Meyhaneler, daha çok sır taşır mezarlıklardan. Yine de o gün de olduğu gibi tek kertede çıkartamazsınız meyhanelerin ağzındaki baklayı. Adeta mermer taşların yakasına sarılıp da silkelermiş gibi sıkıştırmanız gerekir meyhaneleri. Anca o zaman ceplerindeki çakılları dökmeye razı gelir, istifçi akşamcılar.

Gazeteci Adam, o gün içeri adımını salladığında kusturucu bir rakı kokusunu bastıran kızarmış balıklar solumuştu. Masaların arasında gezerken üstlerine serilmiş beyaz örtülerin lekelerini, şekillere benzetmeye çalışıyordu. Her bir unutulmaz hikâyeyi, ayılanlar terk ederken o damlalar, beyazın en kirli tonuna kazımışlardı.

Cam köşesinde oturan adam yer etmiş gibi, sandalyesi ile bütünleşmişti. Gazeteci Adam, ona doğru seyrederken çevreyi kolaçan etmeye devam etti. Beş duyu organı ile algılayabileceği her bilginin, köşe yazısı için faydalı olabileceğini düşünüyordu. Garsonların, tepsilerinde getirdikleri bardakların şangırtısı, eteklere takılmış zilleri andırıyordu.

Köşe Adamı, her yudumda biraz daha azalıyordu. Bir yudum, ardından omuzlar aşağıda. Bir yudum, ardından sırt bükülü. Parçalanarak eksiliyor gibiydi. Bir yudum, ardından kollar masada. Bardağın dibini gördüğünde, cenin hâline dönecekmiş misali bir duruşu vardı. Gazeteci Adam, Köşe Adamı’nı yok olmadan yakalayabilmek adına bir oturak çekti.

Kendini takdim etti. Yazdığı işi anlattı: “Niçin İçiyorlar”! Köşe Adamı, hiç oralı değildi. Gazeteci Adam ciddiye alınmadığını fark ettiğinde, Köşe Adamı’nın yaptığı gibi karşısındakini incelemeye koyuldu. Yaşı gibi, boyu da orta mıydı? O katlanmış duruşla, hiç anlaşılmıyordu. Mekânın ruhuna uygun balıktan eti, omuzlarından kendini gösteriyordu. Kadife minderler gibi kızarmış yüzü, sağlığından haber ediyordu.

Suratında tüy namına sadece bıyıklarının kalmış olması diğerlerinin kırpıldığına değil, büyük kedere tutulmuş misali döküldüğüne işaret eder gibiydi. Bir tek bıyık tellerinin ısrar etmiş olması, tutunmada, bu derdin erkek ruhuna has bir çıkış noktası olduğuna delalet ediyordu.

Köşe Adamı ise, Gazeteci Adam’ın aksine tasvir edilecek “bir şeyin” önünde oturmuyordu. Daima muşmulalar kemirir gibi ekşittiği yüzü, oturağının ayağına dayadığı Bond çantası ile meyhaneden çıktığı anda ölecekmiş hissiyatı doğuran, bir hilkat garibesi. İki tahta bacağın üstüne, demonte mobilyalar gibi kaktırılmış bir göğüs. Yalan söyletse, burnunun uzayacağından emindi. Köşe Adamı.

İkili, birbirini tartmayı bıraktığında haklarında yeterince bilgi edinmişlerdi. Bizimkisi, aslen Basmaneli bir İzmir varoşu. Yirmi dört senelik fasılcılık kariyerine okkalarca rakı sığdırmış. On bir yıllık evli ve yedi sene evvel kazara dünyaya bir köşe adamı daha getirmiş. Esasen bu hataya daha önce düşmek istemişseler de kızcağıza sıkça havale geldiğinden şuncacık kalbi dayanamamış. Ya da oğlan çocuğu muydu? O kadarını bile hatırlamıyor Köşe Adamı. Gazeteci Adam, bunu epey habis bulsa da yazıp geçiyor.

Köşe Adamı iyi kazanıyor, belli. Ekmeğini taştan falan da çıkarmıyor öbür Basmane sakinlerinin aksine. Yine de ekmeğini mezar taşını en hızlı biçimde dikebilmek üzere harcadığından kurtulamamışlar Basmane denenden. Gazeteci Adam, bazılarını durdurup “Bunları köşe yazıma koymamda sakınca yok, değil mi?”, diye soruyor. Köşe Adamı biraz aksi, “Senin gibi kurşun askere dinletirken çekinmeyeceğim de halktan mı gocunacağım?”.

