Bir süredir sana kendimi tanıtmak istiyorum. Hakkımda bilmen gereken ilk şey, yüreği çok çabuk daralan bir insan olduğum. Esasında bundan daha önemli bir konu var ki gördüğüm, işittiğim, okuduğum her şeyi bir kenara bırakıp belleğimde durmadan mesai yapan şu mesele: Kafası kesilen tavuğun haykırışları ya da sonsuz koşusu. Sana kendimi tanıtmak istediğim zamanların birinden beri gariban mı yoksa ucube mi ya da başka ne türde bir kelimeyle tarif edeceğimi bilemediğim bu tavukla bir duygudaşlık içindeyim. Karanlık çöker çökmez bayılmaya duran gözlerimi zoraki açık tutuyor bu gaflet. Yanı başımdan süzülüp giden zamanın, zihnimde dönüp duran bu akılsızlık hâline hükmü olmadığı gibi birbirinden çirkin yanılsamalarla dolu yatağımda uzanırken bir de kendimi izleme belasıyla uğraşıyorum. Bir bakıyorum ki kafamı kesmişler de artık görüş alanımda olmadığından koordinatlarını bilmediğim bir düşmanı, yere düşen kafamın içinden seyredip ezbere kaçıyorum. Şimdi buna gaflet denmez de ne denir?

İtiraflarıma başladığımdan bu yana yüreğimin daha az daraldığını hissediyorum. Hatta dün seni, kafası kesik bir tavuğu evrak çantana sıkıştırırken gördüğümden beri, yeşile çalan yüzümdeki mütemadi tebessümle oyalanıyorum. Şimdiye dek kendime sakladığım bu kafası kesik tavuk hikayesinin ilgini çekebileceğini tam o anda fark edince bunları anlatmada bir beis duymaz oldum. Seni gördüğüm o anın sonrasında ise bir kalem ve kâğıt gereksindiğimden o tavuk gibi soluksuz koşarak eve vardım. Ne yazık ki anahtarlarımı evde unuttuğumu ancak kapıya varınca fark etmekten doğan bir öfkeyle sağ avucuma tükürdüm. Sol elimin orta parmağını, henüz tükenmeye durmuş bir tebeşir gibi hemen yanındaki parmaklarımla kavradım ve parmağımın ucunu avucumdaki tükürükle ıslatarak kapımın önündeki paspasa, “yarın, kendim hakkında bir şey: kafası kesilen tavuğu anlat” yazdım. Niçin duvara yazmadığımı sorabilirsin tabii. Doruklarındaki öfkeme bir an ara verip bunu da düşündüm fakat bu yazı, duvara yazılmış olsaydı çabucak kuruyup silinecekmiş gibi göründü. Paspasın ise parmak ucumdaki bu tuzlu suyu çabucak emip yazıyı yok edemeyeceğine inandım -ki yanılmadım. Ertesi güne, yani bugüne, iki sokak aşağıdaki bakkalın telefonunu kullanabildiğim bu saate kadar paspasın yazıyı muhafaza ettiğine inanabiliyor musun, nem olduğu gibi duruyor. Her şeyi görüyor ve heceliyorum; bu-gün-ken-dim-hak-kın-da-bir-şey: ka-fa-sı-ke-si-len-ta-vuk-as-lın-da-kim?

Seni iki sokak aşağıdaki bakkaldan aradığımı söylediğim ve dün önünden telaşla geçerken gözüme çarpan bu dükkân, yerinde değil şimdi. Ardında bıraktığı yeşil bir telefonun ahizesini dudaklarıma değdirince, seni aramam gerektiğine dair kanaatle baş başa kaldım. Lakin bir gün bakkal geri döndüğünde, ardında kalanları ona verebilmek için burada beklemek zorundayım. Bu bekleyişin içindeyken, unutmaktan korktuğum telefon numaranı da paspasa yazmayı düşünüyorum ancak parmak ucumun yeteri kadar ıslak olmaması endişelendiriyor beni. İlaveten, sana bunları yazmazdan evvel çalmaya başlayan yeşil telefonun altında bir paspas aramaya koyulduğumda bulduğum şeyle pek neşeleneceksin: dün taşıdığın evrak çantası ve içine sıkıştırdığın kesik kafalı tavuk. Meğer evden ayrılırken yanıma paspası değil de senin çantanı almışım. Eve varacağım vakte kadar sana dair rastlantılar ve zihnimin hezeyanlarıyla burada öylece duracağım.