“Gulyabani” ismi, içinde hem korku hem merak hem de derin bir edebi imge taşır. Gulyabani, gölgelerin arasından fısıldayan bir isim. Anadolu’nun kıyıda köşede unutulmuş karanlık masallarından, kulaktan kulağa aktarılan korku hikayelerinden doğmuş, farkına varılmasını isteyen ama görünmek istemeyen bir suret. Gulyabani, gecenin bilinmezliğinde ansızın beliren ama aslında insanın kendi bilinçaltının, bastırılmış korku ve arzularının bir surete bürünmüş halidir.

Gulyabani sadece bir canavar değil; korkulan, dışlanan, ötelenen ve toplumun üstünü örttüğü, yok saydığı ama gizliden gizliye var olan her şeyin simgesidir. Hem karanlıktan beslenir hem de karanlığı fenomenleştirir. Herkesin gözlerini kaçırdığı yerden bakar hayata.

Gulyabani, korkudan değil; uykusuzluktan ve kelimelerden doğdu. Niyetimiz karanlıktan geleni aydınlatmak değil, gölgeyi de hak ettiği yere koymak. Çünkü roman, öykü, deneme, şiir fark etmeksizin her yazın biraz da görünmeyenin yankısıdır. Biz edebiyatı güvenli bulduğumuz her şeyden kurtarmak istiyoruz. Edebiyat sadece çağımıza en uygun sevimli cümlelerin değil, çarpık imgelerin, sonu olmayan kelimelerin ve kanayan satırların da evidir.

Bizim satırlarımızda ne çağına uygun sevimli cümleler var ne uysal bir dil ne de sansür. Bizim kalemlerimizin korkusu yok.

Gulyabani sizi kimi zaman tetikleyecek, rahatsız edecek kimi zaman da düşündürecek, düşüncelerinize mana kazandıracak. Belki de yalnızlığınıza eşlik edecek. Çünkü biz edebiyatın yalnızca okuma metinlerinden ibaret olduğuna değil, bir yaşama biçimi olduğuna inanıyoruz.

Gulyabani, bizden önce susanların gölgeleriyle; bizden sonra konuşacakların sesiyle örülüyor. Hangi çağda olursak olalım, hangi bedende ya da hangi zihinde, edebiyat uyumayanların uykusudur.

Kısacası biz Gulyabanileriz. Görmezden gelinenin, unutulanın, asilerin, günahkarların, uçurumdan atlayanların ve yok sayılanların dili, sesiyiz. Korkar mısınız, güler misiniz o sizin bileceğiniz iş…

 

Elif Oğuz