Gazeteci Adam, bir karakalem sanatçısı misali habire çiziktiriyor. Yazdığı çalakalem notların arasında bir anda Köşe Adamı’nı durduruyor. “Hanımdan sakındığınız için mi içiyorsunuz dediniz?” Ufak kıyamet, orada kopuveriyor. Sorudan itibaren Köşe Adamı’nı durdurabilene aşk olsun.

-Efendi! Açtırma benim ağzımı, söyletme kötüyü.

-Az evvel kurşun askerlerden kaçınmadığınızı söylemiştiniz Eşref Efendi…

-Bizim dilimizin altında bakla da gizlidir baklava da. Adamına göre bakla mı baklava mı çıkaracağımıza karar veririz. Demiyorsam bildiğim vardır.

Gazeteci Adam biraz ısıtıyor kurbağayı sahanında. Bakladan-baklavadan konu açılmışken rakıyı neyle içtiğini de sormaktan geri durmuyor. Köşe Adamı, biraz daha açıldıktan sonra ise ağzındaki kurbağanın bacağından tutup çekiveriyor. Artık Köşe Adamı, sabah olunca vıraklamaya başlayan prensler gibi hacmini çeyreğine düşürmüş. Boğazından tek ses daha titretebilmek mümkün değil.

Gazeteci, salt öğrendiklerini kelimelere dökerek o gecenin kapanışını yapacak. Eşref, kırk dört yaşında. Rum eşinden çekinmekten eve içmeden dönmez. Sehere yakın olduğunda, döşeğinde ona ses çıkaran yoktur. Yine olur da ayık gidecek olursa eve, büyük kıyamet de işte o vakit kopar.

Eteği zilsiz garsonlardan biri masayı toparlıyor. Bir tahtaya dikilmiş, vezirce masaya yakışmış şişeyi tepsisine alıyor. Bu hareket dahi masanın iskeletini, yataklarında omuzları çatırdayan işçiler gibi inletiyor. “Alışılageldik olanlara benzemeyen türden bir yaşanmışlık”, diyor Gazeteci Adam hesabını öderken. Aynı kirli örtülü masaların berisinden geçerek kapıya ulaşıyor. Çıktığında Köşe Adamı’nın tahmin ettiği üzere oracıkta ölüvermese de sonu yakın…

***

On bir gün sonra Eşref Efendi, masasının üstündeki örtünün kefen beyazından hâllice durumundan illallah etmişti. Bir Eteği Zilsiz çağırıyor masaya, örtüyü değiştirtiyor. Yenisi gelene değin garson, idareten bir gazete seriyor. Eşref Bey, söyleşinin yer aldığı köşe yazısını arayacağı hâlde gözü şu başlığa takılıyor: İzmir’de Facia Kaza… Gazeteciye Metro Çarptı!

Cümlenin absürtlüğü defalarca içinden tekrarlamış olmasından değil, bir kıpırdanma tutuyor göğsünü. Eleni Hanım’a (eşi olur kendileri) dair ne kadar anlatmıştı? Yayımlandı ise nereye kadardı? Zom olmaya değin içecek ne vardı ki? Huzursuz kıpraşması anca diniyor masa örtüsü değişince. Yine de sırlarının bir gazeteci ile beraber kabre girmiş olmasına tahammül edemiyor. Ne anlattığını hatırlamaya çalışıyor.

Sayfada okuduğu tarihi anımsıyor. 28 Mayıs, Pazar. On bir gün önce, 17 Mayıs… Bu tarz detayların hiçbir yararı çıkmıyor hafızasına. Belli ki sır rakamlarda değil, bizzat harflerde gizli. Ebced hesabı yapacak hâli yok fakat istihare uykusuna yatmaya müsait. Eteği Zilsizlerden biri ile ödeşip masadan kalkıyor.

