Selim İleri'nin ilk romanıdır Her Gece Bodrum, aynı zamanda Bodrum Dörtlemesi olarak bildiğimiz nehir roman dizisinin de başlangıç noktasıdır. Onu Ölüm İlişkileri, Cehennem Kraliçesi ve son olarak Bir Akşam Alacası takip eder. Bu yazının niyeti de dörtlemenin ikinci romanı Ölüm İlişkileri üzerine çok bahsi geçmeyen, unutulmuş, üzerinde durulmamış eski bir polemiği gündeme getirmek. Aslında Her Gece Bodrum ve Ölüm İlişkileri birbirinden bağımsız iki roman çünkü; onları bir dörtlemede birleştiren ana çatı son iki romanla oluşuyor. Bu yüzden Her Gece Bodrum’u bu tartışmanın dışında bırakmak gerek. Diğer iki romanın birazdan bahsi geçecek atışmalar yaşandığında henüz yayımlanmadığını da hatırlatmalı.

Ölüm İlişkileri’nin ilk baskısı 1979 Mart’ı, Bilgi Yayınlarından. Küçük burjuva, kentli-sanatçı eleştirisi, modern birey bunalımı gibi hemen hemen aynı şeyler söylenmiş roman hakkında çıkan yazılarda. Romanı beğenmeyenler de var, göklere çıkaran da. Ama yazının meselesi bu değil. Ne romanın edebi değeri tartışılacak, ne roman hakkında kim ne demiş dökümü yapılacak. 

Milliyet Sanat Dergisi'nin 1 Ekim 1980 tarihli ilk sayısında Cemal Süreya, "Romanda Gerçek Kişiler" başlıklı bir yazı kaleme alır ve Selim İleri'nin Ölüm İlişkileri romanının gerçek kişileri anlattığı iddiasıyla birlikte şöyle bir yorumda bulunur: “Burada Selim İleri’nin çoğumuzun tanıdığı bazı gerçek kişileri fazlaca insafsız biçimde hırpaladığını belirtmek isterim”.  İleri’nin bu suçlamaya cevabı gecikmez. Yazko Edebiyat’ta çıkan “Monseur Proust’un Valizi” başlıklı yazısında bu iddiayı yalanlar: “Ölüm İlişkileri somut yaşamdaki gerçek kişileri anlatmayı asla istemediği gibi, yalnızca bir romandır. Ve bütün romanlar gibi kurmacadır.” İleri, yazısında Cemal Süreya’nın yazısını “şaşırtıcı” ve “garip” bulduğunu söyler, çünkü Cemal Süreya aynı zamanda Demir Özlü’nün Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları romanındaki kişilere Ölüm İlişkileri’nde de rastladığını söylemiştir. Yazar, bu iddiayı da reddeder: “Ölüm İlişkileri’ni ben yazdım; Demir Özlü’nün romanınıysa baştan sona dikkatle okudum, bir de tanıtma yazısı yazdım; ama söz konusu romanlarda aynı kişiye rastlayamadım.” 

