“Benim bu travmalarım ne olacak?”

Ayak İşleri

Giriş

İnsan, içinde yaşadığı gerçekliği bütünüyle dil ve onun sunduğu sembolik araçlar vasıtasıyla inşa eder. “Dil, şeylere ‘anlam verdiğimiz’, içinde anlamın üretildiği ve yayıldığı ayrıcalıklı bir araçtır” (Hall, 2017: 7). Fiziksel dünyadaki nesnelerin, olayların veya olguların kendi başlarına taşıdıkları, doğalarında sabitlenmiş evrensel bir özleri bulunmaz. Anlamı, kavramları ve dilsel işaretleri içeren temsil sistemlerini kullanarak tümüyle bizler yaratırız. Bu yaratım evresinde dil, dış dünyayı edilgen bir biçimde yansıtan basit bir aynaymış gibi görünse de düşünceleri, hisleri ve toplumsal değerleri şekillendiren kurucu bir güçtür.

Birey, çevresindeki karmaşık yapıyı zihninde kavramlaştırırken olayları dildeki göstergeler aracılığıyla anlamlandırır ve böylece dış gerçeklik insan bilinci için kavranabilir bir forma bürünür. Dolayısıyla dil ile anlam arasındaki bu koparılamaz bağ, göstergelerin tarihsel süreç içindeki bükülmelerine zemin hazırlayarak “travma” gibi sarsıcı sözcüklerin asıl ağırlığını yitirip içinin boşaltılmasına giden süreci başlatır.

İnsanlık, yaşadığı en ağır yıkımları ve kapanmayan yaraları tarif etmek gayesiyle kelimelere sığınır. Bazı sözcüklerse zamanla taşıdıkları gerçeği yitirerek bizzat bir unutuş perdesine dönüşür. Sözcüklerin tükenişi, aşınıp yıpranan gerçeklik duygumuzun en belirgin semptomudur. “Dilin hem ifşa edici hem de gizleyici bu asli varlığını, insan en iyi, “söylediği şey” ile “kastettigi şey” arasındaki uçurumun derinliğinde tecrübe eder. Bu, kadim bir semantik problemdir” (Demir, 2015: 122).

Güncel tıp sözlüklerinde “bedene dış bir etmen tarafından bir zarar gelmesi” şeklinde tarif edilen “travma” sözcüğü, başlangıçta ağır bedensel veya zihinsel sarsıntıları imlerken kitle iletişim ağlarının hızı içinde tarihsel ağırlığından büsbütün koparılmıştır (Özen, 2017: 106). Birinci Dünya Savaşı'nın o güne dek görülmemiş yıkıcılığı karşısında Henry James'in 1915 yılında dile getirdiği “Savaş, sözcükleri tüketip bitirdi; sözcükler iyice zayıfladı, sözcüklerin ileri tutar bir tarafı kalmadı” (Sontag, 2004: 24) şeklindeki gözlemi, günümüzdeki anlamsal tükenişi özetler niteliktedir.

Gerçek yıkımların göstergesi olan bu kavram, günümüzde kitle iletişim araçlarının her türlü acıyı tüketim nesnesine dönüştürmesiyle sıradan bir hoşnutsuzluk ifadesi seviyesine inmiştir. Bu anlamsal tükeniş süreci, Roland Barthes'ın “Bir el çabukluğu girmiştir işin içine, gerçeği tersine çevirmiş, tarihi boşaltıp doğayla doldurmuş, nesnelerin insansal anlamlarını çekip almış, böylece onları insanın anlamsızlığını belirtecek duruma getirmiştir. Söylemin işlevi gerçeği boşaltmaktır: tam anlamıyla, sürekli bir akış, bir kanama, ya da isterseniz, sürekli bir buharlaşmadır, kısacası, belirgin bir yokluktur” (2014: 207) şeklindeki yaklaşımıyla açıklanabilir.

