Edebiyatın toplumsal cinsiyet söylemini nasıl kurduğu ve aynı zamanda bu söylem tarafından nasıl şekillendirildiği, edebiyat sosyolojisinin en çetrefilli, en dönüştürücü meselelerinden biridir. Geleneksel edebiyat tarihi, yalnızca kadınları değil ikili cinsiyet sistemine sığmayan tüm varoluş biçimlerini de dışlayan; ataerkilin, iktidarın ve normun eliyle şekillendirilmiş bir alandır. Kadın yazarlar, queer kimlikler, trans bireyler... Yüzyıllardır anlatıcı değil, anlatıcının kendisine uydurulan kalıplara uymak zorunda olan birer sessizlik olarak yazıldılar. Size bu yazıda bastırılmış seslerin izini sürmeye, edebiyatın hem bir iktidar alanı hem de direniş mekânı olarak nasıl işlediğini anlamaya çalışmak istiyorum.

Tarih boyunca edebiyat kanonunu şekillendirenler çoğunlukla erkek, hetero yazarlardı. Kadınlar bu alanda ya hiç anılmadılar ya da eserleri “bir kadın için fazla iyi” bulunarak küçümsendi. Jane Austen’ın Aşk ve Gurur romanı, ilk yayımlandığında “bir hanımefendi” imzasıyla basılmıştı. Fatma Aliye Hanım’ın kalemi, yazdığı metinler erkeklere ait sanılacak kadar ‘güçlü’ olduğu için değersizleştirildi. Edebiyat yalnızca bir ifade alanı değil, aynı zamanda bir sessizleştirme rejimiydi. Bu dışlama yalnızca kadınlarla sınırlı kalmadı. İkili cinsiyet sisteminin dışındaki tüm kimlikler -trans, non binary, queer bireyler- edebî tarihte ya yok sayıldı ya da "bozukluk", "aykırılık", "tehlike" olarak anıldı. Oysa gerçek hayat gibi edebiyat da sabit değil; çok katmanlı ve kimliklerin birbirine karışabildiği bir yerdir. Öyle olması gerekir.

Geleneksel erkek anlatılarında kadın karakterler çoğunlukla iki uç arasında kurgulandı: Ya kutsal, saf, fedakâr, pasif, erkeğine ayak uyduran ya da baştan çıkarıcı, tehlikeli femme fatale. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu’ndaki Feride, idealize edilmiş kadınlığın romantik bir heykeliyken, Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu’sundaki Bihter, arzularının bedelini ödeyen bir "suçlu kadın" olarak sunulur. Bu ikili yapı, kadınları hep erkeklerin hikâyelerine fon yapan gölgeler olarak kodladı. Özne değillerdi, anlatıya yön veren değil, onun içine hapsolmuşlardı.

20. yüzyılın ikinci yarısında yükselen feminist edebi eleştiri, bu görünmezliği parçalayarak edebiyat tarihini yeniden okuma çağrısı yaptı. Elaine Showalter, kadınların yalnızca yazmadığını; birbirlerini duyarak, devam ettirerek, dönüşerek yazdığını da ortaya koydu. Türk edebiyatında Leylâ Erbil Tuhaf Bir Kadın’ı, kadını salt bir toplumsal rol değil, çatışan arzularla düşünen ve reddeden bir özne olarak kurdu. Romanın kahramanı, toplumun ona giydirdiği kimlikleri reddederek “kendilik” arayışına çıkıyordu. Bu edebiyatta bir devrimdi; bir kadının yalnızca “kadın” olarak değil, insan olarak yazılabileceğini kanıtlama çabasıydı.

Judith Butler’ın “toplumsal cinsiyet performatiftir” savı, edebiyatta kimliklerin nasıl inşa edildiğini anlamak açısından dönüştürücü bir zemin sundu. Bu anlayışla birlikte queer edebiyat ve queer okumalar yükselmeye başladı. Kimliğin doğuştan değil, tekrarlar ve toplumsal normlarla kurulduğunu ortaya koyan bu kuram, edebiyatın da bu normları nasıl yeniden ürettiğini ya da yıktığını anlamamıza yardım etti.

Fransız feminist Hélène Cixous’un “écriture féminine” kavramı, yalnızca kadınların değil, heteronormatif dilin dışında bir alan arayan herkesin ifadesini özgürleştirmeyi amaçladı.

Günümüz edebiyatı, artık kimlikleri sabitlemekten çok, onların değiştiğini konuşuyor. Elif Şafak’ın Bit Palas’ında mahalle gibi geleneksel bir mekânda bile kadın dayanışmasının filizlenmesi anlatılıyor. queer yazarların aşkı, bedeni ve arzu biçimlerini yeni dillerle anlatması trans karakterlerin acı nesnesi olmaktan çıkıp özneleştiği anlatıların çoğalması umut verici gelişmeler.

Ancak hâlâ yeterli değil. Kadın yazarların eserleri hâlâ “duygusal”, trans karakterler “riskli” bulunabiliyor. Edebiyat eleştirisi de zaman zaman bu önyargıları yeniden üretiyor. Bu yüzden eleştirinin de, okurun da toplumsal cinsiyet perspektifini yalnızca "katmakla" kalmayıp içselleştirmesi gerekiyor.

Edebiyat, yalnızca anlatılanları değil, anlatılmayanları da içerir. Yalnızca görünenleri değil, bastırılanları da. Bu nedenle edebiyat, toplumsal cinsiyet ideolojisinin hem yeniden üretildiği hem de sorgulandığı bir mücadele alanıdır. Bu mücadele yalnızca kadınların değil; transların, non binary bireylerin, queer kimliklerin ve her türlü marjinalleştirilmiş sesin mücadelesidir.

Kadınlar, non-binary, queer ve trans bireyler bu zamana kadar bastırılan, yetenekleri hor görülen, sessizleştirilen kişiler oldular. Ama artık değil. Bu zamandan sonra buna izin vermeyeceğiz. Kadınlar da, queerler de, her kimlik ve beden edebiyatta sadece temsil edilmeyecekler. Kendi hikâyelerini kendileri anlatacak. Bizler ise yalnızca onların tanıkları değil; savunucuları, yol arkadaşları, sesleri olacağız.

 

Foyoğraf: Sophie Bassouls/Leemage/IMAGO