Aristoteles Bellek ve Anımsayış Üzerine adlı eserinde şöyle der: “Yaşayan bir şey, başka bir şeyi algılar. Bu algının kalıntıları saklanır ve bir bellek eylemi olarak tanımlanır.” Ardından hatırlamak ve anımsamak arasında belirgin fark olduğunun altını çizer. Ona göre hatırlamak yaşayan her canlıda oluşur. Fakat sadece insan -bilinçli ve kasıtlı bir şekilde- anımsamak eylemini gerçekleştirir.

Bu düşünceden hareketle diyebiliriz ki insan belleği pasif bir algılayıcı olarak salt hatıralardan ibaret değildir; onun içinde dil, düşünce, yorumlama, yargı gibi mantıksal süzgeçlerin yanı sıra zaman gibi öznel ve mekân gibi nesnel süreçler de yer alır. Dolayısıyla insanın bellek mekanizması, yaşadığı şey(ler)in içeriğinden ziyade onu kaydetme biçimiyle çalışır ve yaşanılan o şey(ler) her hatırlandığında yeniden yorumlanarak güncellenir. İşte insan belleğini diğer canlılardan ayıran ve onu yaratıcı kılan tam da budur. Aslında yaratıcı olan bellek değil, belleğin yeniden yorumlanıp güncellenmesidir. (Bir anlamda bozulmasıdır) Edebiyat dahil olmak üzere bütün sanatlar, işte bu bozulmuş belleğin -yani yaratıcı belleğin- tezahürüdür. Örneğin Proust’un yedi ciltlik başyapıtı Kayıp Zamanın İzinde romanı, tamamen anımsamaya dayalıdır. Romanda zaman, mekân, nesneler; tatların, kokuların, seslerin anımsanmasıyla belirip canlanır ve yeniden yorumlanır.

Elbette insan belleği, salt bireysel yaşantıdan ibaret değildir; toplumsal olaylar, yaşanan felaketler, savaşlar, yıkımlar da belleğe dahildir. Yani insanda kolektif bellekle bireysel bellek iç içe geçmiştir ve birlikte çalışır.

Şimdi gelelim bireysel bellekle kolektif belleğin iz düşümlerini edebiyatına müthiş bir tarzda yansıtan günümüz yazarlarından Jenny Erpenbeck’e. Bana göre kendisi “edebiyatın bellek direnişçisi” yazarlarındandır.    

1967 yılında Doğu Berlin’de, yani duvarın öte yakasında doğmuş olan Jenny Erpenbeck. “Öteki olmanın” neliğini bizzat deneyimleyerek yaşamıştır. Berlin Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi almış, sonrasında müzik tiyatrosu yönetmenliği yapmış. 1990’lı yıllarda öykü ve oyunlar yazmış. 2008 yılında yayımladığı ilk romanı Gölün Sırrı’yla dikkatleri üstüne çekmiş. 2015 yılında Gidiyor, Gitti, Gitmiş’i (Can yayınları 2018, çevirmen İlknur İgan) ve hemen ardından Bütün Günlerin Akşamı’nı adlı eserini kaleme almıştır.

Yazarın Gidiyor, Gitti, Gitmiş isimli romanı, günümüzün en önemli sorunlarından biri olan mültecileri konu alıyor. Roman, ülkeleri tarumar edilen; yeraltı kaynakları gasp edilen, çocukları, kardeşleri, ana babaları gözleri önünde öldürülen, işsiz güçsüz, beş parasız bırakılan biçare insanların hayatlarını anlatıyor. Çoğu Afrikalı olan bu insanlar (uzun süren ve ağır kayıplarla sonuçlanan) illegal kara ve deniz yolculuğuyla Almanya’ya sığınmacı olarak geliyorlar. Sığınmacı kamplarında yaşadıkları insanlık dışı muameleye rağmen bu ülkede mülteci olarak kalabilmek istiyorlar. Gidiyor, Gitti, Gitmiş işte bu içler acısı mülteci sorununu, Batılı sömürgeciler tarafından yerle bir edilen, ülkelerini terk etmek etmek zorunda kalan (bırakılan) sığınmacıların ve onların geldiği ülkede yaşayan halkın bireysel ve kolektif belleğinden aktarıyor. 