Anlamların sabit kalmaması ve dildeki kavramların tarihsel süreçte değişime uğraması, kültür teorilerinde genişçe tartışılan bir olgudur. Stuart Hall'un temsil üzerine yürüttüğü tartışmalarda ise “bütün anlamlar tarih ve kültür içinde üretilir. Asla nihai olarak sabitlenemezler ama hem bir kültürel bağlamdan hem de bir dönemden diğerine sürekli olarak değişikliğe tabidirler” (2017: 44). “Söz konusu gösterenle gösterilenin tarihsel sürecin tesadüfi sonucu olduğu belirli bir anın kombinasyonuna bağlıdır” (Culler, 1976, akt. Hall, 2017: 44). “Travma” kelimesinin aşırı ve gelişigüzel kullanımı, bu göstergenin içini boşaltarak asıl yıkımın ve felaketin gerçekliğini yoksullaştırmaktadır.

Sözcüklerin bu denli tükenişi ve anlamın dönüşmesi, modern insanın başkalarının acısına bakma pratiğindeki hissizleşmeyle doğrudan ilişkilidir. Kesintisiz televizyon ve medya yayınlarının yarattığı “Sürekli görüntü-akışı ise herhangi bir görüntünün ayrıcalıklı bir yere oturup, özel bir anlam kazanmasını imkansızlaştırır” (Sontag, 2004: 106). “Dolayısıyla, her durumun bizim gözümüzde gerçek olması için seyirlik bir şekle büründürülmesi gerekmektedir. Artık insanlar kendileri seyirlik bir hale gelmenin özlemiyle yanıp tutuşuyorlar” (Sontag, 2004: 109). Gerçekliğin tamamen seyirlik bir manzaraya dönüşmesi, yaşanan felaketlerin sıradanlaşmasına ve dildeki kavramların yıkıcı gücünün yitirilmesine neden olmaktadır. Bireyin geçmişte yaşadığı ağır sarsıntıların veya kolektif bir yıkımın anısı, kelimenin içinin boşaltılmasıyla normalleştirilir. Acıyı ifade edecek kelimelerin zayıflaması, felaketleri hatırlama ve toplumsal belleğimizi koruma yetimizi derinden sarsar. “Gerçeklik, tahtından feragat etmiştir. Ortada artık sadece 'temsiller -yani, medya- vardır” (Sontag, 2004, 109).

Bu anlamsal kopuşun temelinde, medyanın insan doğası ve algısı üzerindeki dönüştürücü gücü yatar. Marshall McLuhan'ın tespitine göre “Medya, çevreyi değiştirerek, bizde benzersiz duyum algı oranları uyandırır. Herhangi bir duyunun uzantısı, düşünme ve hareket etme şeklimizi- dünyayı algılama şeklimizi- değiştirir. Bu oranlar değiştiğinde, insanlar değişir” (2001: 41). Modern medyanın yarattığı bu yeni çevre, insanın dünyayı kavrayışını değiştirdikçe, travma gibi kelimelerin temsil ettiği anlam dünyaları bütünüyle sarsıntıya uğrar. Bütün anlamlar kültür ve tarih içinde üretilir, dolayısıyla asla nihai olarak sabitlenemezler.

Bu teorik çerçeveden hareketle çalışma, "travma" kelimesinin güncel kullanımında gözlemlenen anlamsal aşınma sürecini irdelemeyi amaçlamaktadır. Kavramın tarihsel ağırlığını yitirme serüveni, günümüz dijital kültürünün ve gündelik dil pratiklerinin yarattığı yüzeysellik ekseninde değerlendirilecektir. İncelemenin sınırları, çağdaş medyanın ve popüler kültürün acıyı sıradanlaştıran dilsel görünümleriyle çizilmiştir.

Sözcüğün geçirdiği anlamsal dönüşüm ve içi boşaltılmış kullanımı, bilişsel dilbilimin sunduğu anlam aşınması yaklaşımı ile kültürel eleştiri okumaları harmanlanarak incelenecektir. Meselenin kültürel bir yozlaşma olmaktan çıkıp dilbilimsel bir yıkıma dönüştüğü gerçeğinden hareketle, sosyal medyadaki yüzeysel acı anlatılarından elde edilen örnekler maskeleme yöntemiyle yeniden kurgulanıp kavramın tükeniş evreleri analiz edilecektir. Yazının temel sorusu, gösteri toplumunun hız odaklı ekosisteminde “travma” sözcüğü, asli yıkıcılığından koparılarak hangi mekanizmalarla sıradan bir tüketim nesnesi formuna indirgenmektedir? Şeklindedir.