Ölüm İlişkileri’nin gerçek kişileri anlattığını düşünen tek kişi Cemal Süreya değildir. Tomris Uyar, 26 Mart 1979 tarihli güncesinde İleri’ye olan öfkesini şu cümlelerle ifade eder: “Düşünün: en az üç yıl süreyle haftada en az iki kere gittiği, sunulan yemeklerle içkileri tükettiği, dahası dost yüzü gördüğü evlerdeki kişileri yazar, hiç çekinmeden karalıyor, okura ‘ihbar’ ediyordu.[1] Bunu da ahlâk ve eleştiri adına yapıyordu! Gerçi yayımlanmadan önce de romanda bazı ‘gerçek kişiler’in işlendiğini duymuştum, bu kişilerden bazılarının yazara, ‘Aman bizi yaz!’ diye yakardıklarını da (nedense).[2] Yine de romandaki ahlâk anlayışı dudağımı uçuklattı. Aslında bir yazar, tanıdığı kişilerin bazı özelliklerinden yararlanarak, bu özellikleri abartarak kurgusal bir dünya yaratabilirdi tabii, kimsenin de buna bir diyeceği olmazdı. Ne var ki ‘gerçek kişiler’ söylentisinin romanın satış tezgâhlamasında böylesine sorumsuzca kullanılması, ustalıkla yayılması, ‘gerçek kişiler’in ellerini kollarını bağlıyordu. […] Kendime yaraşanı yaptığımı sanıyorum şu yazıyı bir yıl sonraya ertelemekle. O arada belki de birileri çıkar diye düşünmüştüm, çıkar da yazara, ‘Kardeşim, eleştirdiğin çevre böylesine kokuşmuşsa neden yıllarca oralarda dolandın?’ diye sorar. Ama tıpkı bir zamanlar Necip Fazıl kumarhanede basıldığında, ‘Ben batakhanelerin içyüzünü araştırıyordum buralarda,’ dediğinde nasıl fazlaca bir tepki görmediyse Selim İleri de görmedi.”[3]

Uyar bir yandan romanın kendisini edebî açıdan yerden yere vururken bir yandan Selim İleri’nin romancılığını ve edebî ahlakını da masaya yatırmış. Her Gece Bodrum için de ağır konuşuyor: “Yazarın içtenliği üstünde de durmadan geçmeyelim. Yazar, Her Gece Bodrum’un 50. sayfadan sonra başladığını kendisi yazmıştır önce. Hangi yazarlardan ‘hırsızlamalar’ yaptığını önce kendisi sayıp dökmüştür. […] Neden hep küçük burjuvayı anlattığını, kimse sormadan boyuna yanıtlamıştır. İşte bu içtenlik aracılığıyla da yapıtlarına gelebilecek eleştirileri üç adım içtenlik payıyla önlemiştir, kimse irdelememiştir bu gerçeği: Selim İleri’nin yerden göğe kadar haklı olduğu gerçeğini demek istiyorum. Doğrudur, romanları 50. sayfada başlar. O sayfaya kadar bir abuklama söz konusudur, sonra asıl roman, yazarın “sabuklama” adını taktığı asıl roman (sayıklamalar) gelir. Kişiler birdenbire akıllarına estiği gibi romana girip çıkmaya başlarlar. Edebiyat gerçekliği açısından yeniden yaratılmadıkları için yarı saydamdırlar, telefon rehberindeki kişiliksiz aboneleri andırırlar ilk bakışta. Ama yazar onların aslında kimler olduğunun ipucunu okura önceden iletmiştir. Bir eleştirmenin bu konudaki sorusuna da, ‘Bana kalsın bu bilgiler,’ gibisinden kamçılayıcı ve kızıştırıcı bir yanıtla karşılamıştır. Çünkü bir gün sokakta rastladığınızda size, ‘Ayol o sen olabilir misin hiç?’ diyebileceği ayrıntılar da katmıştır sözde gerçek kişiliğinize. (Anlaşılan, ‘yeni bir ahlak’ kolay bulunamıyor.)”[4]

Peki Tomris Uyar’ı bu kadar öfkelendiren Ölüm İlişkileri’nin kahramanları kimler, onlara bakalım:

Belkıs: Ana kahramanlardan biri ve ünlü bir ressam. Doğan adında zengin bir adamla anlaşmalı bir evlilik yapar. Evliliği boyunca eşiyle ilişkiye girmeyen Belkıs, çıplaklığı ve cinselliği iğrendirici bulmaktadır. Roman zamanında da boşanmış bir kadındır artık, Korkut isimli bir gençle arkadaşlıkla sevgililik arasında bir ilişkisi vardır. Arkadaş grubundaki tüm erkeklerin âşık olduğu, güzel bir kadın olarak anlatılan Belkıs, bir türlü tam olarak sevemediği arkadaşlarına, resimlerini anlamayan entelektüel çevreye, kendine, eski kayınvalidesi ve onun temsil ettiği burjuva sınıfına karşı öfke doludur.

