıyor gibi geri çekildiğini fark ettim. Çünkü susmak öğretilmişti. Nazik olmak, anlayışlı olmak, çok ses çıkarmamak… Ama şimdi görüyorum ki, her bastırılmış ses, bir başka kadının hikayesini görünmez kılıyor. Bu yüzden yazmaya devam etmeliyiz. Hikâyeleri geri almalıyız. Karakterleri yeniden kurmalı, anlatıları yerinden sarsmalıyız.

Edebiyatın gölgesinden çıkmak için önce o gölgeyle yüzleşmeliyiz. Kadınlar olarak yalnızca anlatılarda değil, anlatıcı koltuğunda da var olmalıyız. Ve sadece “duyarlı” değil; öfkeli, talepkâr, arzulayan, direnen karakterler yazmalıyız. Çünkü kadın olmak, sadece beklemekten, sevmekten ya da affetmekten ibaret değildir. Kadın olmak, bazen yıkmaktır. Bazen yeniden kurmaktır. Ve en çok da yazmaktır. Susmamak, görünmek, yer kaplamaktır.

Çünkü bizim de bir odamız var artık. Ve o odada sesimiz yankılanıyor.