Kültürel eleştirinin sınırları içinde bir kavramın içinin boşaltıldığını iddia etmek, öncelikle o kelimenin başlangıçta hangi yıkıcı ağırlığı taşıdığını kanıtlamaya bağlıdır. Bu sebeple sözcüğün günümüz gösteri toplumundaki yüzeysel dolaşımını deşifre etmeden hemen önce, onun tıbbi ve etimolojik köklerine inmek, yaşanan anlamsal tahribatın boyutlarını görünür kılmak adına zorunlu bir adımdır.

 

Travma kavramı ve anlam aşınması

"Travma" kelimesinin ağır bedensel ve zihinsel sarsıntıları imleyen tıbbi bir tanıdan, popüler kültürde yaygın ve bağlam dışı bir kullanıma dönüşmesi köklü bir anlamsal kaymanın sonucudur. Kavramların kökenlerine inmek, onların uğradığı anlamsal tahribatı gözler önüne sermek için en sağlam yoldur.  “Travma teriminin kökeni eski Yunan kaynaklarına dayanmakta ve ‘yara’, ‘yaralanma’ gibi anlamlar taşımaktadır” (Ford ve ark. 2015, akt. Ogan ve ark. 2023: 1435). 19. yy. ve 20. yy.’ın ilk yarısında “travma” kavramının fiziksel travma haricinde kullanımı kısıtlı olmuştur (Jones, 2006, akt. Ogan ver ark. 2023: 1435). Güncel klinik ve psikolojik literatürde bireyin başa çıkma kapasitesini aşan, ruhsal ve bedensel bütünlüğe yönelik ani ve şiddetli tehditler genel hatlarıyla “travma” şeklinde tanımlanır. Uzun yıllar boyunca yalnızca tıp ve psikiyatri disiplinlerinin katı sınırları içinde savaşlar, doğa olayları veya ağır kayıplar gibi radikal kırılmaları imlemek amacıyla kullanılmıştır. Sözcük, son zamanlarda bu klinik bağlamdan koparak kitle iletişim ağlarının ve popüler kültürün dönüştürücü ağlarına takılmıştır.

“Bilişsel dilbilim açısından, algı eylemlerinin anlam değişikliğine uğraması beklenen bir durumdur” (Gisborne, 2010 akt. Aksan & Demirhan, 2017: 87). Dolayısıyla anlam değişikliği sürecinde, “sık kullanılan birimler önce temel anlam içeriklerini yitirmeye, anlam içeriğinden uzaklaştıkça da farklı dilbilgisi ya da söylem işaretleyicileri olmaya doğru evrilmektedirler” (Aksan & Demirhan, 2017: 87). Bu ifade, dilsel göstergelerin yoğun kullanım sonucunda özgün anlam içeriklerini kaybederek daha genel ve işlevsel anlam alanlarına yöneldiğini ortaya koyan anlam aşınması sürecine işaret etmektedir. Nitekim başlangıçta belirli ve güçlü bir deneyimi karşılayan kavramlar, kullanım sıklığı arttıkça duygusal ve kavramsal yoğunluklarını yitirerek daha sıradan bağlamlarda kullanılabilir hâle gelmektedir. Bu çerçevede “travma” sözcüğünün güncel dilde yaygınlaşan kullanımı, onun tarihsel ve kavramsal ağırlığının zayıflamasına yol açan bir anlam aşınması örneği olarak değerlendirilebilir.

Bu süreç, kelimenin sahip olduğu tarihsel ve psikolojik ağırlığı hızla eritir. Gündelik yaşamın en sıradan pürüzleri, anlık can sıkıntıları veya basit iletişim kazaları bile çağdaş insanın dilinde devasa sarsıntılar formunda dile getirilir. Tüketim toplumunun abartıya dayalı ekosisteminde, sıradan bir reddedilme veya iş yerindeki geçici bir stres anı, anında travma etiketiyle dolaşıma girer. Sözcüğün kullanım alanının böylesine fütursuzca genişlemesi, onun asıl işaret ettiği o derin ve yakıcı acıyı yavaş yavaş azaltır. Tıbbi bir teşhisin ağırlığından sıyrılıp herkesin kullanabileceği bir mağduriyet söylemine dönüşen kavram, en nihayetinde gerçek felaketleri anlatma gücünden bütünüyle yoksun bırakılır.