Cemal: Cinsel kimliği konusunda şüpheleri olan, romanın ilerleyişini göz önünde bulundurarak biseksüel diyebileceğimiz diğer ana kahramandır. Çevirmendir, roman zamanı boyunca Hegel çevirisiyle uğraşmakta ancak bir türlü bitirememektedir. Uğur’a âşıktır ancak Uğur’un Oya adında bir sevgilisi vardır ve bu ilişki Cemal’in canını yakmaktadır. Yaşı kırka yaklaşan Cemal, borç içinde bir paşa torunudur aslında ve para kazanabilmek için takma adla serüven romanları da çevirmiştir. Lukacs çevirisi de romanda adı geçen çevirilerinden biridir.

Emre: Üçüncü ana kahraman; sanat çevresini, arkadaş grubunu sürekli eleştiren, ortamdan tiksinen, aslında kimseyi sevmeyen bir adamdır. Belkıs’a karşı hisleri vardır. Ödül kazanmış bir öykü yazarıdır. Hem erkeklere hem kadınlara karşı duygusal hisler besleyen Emre, arkadaşının karısıyla yaşadığı beraberlikten de bahseder. Söz konusu arkadaşının adı Bülent’tir; elli yaşlarında, esmer, alkolik bir yazardır ve Türkiye’nin sosyal ve toplumsal yapısıyla ilgili eserler vermektedir. Karısı Zeynep ise kocasının arkadaşlarıyla yatan, seks düşkünü, makyajı ve süslenmeyi sevmeyen, arada kanto söyleyen bir kadın olarak çizilir.[5] Bülent ve Zeynep’in çok güzel yüzlü olduğu belirtilen bir oğulları vardır ve bu çocuk, anne ve babasının peşinden meyhanelerde sürüklenmektedir.[6] 

Diğer kahramanları da kısaca özetlersek; Korkut kitap biriktirme delisi, hiçbir kitabı sonuna kadar okumayan, bir bankoda çalışan, bürokrat aklın simgesi bir adamdır. Doğan, sarışın, tembel bir burjuva çocuğudur. Gökmen, gruptaki şairdir; varoluşçudur, Belkıs’a âşıktır. Ama Belkıs duygularına karşılık vermediği için onun en iyi arkadaşı olmakla idare eder. Ölü bir cinsel hayatı vardır, o da bir arkadaşının karısıyla beraber olduğunu anlatmıştır. İyi, bilgin, saygın bir şair olarak çizilir. Bücür ve gözlüklü olarak tasvir edilen Gökmen, ailesine bakmakla yükümlüdür. Oya ise Elsbeth Tucher portresine benzeyen, çok güzel ama soğuk bir kadındır. Cemal’i Uğur’dan uzaklaştırmaya çalışır, derdi Uğur’la evlenmektir. Uğur da Shakespeare bile okumamış uyduruk bir tiyatro oyuncusudur. Romanın sonunda, meyhanede karşılaşılan Berk’ten de bahsetmek gerek: ellisini aşkın bir şairdir. Rimbaud taklitçisi, Belkıs’a olan aşkı rahatsız edici boyutlara ulaşmış, ikiyüzlü biri olarak anlatılır.[7] Evlidir ve dedikoducu karısı her yerde Belkıs’ın kocasının peşini bırakmadığı yalanını anlatıp durmaktadır. Belkıs için bir şiir kitabı bile yayınlamış olan Berk ise, saçlarını sarıya boyatmış ve Rimbaud gibi kadife bir ceket giymiştir. Son olarak garson Aleko’yu anabilir, Zeynep’in sık sık mekânların garsonlarını evinde ağırlamaktan hoşlandığını da ekleyebiliriz.