Gece onda, her günkünden erken bir saatte döşeğine serilmiş. Uyku, kum taneleri misali gözüne serpilecek olduğunda bir köpek havlamasıyla irkiliyor. Doğrulup kulak asıyor. Başta her yönden eşit mesafede geliyormuş misali duyulan havlama, yavaşça üst katta birleşiyor. Bariz, erkek bir köpeğin havlamaları. O uğultuya bir de ayak sesleri ekleniyor. Bir köpek üst dairede havlıyor, koşuyor, yırtmak ister gibi tırnakları. Ona göre yer, Eşref Efendi’nin açısından tavanda. Çıkardığı gürültü sürerken aklı kaybetmemek elde değil.

Küfürler savuruyor üst kata. Hayvanla değil sorunu, lakin sahibine yönelik. Bu düşünceler içerisinde uyuyakalıyor. Tedirgin hâli rüyalarına da yansıyor. Yemyeşil bir suda boğulmakta. Yukarısı o kadar berrak ki yüzerek çıkmaya davet ediyor. Buna tezat şekilde derinleştikçe ayaklarından türlü zebaniler asılacakmış gibi korku içinde. Attığı her kulaç onu batırıyor, çırpınmasının faydası yok. Son ânda devasa bir el suya dalıyor, gövdesinden kavradığı gibi çekiyor ve sudan çıktığı anda uyanıyor. Atleti terden sırılsıklam olmuş. Eleni Hanım’la ayrı uyumaları hakkında endişelenen yok ama Eşref Efendi’nin darılacak gücü yok buna. Fırlayıp gün ışıkları ile sofraya oturuyor.

“Hanım…” diyor, “bu üst katta bir genç oturuyordu değil mi?”. Baş sallıyor Eleni Hanım.

“İyi…”, diyor Eşref Efendi. “O hergeleye deyiver, itini akşam vakti sustursun.”. “Hangi it Bey?”, diyor kadın. Bakışları su gibi kokusuz. “İşte şu parkeyi tırmalayan!”. Oğlan muhabbete dâhil olmuyor. Yavaş nefesi, mekanik hareketleri ile yaşamla bağını kesmiş. Göz kontağı yalnızca televizyon üstünde. Eleni Hanım iç çekiyor, sineye çekiyor da denebilir.

“O ‘hergele’ tatilde ailesinin yanına dönüyor ya…” diyor Eşref Efendi ve oğluna bakıyor. Okul sırasından ziyade sofra köşesine çökmüş olması bir kat daha huzursuzlukla boyuyor gözlerini. “Kaldır şu çocuğu!” diyor. “Ne yapacaksın oğlanı, Bey?” diye cevaplıyor kadın. Eşref Efendi kolundan tutuyor, “Biraz yordam öğrensin!” diyor. Çocuğu sürüklereyerek merdivenlere götürüyor. Dizleri ile pervaz köşelerini süpürürcesine üst kata çıkarıyor onu. “Bas zile”, diyor. Oğlan ikiletmiyor.

Açan yok. Bu kez Eşref Efendi çalıyor zili. Ses veren yok. “Aşağı in”, diyor çocuğa. “Kapıyı çek, anan çıkmak isterse de izin verme!”. Oğlan, alt kata inmeye kadar dediğini yapıyor, sonrası meçhul. Eşref Efendi, omzunu kapı ile buluşturuyor. Bir defa güm! Eşref Efendi gevşeyen mandallara ikinci hücumunu kolunu da ekleyerek yapıyor. Bir daha güm! Eşref Efendi, üçüncüde kapıyla beraber yerde…

***

“Eh be Eşref!”, diye gürlüyor bir ses. Herkes dönmüş, onları izliyor. Orta oyunu çevirir gibi konuşan iki adam, fakat köşedeler. Ev sahibi mütemadiyen azarlamak ister tonda başlayıp nasihat verir nüanslarla bitiriyor. İnişlerine, çıkışlarına daha fazla dayanamayan Eşref Efendi lafa müdahil oluyor: “Bilmiyorum işte kardeşim, bilmiyorum…” , diyor. “Gece oradaydı, gündüz yok olmuş. Ben işittiğimi bilirim!”. Ev sahibi, yaş farkının verdiği güvene sığınarak alabildiğine boy ölçüşüyor sarhoşla: “Eşinle kavgaların hep meşhurdu da kapıdan ne istedin oğlum? Hanımın sana ‘aklını da rakısına meze etmiş’ diyor. Bunları mı duymak istiyorsun ağzımızdan?”.