Kelimelerin içini boşaltan en güçlü unsurlardan biri, acının modern çağda bir teşhir nesnesi hâline gelmesidir. “Travma” sözcüğünün dönüşümü, modern medyanın ve dijital ağların şekillendirdiği “gerçek sanallık” kültürüyle doğrudan ilişkilidir. Gösteri toplumunda acının ve yıkımın görünürlük kazanabilmesi, bütünüyle seyirlik bir forma bürünmesine bağlıdır. Nitekim Susan Sontag, yıkımın bizzat seyirlik bir malzemeye dönüşme sürecini “Öyle ki, artık savaşlar hepimizin oturma odalarında sükûnet içinde seyredilip dinlenen görüntü ve seslere dönüşmüş durumdadır” (2004: 17) şeklinde açıklar.

Seyirlik bir manzaraya dönüştürülen her felaket, dildeki karşılığını da doğrudan zayıflatır. Çağdaş gösteri toplumunda birey, varoluşunu kanıtlayabilmek için kesintisiz bir onaylanma döngüsüne muhtaç bırakılmıştır. Bu acımasız etkileşim ekonomisinde sıradan anılar hızla dikkat çekme vasfını yitirirken bireyin elinde pazarlayabileceği en güçlü sermaye kendi abartılı mağduriyeti hâlini alır. Dolayısıyla “travma” kelimesi, kitlelerin önüne atılmak, çağdaş mecralarda görünürlük kazanmak ve etkileşim toplamak maksadıyla temsile indirgenir.

Kültürel anlamların sabit kalamayacağını, bütünüyle tarih ve kültür içinde üretildiğini vurgulayan Stuart Hall'un temsil kuramı ekseninde değerlendirildiğinde, acının dijital kültürdeki bu yüzeysel temsili sonucu “anlamlar kayıp oynamaya başlar, sürüklenir, bükülür ya da yeni yönlere kayar” (2017: 349). Dolayısıyla her olumsuz deneyimi seyirlik bir “travma” anısı formatında etiketleme eğilimi, acının kendisine odaklanmaktan ziyade acının temsiline odaklanan bir yabancılaşma durumu yaratmaktadır.

 

Gösteri Toplumunda Acının Sıradanlaşması

Dijital kültürün gündelik iletişim pratikleri incelendiğinde, "travma" kavramının uğradığı anlam aşınmasını bireysel anlatıların sergilendiği yeni medya mecralarında uç noktalara ulaşır. Sosyal medya platformlarında sıradan bir taksi yolculuğundaki kaba bir eleştiri, günümüz bireyinin dilinde “Taksi şoförü fiziksel özelliklerimi eleştirince yolculuk çabucak bitmesine rağmen yaşadığım travma peşimi bırakmadı; adam saniyeler içinde bütün enerjimi ruhsuz bir oyun figürü (NPC) gibi emip bitirdi” Şeklinde devasa bir yıkım gibi sunulur. Ağır klinik vakaları, tecavüzleri, savaşları ve onulmaz bedensel-zihinsel sarsıntıları imleyen travma sözcüğü, böylesi yüzeysel bir hoşnutsuzluğu karşılayacak seviyeye indirilmiştir. Bu durum çağdaş insanın konfor alanına yönelik bir tehdit unsuru olarak sunulur. Ağır yaraları imleyen travma göstergesi, burada sabah motivasyonunu bozan basit bir pürüzün, adeta bir bilgisayar oyunu jargonuyla (NPC)[1] harmanlanarak sıradanlaştırılmış söylem işaretleyicisine evrilir. Bu olgu, Roland Barthes'ın çağdaş söylemler kuramıyla açıkladığı üzere, gerçeğin içinin boşaltılması ve kavramın sürekli bir buharlaşma sürecine sokulmasıdır (2014: 207).