Tomris Uyar, bu roman kahramanlarının kim olduğunu daha doğrusu kim olduğunu düşündüğünü açık açık yazmaz ama imâ eder. Örneğin Emre’nin Selim İleri olduğu kesindir ona göre.[8] “Kimdirler Ölüm İlişkileri’ndeki kişiler? Bir günde halkın sırtından milyonlar kazananlar mı? Baldır bacak gösterip milyon vuran göstericiler mi? Hayır. Bu kişiler (yazarın görüşüne uysun-uymasın) inandıkları değerleri savunan, topluma kendi doğrultularında sorular getirmeye çalışan sanatçılar, yazarlar, düşünürlerdir. Peki amaç gerçekten eleştirmekse, yazar neden onlara bıyık takmış, saç renklerini değiştirmiş, adlarını gizlemiş, birinin kocasını ötekinin karısıyla eşlemiştir? […] Onlar da hoyrat kalabalığınkiler gibi kılık sapığı, frijid, eşcinsel, ersektirler.”[9] 

Bir de Cemal Süreya’nın iddiasını gündeme getirmek gerek elbet. Demir Özlü’nün Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları adlı romanı ile Ölüm İlişkileri ortak kahramanları ele almışlar mıdır gerçekten? Bizce bu düşük bir ihtimal. Zira Özlü’nün romanında hiçbir roman kahramanı gerçekten bir roman kahramanı değildir. Çeviri eserler (örneğin Kafka) üzerine eleştiriler yazan, zaman zaman da çeviriler yapan “küçükburjuva” Selim, yani baş karakterimiz, suni duygu durumlarında ve suni olduğu kadar saçma ve temelsiz diyolaglarda savrulup durur. Romanda gerçek hayattan iki isim görülüyor aslında: Güner Sümer ve Sait Faik. Güner Sümer romanda sadece bir kere ortaya çıkar ve tek bir cümle söyler. Sait Faik ise bir isimden ibarettir sadece. Ölüm İlişkileri’yle kesişme ihtimalinin olduğu tek karakter ise “Pascin”dir sanıyoruz. Selim’in Pascin adını taktığı “eski kuşaktan” şair arkadaşı “elli beş yaşına yakın, kısa boylu, büsbütün saçsız, kırmızı yüzlü, çok canlı bir insan” dır.[10] Bir kadına âşık olduğunu, o kadının kendisini mahvettiğini anlatır Pascin. Herkesin diline düşmüştür bu aşk yüzünden. Aşktan çok saplantıya benzetir durumunu, bir sandık dolusu şiir gösterir Selim’e, “bütün bunlar onun için yazılmış şiirler”[11] der. Romanın ilerleyen bölümlerinde ise Pascin karşımıza şehrin kahvelerinde çıkar. En yakın arkadaşı eski karısıdır ve sürekli onunla vakit geçirmektedir: “Pascin hep kahveye gelirdi. Sabahları da… Selim’e anlatmıştı: Pascin, elli beş yıla yaklaşan yaşamı içinde bir defa, altı yedi ay için Paris’e gitmiş –arkadaşlarımdan para toplayıp gittim demişti- iki defa da Ankara’ya. Geçimini sağlayan derginin baskı işleri yüzünden ayda birkaç defa Cağaloğlu’na iner –orada gençlik yıllarında gazetecilik yapmıştı- öteki zamanlarını hep Tünel’le Harbiye arasındaki kahvelerde geçirirdi. Sabahları, bu kaldırım kahvelerinde oturup şiir yazıyor, notlar alıyordu.”[12] Pascin hakkında bildiğimiz bir küçük detay da ressam bir kadını sevdiği ve onun peşinden Paris’e gittiğidir. Kadın, onun sevgisinden kurtulmak için başka bir adamla kaçıp gitmiştir.[13] Kadınları seven bir aşk adamıdır Pascin, sürekli takıldığı kahvelerdeki garsonlar da onu “saçlarını kadın aşkları yüzünden dökmüş, servetini kadınlar için harcayıp fakirleşmiş, çok görmüş geçirmiş biri”[14] sanmaktadır.