Romanın ana kahramanı, filoloji profesörü Richard’dır. Eski adıyla Doğu Berlin’de yaşayan bir Alman’dır. Berlin duvarı yıkılmadan önce duvar manzaralı bir evde ikâmet ediyordur. Duvar yıkıldıktan sonra manzarayla beraber insanlar ve şehir de değişmiştir. O, bu değişimden hiç etkilenmemiş gibi çalıştığı enstitüye gidip gelmeye devam etmektedir. Hatta duvarın yıkıldığı gün, duyarlık sahibi pek çok Batı Berlinli bizzat gelerek tezahürata katılmış ve nihayet özgürlüğüne kavuşan Doğulu kardeşlerine “hoş geldiniz” deyip alkış tutmuşlardır. Richard’ın derdi ise özgürlüğüne filan kavuşmak değil saatinde üniversiteye varmaktır.

Başarılı bir hocadır Richard. Verdiği derslerde sınıflar hep doludur; kitapları basılmıştır, konferanslara davet edilmiştir. Sorun şu ki yeni emekli olmuştur ve önünde düpedüz ona ait olan ama süresi belli olmayan bir hayat vardır. Bir yandan sevinir Richard. Bundan böyle yolculuklara çıkmaya, kitap okumaya, müzik dinlemeye zamanı olacaktır. Bir yandan da üzülür. Çünkü önüne aniden seriliveren bu boş zamana alışması ne kadar sürecektir? Zaman, onun için çok başka türden bir zamandır artık. Üstelik karısı yeni ölmüştür. Çocuğu yoktur ve evliyken birlikte olduğu sevgilisi onu terk etmiştir. Göl manzaralı evinde, konforlu alanının içinde sık sık bunları düşünür.

Roman, oldukça edebi bir tarzda ilerlerken aniden bir kırılma anı yaşanır. Kaotik bir kırılma! Bundan sonra metin bambaşka bir yol alır ve yerini kimi zaman denemeye, makaleye, çoğu zaman da gerçek olayların yer aldığı söyleşi ve incelemelere bırakır.  Çünkü Jenny Erpenbeck’in, genellikle görmezden gelinen bu mülteci sorununu görünür kılmak ve gündelik yaşama dahil etmek gibi bir derdi vardır. Böylece roman yer yer sıkıcı bir anlatıya dönüşür. Ben de yazarımızın izinden giderek Gidiyor, Gitti, Gitmiş’i uzun uzun özetlemeye çalışacağım. Sanal âlemde hap bilgilere alışmış okuyucu için yorucu gelebilir tabii.       

Richard’ın başlarda yazarın bu derdinden haberi yoktur. O hâlâ emeklilik hayatına alışma peşindedir. Hatta ağustos sonunda bir perşembe günü on siyah tenli adam, Berlin’deki Kırmızı Belediye Binası’nın önünde toplanıp sessizce açlık grevi yapmaya başladıklarında, Richard yanlarından geçer ve onları görmez, sessizliği duymaz. Ancak akşam eve gelip yemek yerken televizyonu açtığında haberdar olur ve şaşırır Richard, bugün geçtiği meydandaki sessiz eylemi nasıl görmediğine şaşırır. Bir kartonun üzerinde: “We become visible” yazıyordur. Altında da Almanca: “Görünür oluyoruz”. Richard yemek yediği esnada depremlerde, düşen uçaklarda, canlı bombalarla ya da salgın hastalıklarla ölen insanları izlemekten utanır. Utanır ama yemeğini yemeye devam eder. Yokluğun ne olduğunu çocukken öğrenmiştir ve yokluğu öğrenmeye mecbur kalmış birileri açlık grevi yapıyor diye de aç kalması gerekmez.

Richard sonraki iki haftayı kendini oyalayacak işler bulmakla geçirir. Fakat bu arada Afrikalı sığınmacılar hakkında okuyarak bilgi toplamaya, haritaya bakarak ülkelerin yerlerini öğrenmeye başlar. Bir sürü sonra merakına engel olamaz ve sığınmacıların işgal ettiği eski okuluna gider. Bir yandan da yaptığı bu harekete hayret eder. “Ne mahalle sakini ne de sığınmacıyken burada ne işi vardı şimdi? Duvarın yıkılması ona sadece korktuğu yerlere gitme özgürlüğünü mü verdi yoksa?” Siyah insan silüetiyle dolu karanlık amfide, battaniyeler, çarşaflar, bavullar, ayakkabılar ve az sayıda beyaz insan vardır. Mali’den, Etiyopya’dan, Senegal’den, Nijer’den, Gana’dan gelmiş yüze yakın sığınmacı ve Berlin’den gelmiş duyarlı aktivistler, mahalle sakinleri ve görevliler. Bunca kalabalığa daha fazla dayanamaz ve geldiği gibi sessizce kaçar.