Benzer bir aşınma, acının seyirlik bir manzaraya dönüştürülmesi pratiğinde de son derece belirgindir. Susan Sontag’ın bahsettiği teşhir arzusu ve acıyı vitrine koyma çabası “Şu bitmek bilmez kaos ve ağır travma sarmalında, adeta nadide bir çiçek gibi parlayan o muazzam mizahşörlüğüm olmasa ne yapardım” şeklindeki ifadede kendini ele verir. Bu ifade, yıkımın kişisel bir imaj inşası ya da estetik bir popüler kültür unsuru formatında benimsendiğini kanıtlar niteliktedir. Burada travma, bireyin üstesinden gelmeye çalıştığı gerçek bir felaket olmaktan çıkmış, kişisel bir şovu, “çiçek gibi açan” bir mizahı ön plana çıkarmak amacıyla kullanılan estetik ve karanlık bir dekora dönüşmüştür. Barthes'ın çağdaş söylenler üzerinden anlattığı kavramsal boşaltma teorisiyle örtüşen bu tablo, "Travmalarıma travma eklendi" cümlesinde daha da trajikomik bir hâl alır. Ciddi bir psikolojik kriz, alelade bir tüketim nesnesi, adeta kolayca biriktirilebilir bir aksesuar mertebesine indirgenmiştir. Acı, bireyin sosyal medyadaki vitrinini süsleyen kurgusal bir manzara hâlini alır. Birey, içi boşaltılmış travma iddialarını sergileyerek sanal sahnede görünürlük kazanmayı hedeflerken yaşadığı ufak tefek pürüzleri dramatik bir şovun parçası kılarak acıyı estetize eder.

Onca zaman sevgi zannettiğim şey, aslında düpedüz bir travma bağıymış” şeklindeki ifadelerde ise kavram, yüzeysel bir romantik ilişki sorununu karşılayacak seviyeye indirgenir. Birey, yaşadığı sıradan bir duygusal karmaşayı “travma bağı” gibi klinik ve ağır bir kavramla etiketleyerek kendi anlatısını dijital sahnede dramatik bir gösteriye dönüştürür.

Sanırım hayatıma yepyeni travmalar ve güncel felaketler katmak için yelken açacağım” şeklindeki ifadede ise kavramın uğradığı dönüşüm farklı bir boyuta ulaşır. Burada travma, kaçınılması gereken bir yıkım olmaktan çıkar. Yönelinen ve beklenen bir deneyim gibi kurulmaya başlar. “Yelken açmak” ifadesinin taşıdığı gönüllülük ve hareket iması, travmanın zorunlu ve sarsıcı doğasını altüst eder. Henüz yaşanmamış bir olasılıkken daha baştan “travma” etiketiyle adlandırılır. Bu kullanımda birey, gerçekleşmemiş bir olayı bile dramatik bir anlatının parçası haline getirmiştir. Deneyimden önce kurulan bu dil, travmayı geçmişe ait bir kırılma olmaktan uzaklaştırıp önceden kurgulanmış bir sahneye dönüştürür.

Birine travmalarımı dökmek için telefon açıyorum, karşımdaki yedi dakika kesintisiz kahkaha atıyor; sana vicdanlı insan diyen utansın” şeklindeki ifadede ise travma kavramının uğradığı aşınma daha da görünür hâle gelir. Travma, burada anlatı içinde alayla, hafiflikle ve abartıyla iç içe geçirilir. Kahkaha ile anılması, kavramın taşıdığı ağırlığı dağıtır ve onu duygusal yoğunluğundan uzaklaştırır. Bu kullanımda acı, ifade edilmesi gereken bir deneyim olmaktan çıkar. Dolaşıma sokulan bir anlatı malzemesi hâline gelir. Travmanın ciddiyeti, anlatının tonu içinde çözülürken geriye yalnızca etkileyici olma çabasıyla kurulan bir söylem kalır.

Anlam aşınmasının ulaştığı son nokta, “Müsaitsen sana travma bırakmak istiyorum” türünden paylaşımlarda bütünüyle absürt ve trajikomik bir duruma gelir. Gerçek bir ruhsal sarsıntı veya felaket anısı, bu ifadede şaka yollu bir etkileşim aracına, dilden dile dolaşan bir temas nesnesine gerilemiştir. Karşı tarafa isteyerek adeta sıradan bir kahve randevusu talep edercesine travma aktarma teklifi, kelimenin asli yıkıcılığından bütünüyle koptuğunun bir kanıtıdır. Burada travma, iyileştirilmesi gereken derin bir yara olmaktan çıkmış, bireyler arasında fütursuzca alınıp satılabilen, devredilebilen ve gündelik iletişimin yüzeyinde kayıp giden yozlaşmış bir meta formuna dönüşmüştür. Böylece McLuhan'ın dediği gibi medyanın dünyayı algılama şeklimizi baştan aşağı değiştirdiğine yönelik tespiti, dildeki bu ontolojik çöküşle eksiksiz bir biçimde somutlaşır. Gösterge erimiş, sözcüğün içi tamamen boşaltılmıştır. Geriye yalnızca iletişim ağlarında dikkat çekmeye yarayan, gerçeklikten kopuk, sentetik bir hâl alan sözcük kalmıştır.

