Ulus; Ankara'nın kasıklarından sızan irin, tarihin paslı çivisi. Heykel, atının üzerinde donuk gözlerle izler aşağıdakileri. Güneş tepede, asfalt erir, yapış yapış olur ayakkabı tabanları. Güvercinler, simit kırıntıları için birbirini ezerken insanlar da benzer güdülerin esiri. Hava ağır, egzoz dumanı ciğerlere dolan zehir, genzi yakan kekremsi tat. Sesler birbirine karışır; korna, bağırış, seyyar satıcı nidası, metalin metale sürtünüşü. Kaosun ortasında, görünmez sınırlar çizilmiştir kaldırımlara. Herkes yerini bilir, bilmeyene öğretirler. Adımlar hızlı, bakışlar kaçamak, niyetler gizli. Yozlaşmışlığın estetiği, çirkinliğin cazibesi hüküm sürer burada. Beton yığınları arasında sıkışmış hayatlar, nefes almaya çalışır. Gökyüzü gri, umutlar flu, gerçekler tokat gibi çarpar yüze.

Üç kadın, üç kader, tek piyasa. İlki, kıdemli olan, zamanın yüzünde bıraktığı derin hendekleri fondötenle doldurmaya çabalamış. Oturur plastik sandalyede, sanki tahtıdır orası. Çay bardağı, parmaklarının uzantısı gibidir; ince belli cam, ruj lekeli dudaklarla buluşur sık sık. Tütün dumanı, başının etrafında hale, kutsallıktan uzak bir azize tasviri yaratır. Mesaisi güneşin en tepede olduğu vakit başlar, gölgeler uzayana dek sürer. Fiyatı bellidir, bin iki yüz elli lira, pazarlık kabul etmez, enflasyon canavarı onu da vurmuş. Rekabet acımasız, piyasa dar, müşteri kurnaz. O, sabit durur, beklemenin ilmini yazmıştır kitabına. Gelen geçer, bakan süzer, alan götürür. Hareket yokluğunda, sadece duman tüter ciğerlerinden.

Üç çay ocağı sıralanır yan yana, kader birliği etmiş düşman kardeşler. Birinci dükkân, başlangıçta kucak açtı kadına. Sebebi basitti; dişi sinek, erkek sineği çeker. Müşteri artışı, kasaya giren sıcak para, esnafın ağzını sulandırdı. Masalar doldu, tabureler ısındı, çaylar peş peşe satıldı. Lakin dedikodu, rüzgârdan hızlı yayılır bu sokaklarda. "Ağza alınanların çeşitliliği" fısıltısı, dükkânın namını lekelemeye başladı. Aile yeri olma iddiası, yerle yeksan. İktidar, ahlak bekçiliği maskesi takınca, kovuldu kadın oradan. İkinci mekân, baştan beri soğuk, duvar ördü araya. "Burada bekleme yapma" bakışları fırlattı sahibi. Şimdi üçüncü ocağın demirbaş listesine eklendi ismi. Sürgün yeri, yeni vatanı oldu köşedeki izbe.

Diğer ikisi; daha genç, tecrübesiz, lakin kurnaz. Birlikte hareket eder, sürüyü kollayan kurtlar misali. Fırfırlı giyinen, dikkat çekmeyi sever, renkler üzerinde dans eder. Yanındaki, gölgesi, tamamlayıcısı, sessiz ortağı. Müşteri paslarlar birbirlerine, göz işareti, kaş kalkışı yeterlidir anlaşmaya. Oturmazlar pek, volta atarlar kaldırımda, enerjileri yüksektir. Avcı, avını arar, gözüne kestirdiğine yanaşır. Fısıltılar, kıkırdamalar, vaatler havada uçuşur. Birinci kadının aksine, bunlar hareketli hedef; vurması zor, yakalaması emek ister. Piyasanın dinamiklerini değiştirir, kuralları esnetirler. Biri konuşurken öteki süzer etrafı, polis, zabıta, tekinsiz tipler radarındadır. Dayanışma, hayatta kalmanın yegâne anahtarıdır bu ormanda.

Kıdemli fahişe, ak saçlılardan hazzetmez. Bastonlu dedeler, emekli maaşını harcamaya niyetli çınarlar, onun kâbusu. Sebebi estetik kaygı sanılmasın, tamamen matematiksel, lojistik. Yürüyüşleri yavaştır, adım atmaları asır sürer. Otele varana dek geçen süre, kazançtan çalınan anlardır. Vakit nakittir, yaşlılar ise zaman hırsızı. Bir de amigdala meselesi var; beynin o bölgesi körelince korku, utanç, sosyal frenler boşalır. Pedofiliye kayma ihtimali, freni patlamış kamyon riski taşır. Kadın, kendini emniyet supabı görür belki. Onları yamaçlarına oturtur, selamlarını alır lakin işe dökmez pek. "Hadi amca, işine" demez, lakin "gel gidelim" cümlesini kurmaz. Sabır taşı olsa çatlar, o çatlamaz, sadece derin nefes çeker sigarasından.

Fırfırlı olanın garip prensibi, absürt ahlak yasası mevcut. Kırk-kırk beş yaş aralığı, hedef kitlesi dışıdır bazen. Eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde adamlar yanaşınca fırçayı basar: "Git çalış, ne işin var burada!" Teselli mi verir, aşağılar mı, belirsiz. Belki kendi düşmüşlüğüne inat, karşısındakini yukarı itmeye çabalar. "Senin geleceğin var, benim geçmişim yok" alt metni okunur satır aralarında. Adamlar şaşırır, bocalarlar, beklemedikleri tepki karşısında ufalırlar. Fahişeden hayat dersi almak, kitabın ortasından konuşmak, sarsıcı deneyim. O an, cinsellik ölür, sosyoloji dirilir kaldırım taşında. Kadın, bir anlığına öğretmen, anne, yargıç rolüne bürünür. Sonra tekrar maskesini takar, işine döner.

İzleyen için bu sahne, çıplaklıktan daha tahrik edici. Kim kime ne dedi, hangi fahişe hangi masaya oturdu, fiyat ne oldu? Bilgi, en büyük afrodizyak. Kulaktan kulağa yayılan hikayeler, hayal gücünü kamçılar. Cinsel eylemin kendisi mekanik, sıkıcı, terli; lakin onun etrafında dönen entrika, pazarlık, reddediş, kabul ediş... İşte asıl haz burada. Çay ocağındaki taburede oturup bu tiyatroyu seyretmek, röntgenciliğin zirvesi. Herkes birbirini gözetler, herkes başkasının hikayesinde figüran. Sözcükler, bakışlar, mimikler; hepsi birer kod, çözebilene aşk mektubu, çözemeyene gürültü. Ulus'un havasına karışan bu elektrik, tenlere değmeden ruhları okşar, kirletir, arındırır.

Akşam çöker, neon ışıkları yanar, gölgeler koyulaşır. Çay ocakları kepenk indirir, tabureler toplanır, izmaritler süpürülür. Fahişeler karanlığa karışır, evlerine, yalnızlıklarına, belki başka hayatlara dönerler. Piyasa kapanır, borsa düşer. Yarın güneş tekrar doğacak, heykel aynı yere bakacak, çaylar yeniden demlenecek. Döngü, sonsuzluk işareti çizer meydanda. İzleyen gördüklerini zihnine kazır, anlatacak yeni hikayeler biriktirmiştir heybesinde. Ulus uyumaz, sadece gözlerini dinlendirir, kabuslarına mola verir. Sessizlik, fırtına öncesi, yarının gürültüsüne hazırlık yapar.