Bir sonraki girişimi ise bir akademisyen olarak mültecilere sorular sorup bilgi toplamaktır. Nereden gelmişler, nasıl yaşamışlar, okula gitmişler mi, anadilleri nedir, aileleri var mı, günlerini nasıl geçiriyorlar gibi istatiksel sorular... Sığınmacıların geçici yerleşim merkezleri olan huzurevine gider ve türlü bürokratik engelleri aştıktan sonra amacına ulaşır. Onlarla bire bir konuşmaya başlar. Aralarında Almanca bilen çok az insan vardır. Sorulara çoğunlukla basit İngilizce kalıp cümlelerle yanıtlar alır. Konuştukça sığınmacıların salt istatiksel bir veri olmadığını, hepsinin ayrı ayrı hayatları olduğunu, yaşadıkları topraklardan isteyerek değil savaş şartları sebebiyle ayrıldıklarını anlar. Üstelik bu savaşları çıkaranlar, onlara silah satan, değerli madenlerini çalan, çöllerde uranyum arayan Batılı ülkelerdir. Elbette buna kendi ülkesi de dahildir. Richard sığınmacıların hikâyelerini dinledikçe onlara ülkelerinin adlarıyla değil kendi adlarıyla seslenir. İlk defa duyduğu bu farklı isimleri aklında tutmak için Yunan mitolojisindeki kahramanların isimlerinden yararlanır.

Afrikalı mültecilerle konuşup hikâyelerini dinledikçe her gün onları ziyaret etmeye başlar. Hatta bazılarını evine davet eder. “Eğer yapma şansın olsaydı isteyeceğin herhangi bir şey var mı? sorusuna “Piyano çalmak isterdim,” diyen Nijerli on sekiz yaşındaki Osarobo’yu evindeki piyanoyu çalması için çağırır. Sürekli yalnız dolaşan, hiç arkadaşı olmayan Burkina Fasolu Rufu’yu yemeğe davet eder. Yemek yaparken okuması için evinde tek İtalyanca kitap olan İlahi Komedya’yı verir. Apollon adını verdiği genç bir Tuareg’liye 50 euro karşılığında bahçe işlerini yaptırır. Çünkü mültecilerin çalışma izinleri yoktur ve bu yüzden günün çoğunu uyuyarak, aylak aylak dolaşarak veya -cep telefonları olanlar- ülkelerinde bıraktıkları yakınlarıyla konuşarak geçirir.  

Ardından huzurevindeki günler biter ve mülteciler ayrı ayrı yerleşim merkezlerine gönderilir. Richard artık arkadaş gözüyle baktığı Afrikalılarla ilişkisini kesmez. Onlarla Yabancılar Dairesi’nde sığınmacıların durumlarını açıklığa kavuşturmak için yapılan görüşmelere katılır. Noel’den iki gün önce gazetede, İltica yasası uyarınca Magdeburg’da veya Hamburg varoşlarındaki konteyner evlerde ya da Bavyera’daki dağ köyünde kalması planlanan ilk sığınmacı grubunun yeni yılın başında buralara gönderileceğini okur. Richard, diğer katı Alman yasaları gibi bu yasanın da ne anlama geldiğini gayet iyi bilir. Bu kısa metin yakın bir zamanda ülkeye İtalya üzerinden girdikleri için ancak İtalya’da yaşayabilecekleri ve orada çalışabileceklerinin kendilerine bildirileceği anlamına gelmektedir. Sonrasında “Bunları oğlanlı kızlı toparlayıp geldikleri yere geri göndermeli,” gibi ifadeler içieren bir internet yazısı okur.

Şubat başında, Yabancılar Dairesi’nden gönderilen mektuplar, Almanya’ya hiçbir sığınma talebinde bulunmamış yersiz yurtsuzlar dahil, herkese ulaşır. Hepsinin koşulları tek tek incelenmiş ve karara bağlanmıştır. İlk vardıkları yer İtalya olanlar için yetkili tek yer İtalya’dır.                                                                                                        

Richard evinde misafir edebileceği kadar mülteci arkadaşını yanına alır. Yakın arkadaşları da imkânları elverdiği ölçüde, onlara evlerini açarlar. Diğerleriyse tıpkı gönderildikleri Almanca kursunda ilk öğrendikleri fiil çekimi gibi geri yollanır: Gidiyor, Gitti, Gitmiş.

“Nereye gideceğini bilmiyorsa eğer, nereye gider bir insan?”