 

Sonuç

İnsanlık, en derin yaralarını tarif etmek amacıyla yarattığı “travma” göstergesini, günümüz iletişim ağlarının ve gösteri toplumunun hız odaklı yapısına teslim etmiştir. Bilişsel dilbilim bağlamında gözlemlenen anlam aşınması, bu sözcüğün ağır klinik bir tanıdan bütünüyle sıyrılarak alelade bir tüketim nesnesine gerilemesiyle sonuçlanmıştır. Susan Sontag'ın işaret ettiği acıyı seyirlik bir manzaraya dönüştürme pratiği, kelimenin anlamının aşınarak asıl yıkıcılığından arındırılmasını özetler niteliktedir. İyileştirilmesi gereken bir yara, çağdaş mecralarda görünürlük kazanmak ve anlık onay toplamak maksadıyla sahneye koyulan içi boşaltılmış bir temsile dönüşmüştür.

Kavramların böylesine tüketilmesi, dildeki yozlaşmanın da ötesinde bir durumdur. Bu yozlaşma, doğrudan felaketleri hatırlama ve toplumsal belleğimizi koruma yetimize yönelik ağır bir darbe niteliğindedir. Bireyin, kendi konfor alanına yönelik en ufak bir pürüzü devasa bir şovun parçası kılması ve acıyı şaka yollu bir etkileşim aracına indirgemesi, gerçeği bütünüyle sarsmaktadır. Bu durum, başkalarının gerçek acılarına tanıklık etme yetimizi bütünüyle elimizden alır.

Nihayetinde, acıyı ifade edecek kelimelerin böylesine zayıflaması, felaketleri hatırlama ve toplumsal belleğimizi koruma yetimizi derinden sarsar. Gerçek bir yıkımla yüzleşmekten kaçınan modern insan, sözcükleri tüketerek bizzat bir unutuş perdesi inşa eder. Eğer amacımız, yaşanan felaketlerin ve kapanmayan yaraların kolektif belleğimizde gerçekçi bir zemin bulmasıysa gösteri kültürünün tüketip boşalttığı kelimelerin içini yeniden tarihsel gerçeklikle doldurmaya mecburuz. Zira hatırlamak en temelde etik bir edimdir ve her şeyi hızla öğüten modern iletişim ağlarına karşı yitip giden kelimeleri hatırlayabilmek, dili ve belleği bu ontolojik çöküşten kurtarmanın yegâne yoludur.

 

Kaynakça

Aksan, M. ve Demirhan, U. U. (2017). Bakmak eylemi ve söylem işlevleri: Eşdizimlilik örüntülerinin gösterdikleri. Mersin Üniversitesi Dil ve Edebiyat Dergisi (MEUDED), 14(2), 85-107.

Barthes, R. (2014). Çağdaş söylenler (T. Yücel, Çev.). Metis Yayınları.

Demir, G. Y. (2015). Sosyal bir fenomen olarak dilin belirsizliği. İthaki Yayınları.

Hall, S. (2017). Temsil: Kültürel temsiller ve anlamlandırma uygulamaları (İ. Dündar, Çev.). Pinhan Yayıncılık.

McLuhan, M. ve Fiore, Q. (2001). The medium is the massage: An inventory of effects. Gingko Press.

Ogan, S., Öz Soysal, F. S. ve Aysan, F. (2023). Travma ve krize müdahale yaklaşımları: Kuramsal bir bakış. Batı Anadolu Eğitim Bilimleri Dergisi, 14(2), 1431-1457.

Özen, Y. (2017). Psikolojik travmanın insanlık kadar eski tarihi. The Journal of Social Science (TJSS), 1(2), 104-117.

Sontag, S. (2004). Başkalarının acısına bakmak (O. Akınhay, Çev.). Agora Kitaplığı.


[1] Oyunlarda hikâye akışını derinleştiren ve oyuncuya çeşitli etkileşim imkânları sunan temel unsurlardan biri, oyuncu kontrolü dışında hareket eden NPC’lerdir (Non-Player Character).