Eşref Efendi, işitecek kadar yakında olmayanlara dert anlatmak ile uğraşmıyor. Bir müddet sonra, bir tek kafa sallar oluyor. En sonunda ev sahibi de pes ediyor. O zaman da Eşref Efendi sormaya başlıyor: “Nedir bu ‘eşinle tartışmaların’ meselesi, siz bizim dedikodumuzu mu ediyorsunuz?”. Yan masadan biri “Ne dedikodusu birader, kaç defa kadını elinden aldık! Barıştırmadık mı sizi karakollarda?” diyor. “Olmadı öyle şey…”, diyor Eşref Efendi. Etrafını film seyreder misali görmekten kendi geçmişine yabancı olmuş. “Ne zaman oldu?”, devam ediyor.

“O akşam hepimizi şaşırtmıştın Eşref…” diyor ev sahibi. Ardından masadan kalkıp gidiyor. Kalkıp gidiyor, arkasından bütün kalabalık uğuldamaya dönüyor. Kahkahalar, söyleşmeler arasında Eşref Efendi külhanbeyliğine soyunuyor: “Hangi akşam beyler?”, diye soruyor. Vurgusu “beyler” sözcüğünde. Sabrını işaret ediyor.

“O gece herkes içkiliydi, olur öyle şeyler.” diye ortamı yumuşatmaya çalışıyor biri. Artık Eşref Efendi’nin nazarında konuşan herkes, birer sesten ibaretler. Betimlenecek seslerinden başka varlıkları yok. Biri ise fırlayıp “Pohpohlamayın şu herifi abicim, hepimiz içkiliydik de bir tek bu sapıttı!” diyor. Yumruklar sıkılınca bir adım çekiliyor. “Neyse… bir şey içer misin?”, diye soruyor aynı kişi.

Eşref Efendi’nin dişleri, ayazda köpek gibi zangırdıyor. Dertsiz başına o muşmula suratlı gazeteci açmıştı bunları. “Ölmüş, iyi olmuş!”, diyor içinden. Yanlışlıkla dışından söyleyince bakışları üstüne çekiyor. O sözüne kadar herkes tahammül etmiş, lakin sonuncudan beri ahali gitmesini ister gibi. Eşref Efendi ceketini geçirip yakasına sarılarak utanç yürüyüşüne koyuluyor. Son adımdan sonra dışarıda.

Kapı önünde dikilmiş, tedirgin misali gazeteciye sövüyor. Ona anlattıklarını düşünmekten iki gününü kabuslara peşkeş çekmiş, şimdi de şu içerdeki akşamcıların birlik olup da anlatmamada karar aldıkları “o akşam”ı dert edinecek. Sahi, ne olmuştu bu kadar büyütecek? Yakasının düzgünlüğünden emin olduktan sonra eve doğru yürüyor.

Sokak lambalarının gazeteciden ince ışıkları, kaldırımlara dökülüyor. Çöp kutuları, damlatan çatıların altına bırakılan kova gibi lamba direklerinin aşağısında. Işık, çöpü net aydınlatsa da içinden duyulan sesle görüntüsü birbiri ile uyuşmuyor. Belediyenin yeni boşalttığı kutudan yankılanan erkek köpeğin havlama sesi, sokak lambası aracılığı ile apaçık çürütülüyor.

Eşref Efendi, yanıldığını anlıyor. İki gündür büyük yanılgıda olduğunu kabulleniyor. Huzursuz gibi çöp kutusundan uzaklaşıyor. Birkaç gün içmemeye karar veriyor. Birkaç gün Eleni Hanım’la küfür kıyamet yatıp kalkıyorlar. Eşref Efendi o günlerde, eşinin “sarhoşlardan korktuğunu” fark ediyor. Belli ki içkiliyken kendisinden bir fenalık görmüş. Yine de ayık bulduğu anda, o kötülüğün acısını çıkarmak ister misali bütün Rum öfkesine sarılarak taarruz ediyor…

***

Çareyi kağıtlarda arıyor Eşref Bey. Bakkalın önünde. Gazeteliği dansöz gibi oynatıp doğru gazeteyi arıyor. Onca gazetenin arasından ihtiyacı olanı bulsa dahi haber basılalı hafta olmuştur, nasıl olacak ki o iş? Aklında sorularla çömelip oturuyor. Bayinin yanındaki kahvehaneden sesleniyorlar: “Ne o, Eşref? Piyango mu çıktı?”. “He!”, diyor Eşref Efendi. “Soracağıma yanıt verirseniz sizinle de paylaşacağım hemi de…”. Ardından soluklanıyor. “Bir gece ben hanıma bir fenalık etmişim, ne olduğunu herkes konuşuyor da ben hatırlamıyorum…” diyor. “Siz der misiniz?”.