Sonucun başlıktaki soruyu cevaplaması gerekir mi? Bu söz kavgasından sonra Tomris Uyar tekrar sofrasına oturtmuş mudur Selim İleri’yi? Haklı mıdır Cemal Süreya ve Tomris Uyar bu romanın gerçekleri çarpıtarak anlattığı konusunda? Elbette cevaplansa da birer spekülasyondan ibaret olacak varılan sonuçlar. Biz sadece bir polemiği hatırlattık, edilen lafların dökümünü yaparak bahsi geçen iki romanla eşleştirdik. Meraklısı o yılların dergi ve gazetelerini karıştırabilir.

 



[1] Romandan: “ ‘Büyük bir budalalık egemen…’ derdi Emre; sanatçıların, yazarçizer takımının aşağılık küçük burjuva oyunlarıyla yetindiklerini bağıra bağıra anlatırdı, boyun damarları şişerdi o zaman.” s. 37.

[2] Romandan: “ ‘Bizi yaz,’ diye atıldı Cemal, kadehini bırakarak; bir turp yedi, yeşil yapracıkları da. ‘Bizi yaz…’ Durakladı, çingene çocuğunun Uğur’la karşılıklı oynadığı boş alana dikti gözlerini, dokunsanız ağlayacaktı. ‘Başına bir önsöz koy,’ dedi, ‘kısa bir öndeyiş… Bu romanı yadsıyacak olanların, de, yaşamayı göze almış kişilerle… göze almış… uzak yakın hiçbir ilintisi yoktur. […] Yazmak isterdi: şair Berk’i, kaçık ve bayağı karısını, Türkiye’de sanatçı geçinen çoğu kimsenin (erkeklerin) yalnız ve dul kadınlara nasıl belâ kesildiğini, ressamların zavallılığını, çürük düzenlerde resmin işlevsizliğini, tümünü… […] Belki, diye düşündü Belkıs, bizi yazarak, hem de bu yoldan… Epey önce, ‘Toplumcu geçinenleri teşhir etmek isterdim,’ demişti Emre. Uğur’un Mao’ya tutkun görünmesi, Oya’nın Marksist bilgiçliği, Gökmen’in çaresiz varoluşçuluğu mutlaka yazılmalıydı.” s. 296-298.

[3] Tomris Uyar, Gündökümü Bir Uyumsuzun Notları I, YKY, İstanbul, 2013, s.251-252.

[4] A.g.e., s.253.

[5] Romandan: “Sade giysilerle, ivedi taranmış saçlarla, makiyajsız bir yüzle gezinmeyi severdi. Böylelikle entelektüel tavrı ortaya çıkıyordu herhalde: bakımsız, bohem, sanatçılara evi hep açık” s.195.

[6] Romandan: “Zeynep’in çocuğu kiliselerdeki tül tutan, tüller tutan yavru melek tasvirleri kadar güzeldi. Hüzünle düşündü Emre; rakı sofralarında o kadar çok unutulmuştu ki bu çocuk, giderek düşman, yanlış bilinçli, hain, çocuk yüzünden saflık ve iyilik silinmişti. Türkiye’nin yapısını irdeleyen Bülent ağbi, her yemeğin sonunda, durup dururken çocukcağıza birkaç tokat patlatırdı” s.205.

[7] Romandan: “Bu adamın şiirlerinin nesini beğeniyorlardı? Hakiki bir yağmacıydı. Rimbaud, Verlaine, Ezra Pound; artık eline geçirdiği herkes, karmakarışık. Yaratıcılıktan uzak, teknik, salt teknik. Bir ara utanmaksızın işçi şiirleri yazmaya kalkışmıştı! Beğenmişti birçok kimse” s.258.

[8] “Selim İleri (ya da Emre ya da Cem vb) bu yüzden onlara korkunç cezalar verir” (Tomris Uyar, s. 254).

[9] A.g.e., s.253-254.

[10] Demir Özlü, Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları, YKY, İstanbul, 2013, s.50.

[11] A.g.e., s.51.

[12] A.g.e., s.78.

[13] A.g.e., s.90.

[14] A.g.e, s.88.