Adamlar önlerine dönüyorlar. Bol şehadetlerle işlerine bakıyorlar. Yine de Eşref Efendi, yakalarını bırakmıyor. “Söylesenize kardeşim!” diyor. İlk konuşan adam, suratına bakmadan “Sorarsın da Eşref Kardeş, cevap alacağını sanmam.” diye yanıtlıyor. Herkes başını eğmiş, kimse çıt etmiyor. Eşref Efendi, düpedüz yalnız.

Bakkal, gazeteliği düzeltirken “Senin röportajı mı arıyon len?” diye soruyor ağzını bükerek. İşte gerçek Basmaneliler! Şimdi kafalarını eğenler sohbete dahil oluyor: “Değil mi ya? Bir röportajı çıkmıştı bunun! Kendi çocuğunun cinsiyetini hatırlamadığından bahsediyor, tuhaf…”.

“Ne dedin kardeş?”, diye soruyor Eşref Efendi olanca sakinliği ile. Adam kâğıdını atarken masaya, “Havale geçirme hikâyesinden bahsetmişsin röportajda…” diyor. Bakkal gülüyor: “Sen üçüncü sayfalara layıksın Eşref’im, ne diye koydurdun yazını köşelere?” diyerek eğleniyor. Köşe Adamı’nın kafasındaki tahtaya iki parçalı yapbozun ilk eşi yerleşiyor. Gazeteci Adam’a verdiği demeci hatırlıyor: “Sen de oğlan, ben diyeyim kız. Şuncacıkken havale geldiydi, kaybetmiştik…”.

Kalkıyor Eşref Efendi. Yapbozun ikinci parçasını evde arayacak. Her şeyin başladığı yerde tahminince. Kapıyı açınca Eleni Hanım, akşam yemeğine kuruluyor Eşref Bey. Tek kelime etmeden sadece bakıyor. Hanımının da oturmasını bekliyor. Hâlâ sarhoş değilse bile Eleni Hanım durumun ciddiyetini kavramış, suyuna gidiyor. İçkiliyken davrandığı gibi sütliman oluyor.

“Hanım…” diyor Eşref Efendi. “Bizim havale geçiren çocuk kız mıydı yoksa erkek mi?”. “Kız olacaktı…” diye cevaplıyor Eleni Hanım. Ardından dudaklarını kapıyor. Örter misali, bir pot kırdığını anlamış. Eşref Efendi, kırıkları yerden topluyor. Bir araya getirdiğinde yapbozun kalan parçası hâlini buluyor. Resmi tamamladığında başında çakan şimşekler, nihayet aklının kendisini terk edip gitmesine neden oluyor.

***

-Buna ne olmuş?

-Disosiyatif bozukluk… Yaşadıkları ile barışamayınca üstünü kalemle çizmiş.

-Ne yaşamış ki?

-Bize anlatmaz doktorlar o kadarını ama… bak, kimseye demeyeceksin?

-Yok canım, ne konuşayım!

-Sonra hademeler laf taşıyor demesinler… Eşini dövünce kadın düşük yapmış. “O günden beri ne yaşadıysa çarpıtıp istediği gibi anımsıyor” diyor hekimler. Beğenmediği ne hatırası varsa değiştirmiş.

-Kayışı nerede koparmış?

-Söz uçar, yazı kalır… Meyhanecilerle söyleşen bir gazetecinin yazdıklarına kafayı takmış, oradan sonra anılar birer birer yüklenmiş…

-...

-...

-O kadarını nerden bileyim diyeceksin ama… kadını neden dövmüş?

Bu noktada hademe, bir diğerinin kulağına eğiliyor:

-Eşi yatırırken duydum. Bir akşam uykusunda başkasının adını sayıklıyor. Bir erkek. Kadın ertesi gün kahvaltıda sorunca kavga ediyorlar.

-Geçmiş olsun, ne denir.

-Öyle…

Ekran siyaha bürünür!

Ocak 2025, İzmir

Kardeşime…